Gıdalar Allah’ın Mukît İsminin Tecellisidir

Kur’an, aklın kirli bilgiyle beslenmesini, bedenin kirli gıda ile beslenmesinden daha öncelikli ve büyük bir sorun olarak ele alır. Kalbin arınmasına ilişkin ayet sayısı, bedenin arınmasına ilişkin ayet sayısıyla kıyaslanamaz bile.

Gıdalar Allah’ın Mukît İsminin Tecellisidir

Kur’an, aklın kirli bilgiyle beslenmesini, bedenin kirli gıda ile beslenmesinden daha öncelikli ve büyük bir sorun olarak ele alır. Kalbin arınmasına ilişkin ayet sayısı, bedenin arınmasına ilişkin ayet sayısıyla kıyaslanamaz bile.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Her ismin tecellileri olduğu gibi Mukît isminin de tecellileri vardır. Mukît isminin tecellilerinin en başında, Allah’ın canlılar yaşasın diye var ettiği gıdalar gelir. Kur’an bu hakikati, Mukît ismiyle aynı kökten olan ve “gıdalar, besinler” anlamına gelen akvât kelimesinin içinde yer aldığı ayette şöyle dile getirir:

“O arz üzerine sarsılmaz dağlar yerleştirdi ve ona bereket bahşetti; dahası oranın besinlerini, ora sakinlerinden talep edenler arasında dengeli bir biçimde takdir etti: (bütün bunlar) dört evrede gerçekleşti.” (Fussilet 41:10)

Mü’min, ağzına bir besini götürdüğünde işte bunun için Allah’ı hatırlar. Bir şey yerken ve içerken çekilen besmele, yenilen ve içilen gıda ile Allah arasında ilişki kurmanın söze yansıyan boyutudur. Yani besmele bir farkındalık bilincidir. Zımnen bununla şöyle demiş olur:

1. Allah’ım! Bu gıdayı senin yarattığının farkındayım.

2. Bu gıdalar sayesinde, hayatımı idame ettirdiğimin farkındayım.

3. Beni, bu gıdaları sindirecek bir donanımla yarattığının farkındayım.

4. Senin yarattığın gıdanın, helal ve temiz olması gerektiğinin farkındayım.

5. Senin yarattığın gıda ile sana karşı isyan etmemem gerektiğinin farkındayım.

Besmelede ifadesini bulan bu farkındalık bilinci, maddi gıdayı manevi gıdaya dönüştürmenin en garantili yoludur. Bu farkındalık sayesinde, yediklerimiz ve içtiklerimiz işiten kulağımızı hakkı işitmeye, gören gözümüze hakkı görmeye, söyleyen dilimizi hakikati söylemeye duyarlı hale getirecektir. Orada da kalmayacak, ruhumuzu besleyen ibadete, aklımızı besleyen ilme, gönlümüze besleyen sevgiye, kalbimizi besleyen imana, irademizi besleyen hikmete, vicdanımızı besleyen adalet ve merhamete, hepsinden öte hayatımızı besleyen salih amellere dönüşecektir.

Yediklerimizle Yaptıklarımız Arasında İlişki Vardır

İnsanın gıda ile ilişkisi, seküler bir ilişki değildir. İnsanın gıda ile ilişkisi ahlâki bir ilişkidir ve aynı zamanda akidevî bir ilişkidir.

İnanç sistemleri müntesiplerine bir hayat tarzı sunarlar. İslam da bir inanç sistemidir ve insanlığın değişmez değerlerini temsil eder. İnsanlıkla yaşıttır ve bir hayat tarzı sunar. Sunduğu hayat tarzı içerisinde gıda da önemli bir yer tutar.

Kur’an’ın değerler sisteminde “manevi” olan daima “maddi” olanın önündedir. Hangi meselede olursa olsun, vahiy manevi olanı hep maddi olanın üstüne yerleştirir. Tıpkı ahireti dünyanım, ruhu bedenin, imanı amelin, niyeti ibadetin üstüne yerleştirdiği gibi. Bu şu demektir: Manevi olan ruhun gıdası maddi olan bedenin gıdasından önce gelir. Kur’an, aklın kirli bilgiyle beslenmesini, bedenin kirli gıda ile beslenmesinden daha öncelikli ve büyük bir sorun olarak ele alır. Kalbin arınmasına ilişkin ayet sayısı, bedenin arınmasına ilişkin ayet sayısıyla kıyaslanamaz bile.

