Sağlıklı Öznellik Sağlıklı Hayat

Bütün çirkinlikler haddini bilmezliğin bir sonucudur. Haddini bilmezlik hem sınır ihlali ve hem de sınır tayini olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sağlıklı Öznellik Sağlıklı Hayat

Bütün çirkinlikler haddini bilmezliğin bir sonucudur. Haddini bilmezlik hem sınır ihlali ve hem de sınır tayini olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

“Bir rahmet pınarı olan ilahi vahyin nüzul sebebi de boyutları ahirete uzanan, her açıdan sağlıklı bir hayatın inşa ve idamesi için insana rehberlik yapmaktır.”

“Düşünsel ve konumsal yapısı her neye tekabül ederse etsin, inandığı gibi yaşamayan her insan, sağlıklı olma ile ilgili sorunlar yaşıyor demektir.”

“Müslümanlar olarak ne yazık ki, acılarımızı duyumsamadığımız için, sorunlarımızın farkına varmadığımız için, hepsinden de önemlisi Müslümanlığımızın farkında olmadığımız için, sahiplendiğimizi söylediğimiz değerlere yakışan bir duruşa da sahip değiliz.”

“İnsan ancak tercihte bulunduğu zaman yaşıyor olduğunu iddia edebilir. Anlamdan yoksun tercihler ise tercih değil, olsa olsa birer taklit olabilir. Taklit, insan hayatını yok eden öldürücü bir virüsten farksızdır.”

“İnsanın düşünmesi, akletmesi, görmesi, sevmesi, hareket etmesi, birtakım kanı ve kanaatlere varması, yani bütün zihni ve fiziki eylemselliği, sahip olduğu öznelliğin bir gereğidir.”

“İnsan yaşadığı hayatın gerekçelerine sahip değilse, yaşadığı hayat kendisinin hayatı olmaz. Yaşadığı hayatın gerekçeleri kimin ise o hayat da onun olmaktadır.”

“İnsan idrakinin fizikötesine kanatlanmasıyla birlikte, sahip olunan öznelliğin de hakikate yönelik bütün pencereleri kendiliğinden açılmış olacaktır. Zaten her insanın nihai olarak hedefi hakikat üzere bir hayata sahip olmaktır.”

Hayatın her alanında ve her safhasında sağlıklı olma isteği bütün insanlarda var olan bir istektir. Bu konuda herhangi bir ihtilafın olması mümkün değildir. Bu isteğin evrensel olması, bir hak olarak da evrensellik vasfını beraberinde getirmiştir. İnsanların sahip olduğu bir arzu, istek ve ortak eğilim olarak sağlık, aynı zamanda fıtri yapıyı oluşturan bir özelliktir. Tıpkı neticesi hikmet olan bütün diğer arzu, istek ve eğilimler gibi. Aklı başında olan bütün insanlar, doğal olarak sağlıklı bir hayat yaşamak ister. Çile dolu hastalıklı bir hayatı kim ister? Biz bu duruş ve yaklaşıma, insani duruş ve yaklaşım diyoruz. Müslümanca duruş ve yaklaşımın, insani duruş ve yaklaşımla birebir aynı olduğunu da hatırlatalım. Zaten bir rahmet pınarı olan ilahi vahyin nüzul sebebi de boyutları ahirete uzanan, her açıdan sağlıklı bir hayatın inşa ve idamesi için insana rehberlik yapmaktır.

Biz Müslümanlar çok uzun zamandan beri sahip olmamız gereken duruş ve yaklaşımdan uzakta bir hayatı devam ettiriyoruz. Duruş ve yaklaşım derken, şu hususu da belirtmeden geçmeyelim: Düşünsel ve konumsal yapısı her neye tekabül ederse etsin inandığı gibi yaşamayan her insan, sağlıklı olma ile ilgili sorunlar yaşıyor demektir. Hakikat sonrası (post-truth) çağdan söz edilen bir dünyanın, hastalıklı bir dünya olduğunu dile getirmek yanlış bir değerlendirme olmaz. Ralph Keyes’in “Hakikat Sonrası Çağ” kitabında ABD başkanlarının, varmak istedikleri hedef bakımından yaptıkları sahtekârlıklar, gerçekten hastalık derecesinde bir yapıya sahip olduklarının bir göstergesidir.

Sağlık sorunları sadece fiziksel/biyolojik olanla sınırlı olsaydı, teşhis ve tedavileri kısmen daha kolay olurdu. Çünkü fiziksel/biyolojik rahatsızlıkların belirtileri göründüğü için somuttur. Fakat şahsiyeti oluşturan sağlık sorunları böyle değildir; belirtileri soyut olduğu için teşhis ve tedavisi de zordur. Şahsiyet sorunlarını fark etmek insanın sahip olduğu duyarlılıkla doğru bir orantıya sahiptir. Şahsiyete yönelik duyarlılık ne kadar üst düzeyde olursa, şahsiyet ile ilgili sorunları fark etmek de o kadar üst düzeyde olur.

Bedensel rahatsızlıkların duyumsanması ile tinsel/zihinsel rahatsızlıkların duyumsanması aynı derecede olmamaktadır. Burada en önemli iş insanın bizatihi kendisine düşmektedir. İnsan kendisini bir özeleştiri nazarıyla değerlendirmeye tabi tutarsa, sahip olduğu rahatsızlıkları fark etmesi daha kolay olacaktır. Biz Müslümanlar olarak ne yazık ki, acılarımızı duyumsamadığımız için, sorunlarımızın farkına varmadığımız için, hepsinden de önemlisi Müslümanlığımızın farkında olmadığımız için, sahiplendiğimizi söylediğimiz değerlere yakışan bir duruşa da sahip değiliz.

İnsan çoğu zaman, ya kendisini ilgilendirmeyen olay ve konulardan ya da fırsat bulamadığı için veya bu şekilde davranmak daha kolayına gittiği için, dikkatini bir türlü kendisine çevirmez/çeviremez. Bunun anlamı insanın kendisini ihmal etmesidir. Aslında burada zımnen insan yapabileceğini yapmaktan imtina ederek, yapamayacağına talip olmaktadır. Çoğu zaman insan tembellik ve gafletin bir bileşkesi olarak girdiği bu ruh haliyle ucuz kahramanlıklara girebilmektedir. İnsan yapmayacağı/yapamayacağı konularda çok rahat bir şekilde nutuklar irat edebiliyor. Çünkü nasılsa bir karşılığı olmuyor. Ama bir emeğe karşılık gelen, küçük bir fedakârlıkla yapılabilecek iş ve eylemlerde bile, insanın nasıl sırra kadem bastığına şahit olmuşuzdur. Çünkü söylemek kolay ama yapmak zordur.

Müslüman bir insan olarak, her şeyden önce dikkatimizi kendi üzerimizde yoğunlaştırmalıyız. Çünkü kendisini ihmal eden her şeyi ihmal eder. Yapılacak ihmallerin sonucu ise genelde imha olmaktadır. İmha olmak demek sınavı kaybetmek demektir. Rabbimiz diyor ki Biz insana kat kat ikram ederek, onu üstün ve şerefli kıldık. (İsra, 17:70) Müslüman olma iddiasındaki her insanın bu konu üzerinde düşünmesi gerekmez mi? Nedir Allah’ın ikramları? Allah’ın insanı üstün ve şerefli kılmasının anlamı nedir? Bu hususlarda bir bilinç olmalıdır ki peşinden de sorumluluk alınabilsin. Müslümanların neye tekabül ettiğini bilmediği söz ve eylemlerle sorumluluklarını ifa etmesi mümkün olabilir mi? Nitekim Müslüman olduklarını deklare eden bunca kalabalık toplulukların içinde bulunduğu akla ziyan durum, söz konusu bilinçsizliğin bir neticesi olmaktan başka bir şey değildir.

Allah’ın ikramlarını saymakla bitirebilir miyiz? İnsan nereden başlarsa başlasın, değerini takdir edemeyeceği sayısız ikramlar çıkacaktır karşısına. İnsan önceden, yani yaratılmadan önce ne idi? Bir ‘şey’in bile bir değere tekabül ettiği düşünüldüğünde, hiçbir ‘şey’ değildi. Yani insan, insan olarak hiçbir şey değildi. Durum böyle iken Allah insanı yarattı. İnsanın kendisinin nasıl yaratıldığını düşünmesi gerekir. Meryem Suresi altmış yedinci ayet bu konuyu hatırlatıyor. İnsan yok iken ‘var’ ediliyor. ‘Var’ olmak, varlık sahnesinde yer almak nasıl bir ikramdır? Bu, ikramlar silsilesinin ilk basamağını oluşturuyor. İnsanın var olma bilincine sahip olmasını sağlayan akıl ikramını ölçebilecek bir değer var mıdır? Allah’ın bizatihi insana yol gösteren ilahi vahyinin seçilen elçiler vasıtasıyla insanlara iletilmesi ve bütün yaratılmışların insanın istifadesine sunulması gibi sayısız ikramlar içinde adeta yüzmekte olan insanın durup, bütün bunların bir anlama sahip olduğunu bilmesi gerekir.

Kâinatta var olan hiçbir şey anlamdan yoksun değildir. Herbir şeyin madem bir anlamı vardır, insan gibi akıllı bir varlığın da bir anlamının olması gerekmez mi? Onun için insanın anlam arayışı içinde olması bir bakıma insanlığının bir gereği olmaktadır. İnsan, evvelemirde varoluşsal kaygılarını gidermelidir. Bunun için çok yönlü ve nitelikli okumalar yapmalıdır. İşte işin burasında insanı etkileyen, baskılayan ve hatta engelleyen birçok faktörün olduğunu görüyoruz. Bir taraftan anne babası ve içinde yaşadığı toplum, diğer taraftan küçüklüğünden beri muhatap olduğu eğitim kurumları, insanı adeta yoğun bir ikna faaliyetine tabi tutarlar. Şayet aklı kullanma ile ilgili teşvik ve tavsiyeler olmazsa bu ortamlar insanın ölmeden önceki ölüm fermanı olurlar. Biz çok iyi biliyoruz ki Kur’an, muhatabını yoğun bir şekilde akletmeye, düşünmeye, tefekküre davet ediyor. Davet ne kelime adeta düşünmeyi yapılması gereken en öncelikli sorumluluk olarak ileri sürüyor. Düşünmeden, anlamadan, ikna olmadan, zihinsel bir tasavvura sahip olmadan ve bir tercihte bulunmadan, insan ‘var’ olduğunu, bir şey olduğunu iddia edebilir mi? İnsan ancak tercihte bulunduğu zaman yaşıyor olduğunu iddia edebilir. Anlamdan yoksun tercihler ise tercih değil, olsa olsa birer taklit olabilir. Taklit, insan hayatını yok eden öldürücü bir virüsten farksızdır.

İnsanın düşünmesi, akletmesi, görmesi, sevmesi, hareket etmesi, birtakım kanı ve kanaatlere varması, yani bütün zihni ve fiziki eylemselliği, sahip olduğu öznelliğin bir gereğidir. Şunu gayet iyi biliyoruz ki herkesin öznelliği öncelikle birey olarak kendisini bağlar. Hiç kimsenin kendi öznelliğinin sonucu olan herhangi bir kanı ve kanaati bir başkasına dayatmaya kalkışması, tek kelimeyle zulümdür. Dünyadaki en büyük çirkinlik nedir diye sorulsa, bu soruya cevap olarak hangi boyut ve görüntüde olursa olsun yapılan zulümdür denebilir. Bütün çirkinlikler haddini bilmezliğin bir sonucudur. Haddini bilmezlik hem sınır ihlali ve hem de sınır tayini olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah’ın münker olarak haber verdiği ve kaçınılmasını istediği her ne varsa birer ateş misali insan için yakıcı sonuçlar veren birer sınır ihlali olmaktadır. İnsanın sağlıklı bir öznelliğe sahip olması, kendi sınırlarını bilmesini ve kendi sınırlarında hareket etmesini gerektirir. Kendi sınırlarında kalmakla, kendi sınırlarında hareket etmekle birlikte insan haddini aşmamış ve adaletli bir hayatı yaşamış olur. Adaletin tecellisi olan bir hayat, ancak sağlıklı bir öznellikle mümkün olabilir. Sağlıklı öznelliğe sahip olan insanlar, dışında var olanlara sahip olmak ve onları hükmü altına alarak hükmetme sevdasında olmazlar.

Müslüman için sağlıklı öznellik, sadece iyi işler için gayret ve çaba sarf etmek anlamına gelir. Bunun için de akletme yeteneğinin devrede olması gerekir. Bugün Müslümanların yaşadığı sefaletin iki sebepten ileri geldiğini söylemek mümkündür. Bir tanesi Kur’an’dan uzaklaşması, diğeri ise aklını kullanmamasıdır. Eğer hayata müdahale eden özne vasfı dikkate alınarak Kur’an okunsaydı, zaten akletme şıkkı da kendiliğinden devreye girecek ve önce bireysel manada sahip olunan öznellikler, sonra da toplumsal manada oluşacak insani ilişkiler sağlıklı olacaktı. İnsan tek başına akletmeyi ön plana çıkarsa bile, yani ferdi ve toplu yaşamdaki ilişkileri dikkate alsa bile, sürüp giden yanlışlıkları görebilirdi. Tabi bunun için de en azından fıtri sağlığa sahip olmak gerekir. Bugün Müslümanların hem fıtri yapıları bakımından ve hem de vahye muhatap olmanın keyfiyeti bakımından sağlıklı bir durumda olmadıkları yani hasta oldukları ayan beyan ortadadır. Onun için değil midir ki, meczuplar arkasında bir sürü psikolojisiyle gidilmektedir. Bu bir gaflet, bir uyuşmuşluk durumudur. Bu uyuşmuşluk durumundan çıkış, ancak sağlıklı bir öznellikle mümkündür.

Sağlıklı bir öznellikle birlikte sağlıklı bir hayatı inşa etmek imkânlı hale gelir. İnsan önce kendisini fark etmelidir. Bir fert olarak, bir şahıs olarak, bir kişilik olarak ayakları üzerinde durmasını bilmelidir. Düşünsel ve eylemselliğinin üzerine oturacağı bir temel olmalıdır. Bu da yapılıp edilenlerin niçin yapılıp edildiğini gerekçelendirmekle mümkün olur. İnsan yaşadığı hayatın gerekçelerine sahip değilse, yaşadığı hayat kendisinin hayatı olmaz. Yaşadığı hayatın gerekçeleri kimin ise o hayat da onun olmaktadır. Bu noktada insan ya tek başına bir paradigma oluşturacak ya da gerçekten ikna olduğu ve her açıdan bilinç düzeyine çıkardığı gerekçelere dayalı, yani kendisine ait kıldığı bir değerler dünyasına sahip olarak yaşayacaktır. İnsanın sahip olduğu sınırlı ve kısıtlı imkanlarla kamil manada bir paradigma oluşturması mümkün olmadığına göre, kendisi dışında mutlak manada sınırsız güç ve kudret sahibi kuşatıcı bir varlığa ihtiyaç duyacaktır. Biz bu güç ve kudret sahibini, bütün vasıflarıyla birlikte Allah olarak kabul ediyoruz.

Allah, Müslüman öznelliğinin en temel belirleyici niteliği olmaktadır. Peki, Allah ile ilgili inanç ve kabuller, insan öznelliğini ortadan kaldırır mı kaldırmaz mı? Kaldırmaz. Çünkü Allah, insana akıl vermiş, irade vermiş ve seçme özgürlüğü vermiştir. İnsan her neyi yapmak isterse, onu yapmakta özgürdür. Burada insanın yaptıklarından dolayı, sorumluluk almış olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Mesela bir ateş parçasını eline aldığında çekeceği acıdan kendisi sorumludur. Allah, insanın sağlıklı bir öznelliğe sahip olması için, ilke bazında insana yardımcı olmaktadır. İnsan için daima bir dert misali içini kemirecek sorulara cevap vererek, insanın rahatlamasını sağlamıştır. Ölümün bir son değil bir başlangıç olduğunun haber verilmesi, insanın bütün yapıp ettiklerinden dolayı sorgulanacak olması, melekler, cennet ve cehennem gibi konularda insanın içinde olduğu karanlık bertaraf edilmiştir. İnsan idrakinin fizikötesine kanatlanmasıyla birlikte, sahip olunan öznelliğin de hakikate yönelik bütün pencereleri kendiliğinden açılmış olacaktır. Zaten her insanın nihai olarak hedefi hakikat üzere bir hayata sahip olmaktır.

Hayatın sağlıklı olmasından söz ederken, akla ilk gelenin hayata hangi bakış açısıyla bakıldığı olmaktadır. Bakış açısı iki şıkla karşı karşıya getirir insanı. Bir tanesi, varlığı emanet olarak gören bakış açısı, diğeri ise varlığı mülkiyet olarak gören bakış açısıdır. İnsan hayat sürecini yaşarken, belirsiz bir zamanda elinde bulunanları bırakıp gitmesinden yola çıkarak diyebiliriz ki, hayat ve içindekilerin hepsi birer emanet olarak insana verilmiştir. Bu yakini duruma rağmen insanın kendisini, elinde bulunanların mutlak sahibi olarak görmesi, insanın en temel, en radikal sapmasıdır. Yaşanacak bu radikal sapmadan sonra hayat her türlü olumsuzluğa açık hale gelecektir. Öyle ise sağlıklı bir hayat için öncelikle insanın bakış açısını düzeltmesi gerekir. İnsan bu dünyaya hükmetmek için gelmemiştir. Hükmetmek beraberinde mücadele ve çatışmayı getirecektir. Bu amaca paralel olarak hayatı sürdürme düşünce ve hevesi, ilahlaşma düşünce ve hevesi olmaktadır. Bu felsefeyle oluşan hem öznellik hem de hayat hastalıklı olmaya mahkûmdur. Bu felsefe, tarihte gelmiş geçmiş bütün zorbaların felsefesidir.

Öznelliğin ne kadar göreli olduğu aşikârdır. Hiçbir insan bu göreli durumdan yakasını kurtaracak güç ve vasıfta değildir. Çünkü hiçbir insan sahip olduğu sınırlılık haliyle hakikati kuşatacak bilginin sahibi değildir. Öyle ise hiçbir kimse, hakikat adına bir takım ayrıcalıklara sahip olduğunu söylememelidir. Eğer böyle birileri varsa –ki vardır- ve söyledikleri prim yapıyorsa -ki yapıyor- orada yanlış bir şeylerin olduğunu bilmesi gerekir. Bütün göreliliğine rağmen, insana verilmiş öznelliğin doğru kullanılması önemlidir. Başkalarının yapacağı istismardan korunmak için sağlıklı bir öznelliğe sahip olmak gerekmektedir. Sağlıklı öznellik için de sağlıklı bilgiye sahip olunmalıdır. İlk insandan son insana kadar, insanın sağlıklı bir öznellik ve sağlıklı bir hayat için sahip olduğu dâhili imkân akıl, harici imkân ise vahiy olmuştur. Bu, böyle olmaya devam edecektir. Çünkü vahiy, mutlak hâkim ve hikmet sahibi Allah’ın insanın eline tutuşturduğu sönmeyen bir meşaledir. Bu meşalenin günümüzdeki bozulmamış hali Kur’an’dır. Kur’an, insanı mitlerin dünyasından hakikatin dünyasına taşıyacak tek rehberdir.

 

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar