Prof. Dr. Kadir CANATAN İle “Batı Dışı Bir Sosyal Bilim İmkânı: İbni Haldun” Eseri Üzerine Söyleştik…

Toplumsal ahlaktan kopuşa gelince, toplumun iki dokusu vardır. Biri yumuşak doku ki buna ahlak diyoruz, diğeri de sert doku ki, buna da hukuk diyoruz. Ahlak ve hukuk birbirini tamamlar. Hukukun genişlediği bir toplumda ahlak geriler.

Prof. Dr. Kadir CANATAN İle “Batı Dışı Bir Sosyal Bilim İmkânı: İbni Haldun” Eseri Üzerine Söyleştik…

Toplumsal ahlaktan kopuşa gelince, toplumun iki dokusu vardır. Biri yumuşak doku ki buna ahlak diyoruz, diğeri de sert doku ki, buna da hukuk diyoruz. Ahlak ve hukuk birbirini tamamlar. Hukukun genişlediği bir toplumda ahlak geriler.

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

  • İbni Haldun’un kadılık yaptığını biliyoruz, felsefeyi eleştirmesine rağmen kimi çevrelerce filozof, tasavvuf ile ilgili bir eserinden dolayı kimi çevrelerce mutasavvıf, kimilerince kelamcı, kimilerince liberal bir iktisatçı olarak anılıyor. Her disiplinin kendine göre tanımladığı bir İbni Haldun prototipi görüyoruz. Bu bağlamda İbni Haldun’u herhangi bir ekolün veya akımın temsilcisi olarak görebilir miyiz? O düşünce geleneğimizde nerede durmaktadır?

- Düşünce tarihi yazarları İbn Haldun’u herhangi bir ekol içinde değerlendirmekten kaçınırlar. O her tür ekolden “bağımsız” bir düşünürdür. Farklı düşünce kaynaklarından beslenmiş ve kendine özgü bir düşünce geliştirmiştir. O her şeyden önce bir tarihçidir, kendi döneminde tarih biliminin yozlaştığını görmüş ve tarihi yeniden bilimsel temelleri üzerine oturtmak istemiştir.

Ümit Meriç “kendi semasında tek yıldız” olarak nitelemektedir. Bu onu övmek ve istisnailiğini vurgulamak için güzel bir ifadedir. Ancak şunu unutmamak gerekir: Her düşünce insanı gibi İbn Haldun da öncesi ve sonrası olan bir kişidir. Kendinden önceki kaynakları içselleştirmiş ve buradan çok iyi bir sentez çıkarmasını bilmiştir. Ondan sonra da birçok kişi onun izinden yürümüştür. Osmanlı’da birçok devlet adamı ve âlim onun eseri Mukaddime’den beslenmiştir. 19. yüzyıldan sonra da hem Batı’da hem bizde bir referans kişi olmuştur.

  • İbni Haldun deyince bir çoğumuzun duyduğu ilk kavram olan “umran” kavramı ile İbni Haldun neyi kast etmektedir ve “ilm-i umran” nasıl bir bilimdir?

- Bugün umran sözcüğü, kültür, toplum ve medeniyet sözcükleriyle anlatılmak istenen olgularını kapsamaktadır. Biliyorsunuz “kültür” ve “medeniyet” (sivilizasyon) kelimeleri bize Batı’dan geçmiştir. Batı için de bu kavramlar yenidir. Bazen kendi kendimize soruyoruz. Kültür ve medeniyet gibi kavramlar Batı’dan gelmişse bizde bunların yerine hangi kelimeler kullanılıyordu? Doğrusunu söylemek gerekirse edep/adap, adet/gelenek ve örf gibi kelimeler çok sınırlı olarak bu kavramların yerine kullanılmışsa da bizde esas kavramlaştırma İbn Haldun ile başlamıştır. O umran ve asabiyet gibi kavramları kendi tarih ve toplum biliminin anahtar kavramları olarak geliştirmiştir. Umran merkezli bilimsel çalışmasını da “ilm-i umran” olarak adlandırmıştır.

  • İbni Haldun’u kendi döneminin siyasi ve sosyal olayları içinde değerlendirecek olursak, onu ilmi umran’ı kurmaya sevk eden düşünce nedir?

- Batı’da gördüğümüz bir ikileme Müslüman dünyada da rastlıyoruz. 19. yüzyılda Batı’da bilim insanları doğa bilimlerinin karşısına kültür ya da tin bilimlerini koymuştur. Buna benzer bir ayrımı yüzyıllar öncesinde İbn Haldun yapmıştır. O, dünyayı “unsurlar alemi” ve “hadiseler alemi” diye ikiye ayırır. Unsurlar alemi tabiattır, hadiseler alemi ise tarih ve toplumdur.

İbn Haldun Müslüman tarihyazıcılığının evrelerini izlemiş ve buradan giderek tarihin mitoloji ve masala dönüştürüldüğünü görmüştür. Tarih bilimini yeniden bilimsel temeller üzerine kurmak için iki atılım yapmıştır. Bunlardan birinci tarihi “felsefi” bilimler kategorisine yerleştirmektir. Felsefe olayların ve şeylerin kökenini açıklığa kavuşturulmasıdır. Tarih bir anlamda bugünkü olgu ve süreçlerin geçmişi ve kökenidir. Eğer bu geçmiş aydınlatılabilirse sadece tarih değil, bugünkü toplumsal yapılar ve süreçler de çözümlenmiş olacaktır.

Birinci atılım tarihi felsefi bir zeminde yeniden kurgulamak iken, ikinci atılım tarihin yöntemiyle ilgilidir. Aslında ilm-i umran, tarihin bir yöntemi olarak ihdas edilmiş bir bilimdir. Bir kimse toplumu ne kadar iyi bilirse tarihi de o kadar iyi kavrar. Çünkü tarih toplumların zaman içinde görünmesidir.

Özetlersek, İbn Haldun tarihin sorunlarına çözüm ararken ilm-i umran’ı kurmuştur. Onun düşüncesinde tarih ve toplum iki kardeş bilimdir. Tarihi bilmek isteyen toplumu, toplumu bilmek isteyen de tarihi bilmek zorundadır.

  • Mukaddime’nin sosyal bilimler açısından önemi nedir? Bir konuşmanızda, “bize sadece İbn Haldun yeter” diyorsunuz, bu denli önemli midir İbn Haldun?

- Eğer biz erken bir dönemde Mukaddime’yi keşfetmiş ve oradan bir bilim geleneği oluşturmuş olsaydık, sosyal bilimler için 19. yüzyılı beklememiz ve Batı’dan ithal etmemiz gerekmeyecekti. Bence bizim sosyal bilim tarihimizde İbn Haldun bir devrimdir. Ona kadar ya felsefe içinde ya da beyan bilimleri içinde “normatif” anlamda bir sosyal bilim yapılmıştır. Yani “olması gereken” nedir sorusu üzerinde konuşulmuştur. Sözgelimi İbn Farabi “İdeal Devlet” kitabıyla ideal devlet ve toplumlar üzerinde fikir üretmiştir. Önemli oranda Yunan felsefesine bağlıdır.

İbn Haldun sosyal düşüncenin ana sorusunu değiştirmiştir. “Olması gerekeni” değil, “olanı” anlamak ve açıklamak üzere ilm-i umran’ı kurgulamıştır. Bu paradigma değişimini 14. Yüzyılda gerçekleştirmiştir. Oysa Batı dünyası bu paradigma değişimi için 19. yüzyıla kadar beklemek zorunda kalmıştır.

Batı sosyolojisi için Saint Simon, Auguste Comte ve Emile Durkheim ne ise bizim için de İbn Haldun odur. Osmanlı aydınları Batılı sosyologları taklit etmek yerine kendilerinden biri olarak İbn Haldun’u anlamaya ve geliştirmeye çalışsalardı, bugün “yerli” bir sosyolojimiz olacaktı.

  • İbni Haldun ve Mukaddime hakkında pek çok çalışma yapıldığını, ancak onun Mukaddime eseri ile ne yapmak istediği ve nasıl bir çığır açtığının göz ardı edildiğinden bahsediyorsunuz eserinizde; bu bağlamda İbni Haldun’un “İlm-i umran”ı bir disiplin olarak görebilir miyiz, birtakım sorunlara çözümler üretecek bir problematiğe sahip midir?

- Kimi Osmanlı aydınları ama özellikle de Cumhuriyet dönemi sosyal bilimcileri İbn Haldun’u ve Mukaddime’yi anlamaya çalıştıklarında analitik bir düşünceyle ona yaklaştılar. Kimi onun tarih düşüncesini, kimi onun iktisat anlayışını, kimi de onun sosyoloji anlayışını çalıştı. Fakat Mukaddime’yi bir bütünlüklü proje olarak anlamadılar. Bununla onun ne yapmak istediğini sormadılar. Oysa kitabın giriş bölümünde ne yapmak istediğini, nasıl bir problemden hareket ettiğini açıklamaktadır.

Mukaddime’yi baştan sona etüt ederseniz, onun sadece tarih, sadece sosyoloji ya da sadece iktisat olmadığını görürsünüz, o en genel anlamda bir sosyal bilim anlayışına sahiptir ve toplumu, tarihiyle ve farklı yüzleriyle anlamaya çalışmaktadır. Comte’un kavramlarıyla orada hem “toplumsal dinamik” hem de “toplumsal statik” bir aradadır. Bu bütüncül sosyal bilim anlayışını, analitik bir zihniyetle parçalara ayırmak yerine holistik bir bakış açısıyla “genelin içinde özeli” görmeye çalışmalıyız.

  • Sosyolojinin ana konularından biri olan toplumsal değişim konusunu İbni Haldun’un da en çok üzerinde durduğu konulardan birisi olarak görüyoruz. Sizce İbni Haldun, Mümin 85, Rad 11 gibi ayetlerde de ifade edilen toplumsal değişim meselesine (sünnetullah) neden bu kadar önem vermiş? Bu bağlamda onun ilm-i umran’ı toplumsal değişim kuramların içerisinde hangi kuram/model altında değerlendirilmektedir?

- İbn Haldun, tarihsel ve toplumsal süreçte birtakım kalıplar olduğunu görmüştür. İşte bu kalıpları “sünnetullah” olarak değerlendirmektedir. Değişim de bir sünnetullah’tır. Her şey doğuş, gelişme, yaşlanma ve ölüm süreçlerine tabidir. Mesela devleti o “insan ömrü”ne benzetmektedir. Nasıl insan ömründe çocukluk, yetişkinlik, yaşlılık ve ölüm aşamaları varsa devletin de bu aşamalardan geçtiğine inanır.

Onun toplumsal değişim kuramı “döngüsel”dir. Yani bir noktadan başlayan süreç, hep aynı aşamalardan geçerek aynı sonuca ulaşır. Bu değişmenin hep “ileri”ye dönük ve çizgisel olmadığını kabul etmek demektir. 19. Yüzyıldan itibaren evrimci ve ilerlemeci felsefe hâkim düşünce haline gelince, bu anlayışa karşı eleştiriler yapılmıştır. Ancak tarih çok karmaşık bir süreçtir, bugün döngüsel anlayış ile çizgisel anlayışı birleştirmek gerekmektedir. Bu anlamda İbn Haldun’un geliştirilmesi ve Mukaddime’nin yeni okumalara konu yapılması gerekir.

  • İbni Haldun’un tarih anlayışı nedir, bizim algıladığımız şekilde nakli bir bilim olarak tarif edilen tarih midir?

- İbn Haldun’un tarih anlayışı, mitolojik tarih anlayışına tepki olarak doğmuştur. Mitolojik tarih anlayışında, bir nedensellik ve düzen yoktur, her şey keyfi ve gelişigüzeldir. Mitolojide gerçek ve hayal birleşmiştir. İbn Haldun bilimsel bir tarih anlayışı ortaya koymuştur. Beyani düşüncede pek kabul görmeyen nedensellik fikrini tarihe aşılamıştır. Bu anlamda o tarihi “nakli” ilimler kategorisinden “akli” ilimler kategorisine transfer etmiştir.

İkincisi, İbn Haldun, biraz önce arz ettiğim gibi organizmacı/döngüsel bir tarih anlayışına sahiptir. Tüm antik ve ortaçağ boyunca geçerli olan bu tarih felsefesi, ancak 19. yüzyılda kendine rakip bulmuştur. Ama buna rağmen Danilevski, Toynbee ve Spengler gibi büyük 20. yüzyıl tarihçileri bile bu organizmacı anlayıştan vazgeçmemiştir.

  • İbni Haldun’un Mukaddime’sini yazarken tarih ilmine ve tarihçilere karşı çözüm önermeden önce tarihçileri yanıltan sebepleri ortaya koyuyor; bu sebepleri siz, “İbni Haldun: Batı Dışı Bir Sosyal Bilim İmkânı” adlı eserinizde altı madde ile özetlemişsiniz. Sizce İbni Haldun’un belirlediği bu esaslar bugünkü tarih anlayışımızı şekillendirmede bir model olarak kullanılabilir mi/kullanılıyor mu?

- Evet, İbn Haldun geleneksel tarih anlayışını eleştirirken, tarihçileri yanıltan sebepleri madde madde ortaya koymuştur. Bu sebepleri üç madde de özetlemek mümkündür. Birincisi tarihçiler kendi mezhep, inanış ve devlet siyasetlerine göre tarihi yazmaya çalışmışlar ve bu şekilde yanlılıktan kurtulamamışlardır. Bu günümüzdeki ideolojik ya da “resmi tarihçilik” denen şeye benzemektedir. İbn Haldun bunu 5-6 yüz sene evvel görmüş ve bizleri uyarmıştır.

Tarihçi, tarihi ona ya da buna göre yazmamalı. Kendi zamanından geçmiş zamana giderek, o dönemin ruhunu ve zihniyetini okuyarak olayları yorumlamalıdır. Belge ve bilgi kadar yaklaşım ve yöntem de çok önemlidir.

İkincisi geçmiş tarihçilerin ravilere aşırı güven duyduğunu ve onları birebir izlediklerini belirtmektedir. Bu noktada İbn Haldun eleştirel bir tarihçiliğe sahiptir. Ravilerin de yanılabileceğini ya da tarafgir olabileceğini hesaba katar. Ulaşan verilerin o zaman içinde olabilirliklerini sorgular.

Üçüncü olarak geleneksel tarihçiler “değişme” gerçeğini hesaba katmamışlardır. Oysa her şey gibi toplumlar da değişme halindedir. Bu noktada onun tarihsel olayları bir “süreç” mantığı içinde ele aldığını görüyoruz.

Bence bu üç nokta da halen geçerliliği olan ve izlenmesi gereken ilkelerdir.

  • “Mukaddime Sözlüğü” isimli bir eseriniz var. Toplam 150’ye yakın asli kavram ve 450’yi aşkın atıf kavramları olmak üzere toplam 600 civarında kavramdan oluşan bu orijinal çalışmaya sizi sevk eden düşünce ne idi? Nasıl başladı bu yolculuk?

- Balıkesir Sosyoloji Bölümü’nde çalışırken birkaç arkadaşla “Mukaddime Okumaları” başlattık. Fakat çoğu zaman olduğu gibi bu okumalar devam etmedi. Ben kendi adıma bu okumaları bireysel olarak devam ettirdim ve notlar aldım. Sonra oturup bu notlardan yararlanarak bir Mukaddime Sözlüğü yazdım. Amacım, eğer “yerli” bir sosyoloji yapılacaksa, bunun kaynaklarının oluşturulması ve el kitaplarının yazılması gerekir diye düşünüyordum. İbn Haldun ve Mukaddime çalışacak arkadaşlar için bir kaynak eser oldu.

  • Eserinizin “Sosyal Bilimlerin Konusu Olarak Sosyal Ontoloji” başlığında, Batılı sosyal ontolojilerin sosyal varlık alanını ya maddi ya da manevi olarak tasarlayıp sosyal yaşamın diğer boyutlarını bu temele bağlama çabası içinde olduklarını, ancak İbni Haldun’un toplumsal ontolojisinin Batılı paradigmaların indirgemeci yaklaşımlarının aksine varlığı birlik ve çeşitlilik olarak ele aldığından bahsetmektesiniz. Bu bağlamda İbni Haldun’un sosyal ontolojisinin tipik özelliklerini kısaca ifade edebilir misiniz?

- Batı düşüncesi belirli ikilemler üzerine oturmuştur. Bu ikilemlerden biri idealizm ve materyalizm ikilemidir. Toplumu incelerken kimi sosyologlar manevi öğelere (kültür ve düşünce) kimileri de maddi öğelere (ekonomi ve üretim) öncelik verirler. Bu noktada sosyal bilimlerin ontolojisi ve problemleri şekillenir. Diyelim ki toplumsal değişmeyi ele alacaksınız idealist sosyologlar değişimde bireylerin ve düşüncelerine rolüne öncelik verirler. Oysa materyalist sosyologlar değişimde ekonomik temellere yönelik bir analiz yaparlar. Değişimin ana dinamiğini ekonomik yapıdaki değişimlere bağlı olduğunu iddia ederler.

Bu açıdan bakılınca İbn Haldun indirgemeci değildir. Maddi unsurlar kadar manevi unsurların da rolünü kabul eder. İkinci olarak sosyal varlık alanı dinamik bir yapıya sahiptir. Umran ve unsurları değişmeye açıktır. Üçüncü olarak sosyal varlık, kendi içinde interaktif bir yapı arz eder. Hiçbir şey diğerinden bağımsız değildir.

Böyle bir sosyal ontoloji anlayışı kaçınılmaz olarak disiplinlerarası işbirliğini gerektirmektedir. Hiçbir disiplin tek başına sosyal varlık alanını açıklayamaz, sadece bir boyutunu anlamak için işlevseldir.

  • İbni Haldun’un evrim düşüncesini savunmasına dair birtakım eleştiriler var. Bu eleştiriler kimi zaman onun ürettiği fikri birikimi arka plana atacak derecede toptan süpürücülüğe sebep oluyor. İbni Haldun’da evrim/tekâmül düşüncesi İslam düşünce ekolünde nerede durmaktadır?

- İbn-i Haldun, varlık âleminin hiyerarşik bir düzen arz ettiği ve bazı ilkelere/yasalara uygun olarak işlediği fikrindedir. Bu ilkelerden biri, varlıkların ve türlerin dönüşümü ve çoğalmasıdır. Bu olguyu o, iki kavramla ifade etmektedir: İttisal ve İstihale. İttisal, bitişme, kavuşma, bağlantı, rabıta, alaka-ilişki, irtibat ve bütünleşme gibi anlamlara gelmektedir. İstihale ise, dönüşüm, transformasyon, değişim, başkalaşım vb. anlamları içermektedir.

İttisal, açık bir şekilde bir türün içinde en ileri düzeyde olan bir varlığın bir sonraki türün ilk basamağındaki bir varlığa dönüşme yeteneği ya da süreci olarak tanımlanmaktadır.

İstihale (transformasyon) kavramına gelince, unsurlar alemindeki temel öğeleri toprak, hava, su ve ateş olarak anlatırken her bir öğenin diğerine dönüşme yeteneğini ifade etmek üzere bunu kullanmaktadır. Her ne kadar bu kavramlar farklı şeyleri ifade ediyor gibi gözükse de İbn-i Haldun, aynı süreci anlatmak için bu kavramları eşanlamlı olarak kullanmaktadır.

Şimdi evrim fikri çerçevesinde bu görüşlerin ne anlama geldiklerini değerlendirebiliriz: İslam dünyasında insan ve evren hakkındaki evrimci kozmolojik ve antropolojik görüşler 8. yüzyılda büyük bir kelamcı ve akılcı düşünür olan Nazzam ile başlamış, Cahız, Biruni, İhvan us-Safa, İbn-i Tufeyl, Mevlana, Iraki, İbn-i Miskeveyh, Tusi ve İbn-i Arabî gibi düşünürlerle devam etmiş, İbn-i Haldun, Kınalızade Ali Efendi, Molla Sadra Şirazi gibi geç dönem kişilerle sonraki dönemlere taşınmıştır.

Müslüman düşüncede evrim fikrinin farklı varyantları bulunmaktadır. İbn Haldun, sadece geçiş eşiğindeki türlerin kendinden bir üst düzeyde olan türlere dönüşümünü kabul etmektedir. Bu tartışılabilir, ancak Mukaddime’de böyle bir görüş bulunmaktadır.

  • İbni Haldun’a atfedilen “Coğrafya kaderdir” sözünün aslı nedir, gerçekten İbni Haldun’a mı aittir?

- Mukaddime’yi açıp okursanız ilk bölüm coğrafya ve iklimlerle ilgilidir. Önce dünyanın yedi iklimi ve bunların özellikleri sıralanır. İbn Haldun coğrafya ve iklimlerle toplumsal yapı arasında bir ilişki kurar. Sözgelimi “orta iklim” bölgesi, dünyanın yaşamaya en elverişli bölgesidir. Orta iklimden aşağıya indikçe sıcaklar, yukarıya doğru çıktıkça soğuklar artar. Uç noktalarda yaşam imkânsız hale gelir. Bu bölümü okuyanlar onun sosyolojide “coğrafyacı ekol”e mensup olduğunu söylerler. İbn Haldun’un “Coğrafya Kaderdir” diye bir sözüne rastlamadım. Muhtemelen bir kişi onun coğrafyaya verdiği önemi bu sözle ifade etmiştir. Bu parçacı bir bakış açısının ürünüdür.

İbn Haldun’a göre toplum ve uygarlık, çeşitli katmanlardan oluşur. Ekoloji en alt katmandır. Bu katman üzerine toplumlar ve ekonomiler kurulur. Bundan sonra kurumlar gelir ve belki de en soyut katman olarak zihniyeti işaret eder. Böyle bir anlayışa çağımızda Gurvich’de de rastlıyoruz. Mukaddime’deki toplumsal varlık katmanları bir nevi onun “Derinlik Sosyolojisi”ni andırmaktadır.

  • Son eserinizde İbni Haldun Kitabu’l İber’in beşinci bölümünde ekonomi ile ilgili düşüncelerini ifade ederken, emeği; üretimin ve değerin tek kaynağı olarak gördüğünü, hangi ekonomik sektörde olursa olsun insanın ancak emeği sayesinde üretim yaptığını ve gelir elde ettiğini, bunun dışındaki gelirleri ise istismar ve kurnazlıktan kaynaklanan gayri meşru kazanç yolları olduğunu ifade ettiğini belirtmişsiniz. Bu yönü ile İbni Haldun’u okumayanlar ve çok güncel bir konu olması hasebiyle sormak istiyorum; ekonomik faaliyetleri insan ahlakı ve psikolojisi ile bağdaştırması birçok Marksist yazar tarafından onun Marx’ın erken bir habercisi olarak görülmesine sevk etmiştir? Sizce İbni Haldun liberal bir iktisatçı olarak yorumlanabilir mi?

- İbni Haldun piyasa ekonomisi açısından bakarken liberal iktisatçılara benzer. Devletin ekonomiye müdahalesini ve ticaret yapmasını doğru bulmaz. Büyük bir “şirket” olarak piyasada dengeleri bozacağına ve ekonomiyi zayıflatacağına inanır. Ama öte taraftan İbn Haldun Marxist iktisatçılar gibi emeği değer yaratan tek etken olarak görür. Uygarlığın oluşumunda “el”in önemine değinir. Yine toplumsal değişimde ekonomiye büyük önem atfeder. Geçim biçimleri değişince toplumsal hallerinin de değişeceğini söyler. İbn Haldun’u bugünkü disiplinler ve ideolojiler açısından bir yere yerleştirmek zordur ve bunu da yapmamak lazımdır. O kendine özgü bir düşünürdür.

  • Sizce bugün İbni Haldun yeterince anlaşılmış mıdır? Onu içinde bulunduğumuz çağa, bugüne taşıma ve geliştirmeye yönelik birtakım çalışmalar yapılmakta mıdır?

- İbn Haldun çok az uzman dışında pek anlaşılmış bir kişi değildir. İsminin popüler olması anlaşıldığını göstermez. İbn Haldun ile ilgili en önemli problem, sürekli onu anlama çabası içinde olmamızdır. Bence bu süreç çoktan tamamlanmalıydı ve onu “geliştirme”ye yönelik çalışmalara yönelmeliydik. Ama tüketmek hoşumuza gidiyor. Ondan bir iki cümle aktarmak, yeterli görülüyor. Geliştirme, yeni okumalarla mümkündür. Bir okuma tarzı geliştirmemiz gerekiyor. Çağın fikir insanlarıyla ve fikir sistemleriyle karşılaştırmalar yapmak gerekiyor. Daha iyi anlamak için karşılaştırma yapılmalı, ya değilse onu şuraya ya da buraya yamamak için değil.

İbn Haldun çalışanlarda bilinçli bir okuma yöntemi görmedim. Kitabımda bir yöntem önerdim ve bazı egzersizler yaptım. Orada önerdiğim “eski metinlere yeni sorular sorma” yöntemi, üstelik sadece Mukaddime’ye değil, tüm klasik metinlere uygulanabilecek bir yöntemdir.

  • Son olarak İbni Haldun’un kendi çağındaki toplumsal değişmelerin ve çatışmaların dinamiği olarak gördüğü asabiyetçilik, bugün özellikle İslam toplumları için ciddi bir sorun olarak hala geçerliliğini korumaktadır. Sorunların tespitine dair onca şey söylenmiş olmasına rağmen toplumsal ahlaktan bu kadar hızlı kopuşumuzu bir sosyolog olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Toplumları bir arada tutan bağlar vardır. Kabile toplumunu bir arada tutan bağlar soy ve akrabalıktır. İbn Haldun’a göre bir “nesep asabiyeti” vardır, bir de “sebep asabiyeti”. Kabile toplumları şehre yerleşmeye başladıkça nesep asabiyeti çözülür ve yerine sebep asabiyeti geçer. Dolayısıyla asabiyet değişmeye tabidir. Modern dünya da “nation” anlamında “ulus” aidiyeti geliştirmiştir. Ulusun temeli, tarih, dil ve kültürdür. Kabile ve etnik gruplar bunun içinde eritilmiştir. Kimi yerlerde ulus inşası başarılmış, kimi yerlerde ise geri tepmiştir. Kabileler, etnik gruplar, mezhepler ve hatta uluslar bir “çatı” altında yaşayabilirler. Önemli olan burada kapsayıcı bir “çatı”nın bulunmasıdır. İkinci olarak çatı kimlik, asla yerel ve bölgesel kimlikleri, kültürleri ve başka kimlikleri yutmak gibi bir işlev görmemelidir. Bu iki şeyin başarılamadığı hallerde geri tepmeler yaşanmaktadır.

Toplumsal ahlaktan kopuşa gelince, toplumun iki dokusu vardır. Biri yumuşak doku ki buna ahlak diyoruz, diğeri de sert doku ki, buna da hukuk diyoruz. Ahlak ve hukuk birbirini tamamlar. Hukukun genişlediği bir toplumda ahlak geriler. Ahlakın genişlediği bir toplumda ise hukuk geriler, yani hukuka (bağlayıcı kurallara) daha az ihtiyaç duyulur. Bizim tarihimizde fıkıh, hem ahlakı hem de hukuku barındırıyordu, fakat zamanla fıkıh iş göremez hale geldi. Bunun üzerine hukuk ithal ettik, ama bu kez ahlak ve hukuk uyuşmadı. İki farklı kaynaktan neşet eden bu iki sistem birbirini yok etmeye başladı.

Bir toplumda kurumlar (aile, okul, sosyal çevre ve medya) farklı farklı şeyler öğretiyorsa ve bunlar birbirini nakzediyorsa, değer ve normlar tam olarak içselleştirilemez. Kurumlar arasındaki tutarsızlık, toplumsal ahlakın gelişmesini engelliyor.

 

Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin
Kur'an'i Hayat Dergisi - Hayatın İnşası İçin

Bu sayfa, Kur'ani Hayat Dergisi'nin resmi sayfasıdır. Dergiyi tanıtma amacıyla kurulmuştur.

Yorumlar