Tarihi süreç içerisinde rivayet kültürü Kur’an’ın önüne geçirilince, vahyin koyduğu bu ehem-mühim sırası da tersine döndürüldü. Tıpkı Hasan el-Basri’nin Hz. Hüseyin’in katillerinden birine dediği gibi: “Allah Rasulü’nün evladının kanına girenler, pire kanının namaza mâni olup olmadığının hükmünü soruyorlar.” Ruhuna her Allah’ın günü leş yediren bir adam, bunu dert edinmeyip pidenin üstüne sürülen yumurta fırçasının kıllarını dert ediniyorsa, orada bir sorun var demektir. Sabah akşam kardeş eti yemeyi adet haline getirenlerin, kesilmiş tavuğun sokulduğu sıcak suyun derecesine takılmaları “takva” değil, olsa olsa tafradır.

Allah’ın kitabına göre bir gıdada tek ölçü “helal” olması değildir. Bir de “tayyib”, yani “temiz” olma ölçüsü vardır. “Temiz” kavramıyla da biz esasında sağlıklı ve hijyenik olmayı anlayacağız. Haram-helal ölçüsü gıdanın manevi kodeksidir. Tayyib-habis ölçüsü gıdanın sağlıklı ve hijyenik olmasını içeren maddi kodeksidir. İslam gıdanın hem helal hem de temiz olmasını talep ediyor. Dolayısıyla ikisi de dinî bir alana giriyor. O zaman temiz olmayan da dinen sakıncalı olmuş oluyor. Nitekim zehir içmenin haram olması bu kabildendir. Çünkü insanın kendisini veya bir başkasını öldürmesi haramdır. Onun için gıda meselesini ele alırken helallik ve temizlik ölçüsüyle ele almak lazımdır. Bir de bu iş gıdadan ibaret değildir. Mesela ilaç sektörü de, kozmetik sektörü de “helal gıda” meselesinin alt başlıkları olarak ele alınmalıdır.

Kur’an iyi ve yararlı hiçbir şeyi yasaklamaz. Kur’an’ın yasakladığı şeylerin tümü, sadece Müslüman için değil insan için de kötü ve zararlıdır. Leş Müslümana zararlıysa, gayr-ı müslime de zararlıdır. Zira vücuda zarar veren mikro organizmalar üretir. Yani pistir. Kan hakeza. Bize göre, domuz da öyledir. Hıristiyanlardan bazılarına domuz yasağını açıkladığımda “Hah, şimdi oldu!” tepkisini almışımdır. Domuz yasağının başlangıç noktası domuz eti yasağıdır. Fakat aslında domuz yasağının maksadı “domuzlaşma” yasağıdır. Domuz hayvanlar içinde sınırsızlığı temsil eder. Üremesi, yemesi, çiftleşmesi, büyümesi sınırsızdır. Sınırsızlığı temsil eden domuz üzerinden Kur’an ahlâki bir ders verir: Sınırsızlık yasaktır. Domuzlaşmış bir göz bakacağını, domuzlaşmış bir kulak dinleyeceğini, domuzlaşmış bir ağız söyleyeceğini seçmez. Ahlaki mesaj açıktır: Sınırsız olma… Sınırsız olursan domuzlaşırsın. Yani seç, seçici ol!

Şu hâlde domuz eti yasağının hikmetini düşünürken şu suali sormak gerekir: Acaba ahlaki domuzlaşmaya, domuz kaynaklı besinlerin katkısı nedir? Bu suale “insan yedikleridir” özdeyişi cevap olarak yeter. Bu, insan yediğine dönüşür anlamına gelmez. Eğer öyle olsaydı kuzu yiyen kurtlar kuzulaşırdı. Bu, insanın yedikleri ile yaptıkları arasında bir ilişki olduğu anlamına gelir.

Helal gıda konusu ele alınırken “helal damak” konusu geçiştirilemez. Evet, damağın da helali ve haramı olur. Sentetik ve oynanmış gıdalar insan damağını tahrif etmektedir. Tahrife uğramış damağın tadı doğal tat değildir. Oluşturulmuş, oynanmış bir damaktır o. Damağına tapan bir nesil ortaya çıkmıştır. Süt, peynir, zeytin, yumurta, bal yemeyen bir damak, sentetik bir damaktır. Cips yumurtanın yerine, çikolata balın yerine, kola sütün yerine ikame edilmiştir. Yani aslında bir ikame zinciriyle karşı karşıyayız; doğallığın yerine suniliğin ikamesi. Suni gıdayla beslenen çocuklardan doğal davranış sadır olmaz. Zira iyiyi değil zevk vereni tercih ediyor. Yani haz merkezli yaşıyor. Modern insanın damağı bozulmuştur. Hatta damağına tapan bir nesil yetiştirilmektedir. Bu haram damaktır. Helal gıda meselesinin kökeninde, helal damak meselesi vardır.

Bunun en kötü sonuçlarından biri de obezitedir. Obezite, insanların kaderi değil seçimidir. İnsanların kötü tercihlerinin sonuçları, gelip kendilerini vurmaktadır. Bu da Kur’an’ın 14 asır önce yaptığı bir uyarının gerçekleşmesinden başka bir şey değildir (30:41).

Helali Haramlaştırmamak ve Harama Yaklaşmamak

Gıda meselesinde Kur’an muhataplarını iki açıdan uyarır:

1. Helal gıdayı haramlaştırmamak.

2. Haram gıdadan uzak durmak.

Çoğunlukla gözden kaçırılan nokta da şudur: Kur’an haram gıdadan uzak durma üzerinde bir kez duruyorsa, helal gıdayı haramlaştırmamak üzerinde on kez durur. Zira ilki eylemi ifsat eder, ikincisi akideyi ifsat eder. Çünkü helali ve haramı Allah belirler. İlahi kelam, insanın helal ve haramı belirlemesini tevhîde karşı bir kalkışma olarak görür (10:59). Allah’ın helal kıldığını kendine haram kılan Hz. Peygamber, Tahrim suresinin girişinde: “Sen ey Peygamber! Niçin Allah’ın sana helal kıldığını haram kılıyorsun” diye azarlanmıştır.

Kitap ehli hakkında “Hahamlarını ve papazlarını Allah’ın astları olarak rabler edindiler” (9:31) ayeti inmişti. Bunun üzerine eski bir papaz olup sonradan Müslüman olan Adiy b. Hatem şöyle itiraz etti: “Ama ey Allah’ın Rasulü, biz papazlarımıza ibadet etmezdik ki?” Allah Rasulü “Sizin haram dediğinizi haram, helal dediğinizi helal bilmezler miydi? İşte bu haham ve papazları Rab edinmektir” diye cevapladı onu.

Bizde Yahudilikteki ‘Koşer’ zihniyeti gibi bir zihniyet yoktur. Yahudi hahamının suyu bile kutsaması ve suya koşer vasfı vermesi söz konusudur. Bu tam da Kur’an’ın kınadığı bir durumdur (9:31). Yahudi din adamları sınıfı, kendilerini Tanrı yerine koyarak helal-haram tayini yapıyordu. Bir taşla iki kuş vuruyorlardı: Hem kendilerini dinin vazgeçilmezi makamına koymak, hem de insanların imanının sırtından geçinmek. Bu uygulamada din adamı sınıfından birinin gıdayı kutsaması söz konusudur. İslam’da din adamı sınıfı yoktur ki gıdayı kutsasın. Gıda zaten Allah’ın insana verdiği bir ikramdır ve gıdayı herhangi birinin kutsamasına hacet yoktur.

Yahudi fıkhı çift değerlidir ya hep ya hiçe dayanır. İslam fıkhı haramı kendi içinde ikiye ayırır. Ondan sonra mekruh, müfsit, mubah, mendup, müstahsen, ondan sonra sünnet, sünnet-i müekkede, sünnet-i gayr-ı müekkede, ondan sonra farz, farz-ı ayn, farz-ı kifaye… İnsanı haram-helale sıkıştırmak, köşeye sıkıştırmaktır. İslam insanı köşeye sıkıştırmaz. Sıkıştığı köşeden kapılar açıp kurtarır.

Şimdi deniz ürünlerine haram mı diyeceksiniz helal mi diyeceksiniz? Ne yazacaksınız? Kalamarın üstüne ne yapıştıracaksınız? Eğer haram diyecekseniz, bu hüküm bunu diyeni müteşerri (kanuna uyucu) olmaktan çıkarıp şârî (kanun koyucu) makamına geçirir? Bu ne cür’et! İslam’da şârî Allah’tır. Falana göre feşmekana göre haram olur mu? Haram içtihatla belirlenir mi? Önce bu cevaplanmalı. İslam’ın bir imamı haram demiş, bir imamı helal demiş. Şimdi din hangisinin dediğine göre olacaktır? Peki, bu din bu kadar belirsizliklerle mi doludur? Bu dinin değişmez ve sabit bir kaynağı yok mudur?

Burada çözülmesi gereken usule ilişkin temel problemler vardır. Allah’ın kullarına lûtuf olsun diye bıraktığı boşluklar, kullar tarafından doldurulmamalıdır. O boşluklara mâ meskûtun anh (sükût geçilen şeyler) denilir. Onlarda çok hikmetler gizlidir. İslam bir kavmin, bir ümmetin, bir milletin, bir zamanın, bir mekânın dini değil, bütün insanlığın bütün zamanlardaki tek dinidir.

Burada her iki açıdan da istismara açık olan “şüpheli gıda” meselesi gündeme gelir. Şüpheli gıda meselesi, hem dine zam yapan cahil sofular tarafından hem de dinden ıskonto yapan cahiller tarafından istismar edilir. Fakat “şüpheli” kavramını doğru tanımlamak lazımdır.

Esasında, haram olup olmadığı şüpheli olanlar şüpheli kapsamına girer. Fakat orada, “hakkında hüküm olmayanların hepsi şüphelidir” gibi bir mantık yürütülüyor. Haramlığına dair şüphe yoksa, zaten “yaratılmış olması” onun helalliğinin delilidir. Var eden Allah’tır, var edilmişse helaldir. Haramlığına delil varsa haramdır. Haram değilse, helalliğine delil aranmaz. Peki, şüphe nerede aranır? Şüphe, haramdan bir şey bulaşmış olanda, haramla ilgili olanda, haramla bir biçimde bağlantılı olan şeyde aranır. Ama siz haramla bağlantılı olanları “şüpheli” kategorisinden çıkarır da “haram” kategorisine sokarsanız, şüpheli kategorisine neyi koyacaksınız? Biraz böyle yapılıyor gibi.

Helal meselesi fıkhî bir mesele olmaktan önce İslam ahlâkı ile ilgili bir meseledir. Bu konu, “İslam fıkhı” zemininde değil, “İslam ahlakı” zemininde ele alınmalıdır. İslam ahlâkı o kadar net ve berraktır ki, iyi ve kötü̈ besbellidir. İslam rantçılığı meneder. İslam emek sömürüsünü meneder. Bu mesele İslam fıkhına indirgendiğinde ayırıcı, parçalayıcı, kafa karıştırıcı hatta bölücü̈ olmaya mahkûmdur. Çünkü̈ mezhepler, meşrepler, mektepler… Bunun sonu gelmez. Onun için bu meseleye İslam fıkhı temelinde değil, İslam ahlâkı temelinde yaklaşmak lazım.

İslam’a uygun bir gıda sisteminin temellerini atacaksak, öncelikle kapitalist ahlâkın, kapitalist sistemin gıda konusunda dayandığı temelleri tespit etmeliyiz. Bu büyük afetle ilgilenmeyip, öbür taraftan sadece “Tavuk suya girdi mi girmedi mi? Girdiyse kaç saniye girdi? Girdiği suyun ısısı neydi?” ile uğraşmak, bana Müslümanların önüne atılmış bir yem gibi geliyor. Küresel soyguncular, “Siz tam böyle devam edin, biz parsayı götürelim” diyor olmalılar.

Bu meseleyi ele alırken küresel güçlerin belirlediği bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. Küresel güçlerin belirlediği sınırlar ve ölçüler bizim sınırlarımız ve ölçülerimiz olamaz. Mesela, alkolsüz içeceklerdeki alkol oranını belirleyen küresel güçler olmamalıdır. Bu zihniyet alkoliktir. Alkolik bir zihniyetin; “onda alkol yok” sözü bizim için mesnet olamaz. Bu işi kökten çözmek, ancak dünyadaki egemen güçler dengesinde yer almakla mümkündür.

Gıda meselesi gıdadan ibaret değildir. Esasında Müslümanların yaşadığı problemlerin tamamı birbiriyle iç içedir. İslam tüm parçalarının birbiriyle paralel ve çapraz ilişkileri olan muhteşem bir bütündür. Hiçbir parçası, kendi başına anlamlandırılamaz. Hiçbir parçası, bütünden bağımsız ele alınamaz. İslam bütünü parçalandığında, İslam aklı da parçalanmış olur. Parçalanmış akıl, akıl olmaktan çıkar. O zaman biz gıda meselesini uluslararası siyaset, ticaret, güç ve para merkezlerinden bağımsız olarak, hepsini de ahlâktan bağımsız olarak ele alamayız, tartışamayız.

Biz Müslümanız. Müslüman Allah’a pazarlıksız teslim olan insan demektir. Sadece Müslüman olmanın kuralları yoktur. Müslümanca düşünmenin de kuralları vardır. Müslüman aklı diye bir akıl vardır. Müslüman aklının da nirengi noktaları vardır. Müslüman olmak, ölçüleri ve sınırları olmaktır. Onun ölçülerini Allah koyar. Bu ölçülerin ilki şudur; Allah hiçbir şeyi yanlış yere koymamıştır, bir şeyi Allah’ın koyduğu yer, onun doğru yeridir. Bir şeyi Allah’ın koyduğu yerden etmek zulümdür. Zulmün tarifi budur. Bir şeyi yerinden ettiğinizde üç kez zulmetmiş olursunuz.

1. Yerinden ettiğiniz şeyin yeri boş kalacaktır.

2. O boşluğu başka bir şey dolduracaktır.

3. O şeyin yerine de başka bir şey geçecektir.

GDO’lu Ürünler Meselesi

Şu soru önemli: bir şeyin fıtratı var mıdır, yok mudur? Modernler fıtratı reddederler. John Locke, Berkeley, Auguste Comte ve diğerleri eşyanın fıtratının olmadığı fikriyle hareket ettiler. Modern Batı bunu söyleyerek yola çıktı. Onun için “Tabiat bir saattir” der John Locke. Bu mantık şuraya götürür: Tanrının yaptığı tabiat saatse, saati yapan da bir tür Tanrı’lık iddia edebilir. O tanrıysa ben de tanrıyım noktasıdır.

Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) denilen olayın kökeninde, eşyanın fıtratına saygı duymama yatar. GDO’lu gıdalar meselesinde ifrat ve tefritten kaçınmak lazımdır. Bu konudaki ifrat yaklaşım “GDO’lu gıda olmazsa insanlık aç kalır” yaklaşımıdır. Bu kapitalist ve seküler bir bakış açısıdır. Bunu tasvip etmek mümkün değildir. Bu konuda tefrit tavır ise, fanteziye kaçan yaklaşımlardır.

Öncelikle işin fıtrata saygısızlık boyutuna işaret etmekte yarar var. Biz fıtratı Allah’ın Fâtır isminin bir tecellisi olarak görürüz. Türün fıtratı vardır. Fıtratsız bir eşya yoktur. Bu çok önemlidir. İşte Sevgili Peygamberimizin hayatından bir olay: Ümmü Seleme annemiz gelin geldikten sonra efendimize bir ekmek yapıyor. İlk ekmek yapışına efendimiz de şahit oluyor. Unu alıyor eliyor ve kepeğini ayırıyor. Efendimiz tam üstüne geliyor:

- Ümmü Seleme ne yapıyorsun?

- Ekmek yapacağım ya Rasulallah, un eliyorum.

- Peki, o nedir?

- Bu kepeğidir, şu da unudur.

- Onu ona kat ey Ümmü Seleme. O, onundu. Onun olan şeyi ondan niye ayırıyorsun?

Bu bir bakış açısıdır. Ben inanıyorum ki, Allah bize üzümün çekirdeğini yedirmek için üstüne muhteşem bir paketleme yapmış. Asıl olan o harika su topları değil, o harika paketin içine yerleştirilen üzüm çekirdeği. Modern çocuklar çekirdeğini atıp üzüm yediklerini sanıyorlar. Ben inanıyorum ki, Rabbimiz bazı çekirdekleri yedirmek için, mesela incirin çekirdeğini yedirmek için incirin çekirdeğinin üstüne bal sürmüş. Asıl sır orada. Bizim bunu böyle görmemiz için Allah’ın her şeyi yerli yerinde yarattığına, yani yaratıcının külli bir akıl olduğuna öncelikle iman etmemiz lazım.

Şimdi GDO probleminin arkasındaki akıl, yaratılan şeylerin arkasında böyle bir yaratıcının varlığını görmüyor. Eğer bunu görseydi, yaratılan şeye bu kadar müdahale etmezdi. GDO’lu gıdanın temelinde kapitalist ahlâk yatıyor. İslam “rızık evrenseldir” derken, kapitalizm “açlık evrenseldir” diyor. GDO problemini iki kelimeyle ifade edecek olsak o “daha çok” olurdu. Kimin problemidir “daha çok”? Bir akıl, “daha çok” olanı yüceltmişse eğer, “daha hayırlı” olandan vazgeçmiş demektir.

Afrika bu yüzyıla kadar kendi kendine yeten bir kıtaydı. Fakat Afrika’ya Avrupalılar girdikten sonra, Afrika kendi kendine yetmeyen bir kıta haline geldi. Mısır kendi kendine yeten bir ülkeydi. İngilizler Mısır’ı işgal ettikten sonra 40 senede Mısır kendi kendine yetmek şöyle dursun, açlar ülkesi oldu. Niçin? Çünkü̈ Nil’in suladığı tüm sulak alanları İngiliz kumaşı dokumak için pamuk ekimine tahsis ettiler. Millet buğday bulamadı, ama İngiliz tekstil sanayi tıkır tıkır çalıştı. Ve Mısır ABD buğdayına mahkûm oldu. Şimdi Amerika buğday vermesin Mısır aç kalır. İngiliz kumaşı diye aldın ama, o aslında Mısır’ın pamuğuydu. Mısır’ın pamuğunu alırken sen Mısırlının rızkını aldın. Senin aldığın Mısır pamuğu, Mısırlının yiyeceği ekmekti aslında.

Eğer Hollanda kadar Hindistan suni gübre kullanırsa biyosfer tabakası ölür. Bu nasıl bir politikadır? Somali’de yaşanan açlığın temelinde ekilebilir arazilerin biyoyakıt üretimine tahsis edilmesi problemi var. Somali aslında hem Okyanus’a hem de Kızıldeniz’e kıyısı olan bereketli bir ülkedir. Somali daha düne kadar kendi kendine yeten bir ülkeydi. Somali’yi kim bu hale getirdi? Amerikalı ve Avrupalı biyoyakıt şirketleri Somali’nin uçsuz bucaksız arazilerini topladılar. Bunu yapmak için ihtiyaç duydukları araziyi Somali köylüsü satmak istemeyince, Somali’de suni bir kıtlık çıkardılar. BM Somali açlık kamplarına su depoları kıtlık çıkmadan 3-5 sene önce yapılıyor. Bu suçüstü halidir? Yangın çıkaracaklar, onun hazırlığını yapıyorlar. Ve en sonunda ne yaptılar? BM Gıda Örgütü, Yardım Örgütü oraya tahılı yığdı. Somali köylüsü, çiftçisi üretti ama satamadı, çünkü bedava veriyor. Bir sene sonra da ekmediler, elinde kaldığı için ekemediler. Kıtlık döngüsü budur. Üretilmiş, planlanmış bir kıtlık olduğu çok açıktır. Felaketi, belayı planladıkları apaçıktır. Bu sürecin sonunda Somalı üç-beş parçaya bölünmekle karşı karşıya kaldı.

İşte GDO meselesinin arkasındaki zihniyet budur. Bu zihniyete karşı durmanın yolu bilinçli olmaktan geçer. Bu bilincin mihenk taşı ise, Allah’ın el-Mukît ismine imandır. El-Mukît olan Allah’a iman eden, O’nun yarattığı gıdaya saygı gösterir. O gıdayı, onun yetiştiği toprakları, havayı, suyu, hepsinden öte onu koruması gereken insanı kirletmez.

 


[1] Mustafa İslamoğlu’nun ilgili eserinden iktibas edilmiştir: İslamoğlu, Mustafa. Kur’an’a Göre Esma-i Hüsna, C. 3, İstanbul: Düşün Yayıncılık, (2017): 2245-2253.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar