![]() |
![]() |
İKTİBAS
Giriş
Vahyin mahiyeti, Peygamber’e ulaşma niteliği, Peygamber’in söz ve davranışlarındaki yerinin tespiti üzerinde zaman zaman ilim ehli arasında çoğu kez ise işin ehli olmayanların karıştığı bir tartışma yaşanmaktadır. Bu tartışmanın günümüzde izleri olduğu gibi ilim geleneğimiz içerisinde de önemli bir yeri vardır.
Sünnetin Hz. Peygamber’den sonraki nesillere aktarılma yolu ile ilgili rivayet ilmindeki tartışmalar bir yana, Peygamber’e aidiyeti kesin olan söz ve uygulamaların vahiy ile ilişkisinin tespiti ayrı bir tartışma konusu olmuştur. Hz. Peygamber’e Kur’an vahyinden başka bir vahyin gelip gelmediği, Kur’an nassını yorumlayarak ictihad edip etmediği konusunda çeşitli görüşler ortaya konulmuştur.
Bu alanda meydana gelen tartışmalara ilim geleneğimizin yaklaşımını kendi metinlerinden okumanın birçok faydası vardır. En önemli yararı, İslâmi bilgi düzeyinin yükselmesiyle birlikte ortaya çıkan birçok yeni zannedilen yaklaşımın esasında önceden tartışıldığını görmektir. Bu tespit hem ilim geleneğimize olan saygımızı attıracak hem de delillerin tahkiki için zemin hazırlayacaktır. Bu amaçla Pezdevi’nin fıkıh usulü alanının klasiklerinden biri sayılan ve Usûlu’l-Bezdevi olarak da tanınan “Kenzu’l-Vusûl ilâ Ma’rifeti’l-Usûl” adlı eserinden “Sünnetin taksimi bâbı”nın çevirisi verilmiştir. Bu eser birçok ilim adamı tarafından şerhedilmiştir. Bunlardan biri de Abdulaziz el-Buhâri’dir. Biz çevirimizde Abdulaziz el-Buhâri tarafından yapılan şerhin metnini esas aldık. Zaman zaman dipnotlar aracılığıyla çeşitli açıklama ve yorumlar ilave ettik.
SÜNNETİN TAKSİMİ BAHSİ
“Bir kısım insanların cehaleti ve bu konuda haksız ithamları olmasaydı sünneti çeşitli bölümlere ayırmaktan uzak durmak bizim için uygun olurdu. Çünkü yalnızca Hz. Peygamber, Allah’tan başka kimsenin bütününe vakıf olmadığı kemale sahiptir.
[Bu ön bilgiden sonra deriz ki]: Vahiy, zâhir ve bâtın olmak üzere iki kısımdır.
1. Zâhir vahiy
Zâhir vahiy üç kısımdır:
a. Hz. Peygamber’in kesin işaretlerle vahyi ileteni bildiği bir durumda meleğin dili ile Peygamber’in kulağına ulaşan vahiydir. Bu Allah’ın Ruhu’l-Emin’in (Cebrail) dili ile inzal ettiği vahiylerdir.
b. Hz. Peygamber’in nezdinde sabit olup meleğin sözlü beyanı olmaksızın işaretiyle kendisi için açıklık kazanan vahiydir. Bu vahyin örneği Hz. Peygamberin şu hadisidir: “Ruhu’l-Kuds, hiçbir canın rızkını tamamlamadan ölmeyeceğini benim kalbime ilka etti (nefese). O halde Allah’tan saygıyla çekinin ve (rızk) talebinde güzel davranın.”
c. Hz. Peygamber’in kalbinde, şüphe, karışıklık ve muarız olmaksızın Allah’ın ilhamıyla ortaya çıkan vahiydir. Bu Allah’ın katındaki bir nur ile ona göstermesidir. “Allah’ın sana gösterdiğiyle insanlar arasında hükmetmen için…” (Nisa 4/15) buyruğunda ifade ettiği şeydir.
Bu zâhir vahiylerin tamamı imtihan (ibtila) ile ilişkilidir. İmtihandan bu vahiylerin hakikatini teemmül ile idrak etme imtihanını kastediyorum. Çünkü bu vahiylerin zâhir oluş yolu birbirinden farklıdır. Bunların Hz. Peygamber’e özgü (has) durumlar olduğu kesin delillerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bu hususta başkalarına ihsan edilen keramet gibi şeyler Hz. Peygamber’in bu havassına dâhil edilir.
2. Bâtın vahiy
Bâtın/gizli vahiy, Hz. Peygamber’in metne dökülmüş (mansus) ahkâm üzerinde tefekkür ederek ictihadi görüş ile ulaştığı şeydir. Bu kısımda görüş farklılıkları ortaya çıkmıştır:
a) Bir kısım kişiler bu kısmın Peygamber hakkında varid olmasını reddederek Peygamber için yalnızca halis vahyin bulunduğunu, rey ve ictihadın onun ümmeti için olduğunu söylemişlerdir.
b) Diğer bir kısım kişiler ise; vahiy ve rey ile sabit olan şer’i ahkâmın tamamıyla amel etme hakkı olduğunu söylemişlerdir.
c) Bizim için daha doğru olan görüş şu üçüncü görüştür: Hz. Peygamber yeni meydana gelip hakkında vahiy inmemiş olan olayların hükmü için beklemekle ve bekleme süresi sona erdikten sonra da reyi ile amel etmekle emredilmiştir.
Birinci görüşü savunanlar, “O hevasından konuşmaz, (konuştuğu) ancak vahyedilen bir vahiydir” (Necm 53/3–4) âyetini delil getirmişlerdir. Çünkü ictihad hataya muhtemeldir. Bu nedenle şer’i hükmü ibtidaen vazetmeye elverişli değildir. Çünkü şer’i hüküm koymak Allah’ın hakkıdır, bu nedenle de bu hükmün tespiti ona aittir. Savaş meselesinin durumu ise farklıdır. Çünkü rey/akli görüş ile savaşı sürdürmek veya durdurmak kararını tespit etmek sahih olduğu için bu husus insanların kararına bağlıdır.
İkinci görüş ise şu delillere dayanmıştır: Allah, “Ey akıl sahipleri düşünüp ibret alın (i’tibar)” (Haşr 59/2) âyetiyle düşünüp ibret almayı (i’tibar) âmm olarak emretmiştir. Hz. Peygamber ise insanlar arasında bu niteliğe sahip olmaya en çok layık olandır. Yine Allah, “onu (hükmü) Süleyman’a kavrattık” (Enbiya 21/79) buyurmaktadır. Ve bu nass olmadan rey serdetmeyi anlatmaktadır. “Senin koyununu kendi koyununa katmak istemekle sana zulmetmiştir, dedi” (Sâd 38/24) âyeti de aynı şekilde rey ile cevap vermeyi ortaya koymaktadır.
Hz. Peygamber Has’amiyye’ye, “Babanın bir borcu olsa, sen de bu borcu ödesen kabul görür mü?” dediğinde kadın, “Evet” cevabını verdi. Bu cevap üzerine Hz. Peygamber, “Allah’ın borcu ödenmeye daha layıktır” buyurdu. Oruçlunun öpmesinin orucu bozup bozmayacağını soran Ömer’e, “Su ile ağzını çalkalayıp sonra tükürsen orucuna zarar verir mi?” buyurmuştur. Bu açık bir kıyastır. Eşiyle zevciyet ilişkisi kuran kişinin sevap alacağını söylediğinde “Şehvetimiz nedeniyle bize sevap verilir mi” denilince, “Bu ihtiyacını haram yolla gidermesi durumunda günahkâr olacağını düşünmez misin?” cevabını vermiştir. Yine Haşimoğulları’nın zekât almalarının haramlığını anlatırken, “Ağzını çalkaladıktan sonra tükürdüğün suyu içer misin?” demiştir. Bu isti’mal ile kirletilmişlerin haramlığı hususunda açık bir kıyastır. Çünkü Hz. Peygamber ilimde insanların öncüsüdür, diğer insanlara gizli kalan benzerlikler onun için ortadan kalkmıştır. Bu bakımdan nassın anlamlarının kendisine gizli kalması muhaldir. Kendisi için anlam açık hale geldiğinde onunla amel etmesi gerekir. Çünkü amelin delili ortaya çıkarılmıştır. Ancak başkasının ictihadı hataya ihtimalli olsa da Hz. Peygamber’in içtihadının hata ihtimali yoktur. Hata üzerinde karar kılması muhtemel değildir. Allah, Hz. Peygamber’in ictihadını onayladığında/ değiştirmediğinde bu, ictihadın kesinlikle isabetli olduğunun delilidir. Bu, Hz. Peygamber’in savaş işlerindeki danışması/müşaveresi gibidir.
Hz. Peygamber, savaş işlerinde olduğu gibi, nass bulunmayan diğer konularda da müşaverede bulunurdu. Hz. Peygamber’in Bedir esirleri hususunda istişare edip Hz. Ebu Bekir’in görüşünü uygulamaya koyduğunu görmez misin? Bu kendisinin de görüşüydü, bunun gereği olarak, “Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı aldıklarınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu” (Enfal 8/68) âyeti nazil olana kadar esirlere iyilikte bulunmuştur. Yine Ahzab günü Medine meyvesinin yarısını vererek müşriklerden bir grup ile sulh yapma hususunda Sa’d b. Muâz ve Sa’d b. Ubade’ye danışmış ve onların (aleyhteki) görüşlerini uygulamaya koymuştur. Bedir günü suyun bulunduğu yere konuşlanma hususunda Useyd b. Hudayr’ın görüşünü uygulamıştır.
Kendisine vahiy geldiğinde ise diğer hususlarda olduğu gibi savaş ile ilgili konularda da kimseye danışmadan kesin kararı verirdi. Çünkü cihad mahza Allah hakkıdır, onunla başkası arasında fark yoktur. Hz. Peygamber Ebu Bekir ve Ömer’e, “Bana vahyolmayan konularda sizin gibiyim” demiştir. Vahyin bulunduğu durumlarda ise müşaverede bulunmak helal değildir. Çünkü şûra hassaten rey ile amel etmek içindir. Hz. Peygamber’in hata üzerinde karar kılmaktan masum olduğu, Peygamber’den başkasının ise hata üzerinde karar kılmaktan masum olmadığını görmez misin? Durum böyle olduğuna göre Hz. Peygamber’in ictihadının ve reyinin doğru olduğunda kuşku yoktur. Ancak biz vahyi beklemeyi önceliyoruz. Çünkü onu rey serdetmekten müstağni kılan vahiy lutfuna mazhar olmasıdır. Hal ve ahvalinin çoğunluğunda vahiy nimeti daima yer almıştır.
Rey serdetmek ise zorunludur. İsabet ihtimalinin üstün taraf haline gelmesi için talebin/araştırmanın hükümden önce bulunması gerekir. Çoğunlukla suyun bulunduğu bir yerde ancak talep/araştırmadan sonra teyemmümün caiz oluşu gibi… Bu diğer müctehidler bakımından nasslar arasında gizli kalmış nassı talep etmek gibidir. Bekleme süresi ise hakkında vahy nazil olacak şeye göredir. Ancak olayın zaman kaybına tahammülünün bulunmaması başka… En doğrusunu Allah bilir. Peygamber’imizin sünnetiyle ilişkilenen bizden önceki peygamberlerin şeriatlerindeki hükümlere gelince, onları geri bıraktık. Çünkü onların bizim için şer’i bir hüküm olup olmadığında ihtilaf edilmiştir.”
Sonuç
Pezdevi’nin bu ciddi değerlendirmelerinin ana çizgilerini tespit edersek şunları söyleyebiliriz:
1. Vahiy risalete özgü bir durum olup Peygamber’in söz ve davranışlarının kaynağı olduğu daima göz önünde bulundurulmalıdır. Vahyin zâhir ve bâtın türleriyle birlikte Peygamber’e rehberlik ettiği bilinmelidir. Yani Hz. Peygamber’e aidiyeti kesin olan söz ve uygulamaların, düzeltilmedikleri takdirde Allah’ın onayından geçtiği için doğru olduğu bilinmelidir.
2. Hz. Peygamber’e gelen vahyi Kur’an metni ile sınırlandırmak hatalıdır. Çünkü bu, Peygamber’i eline tutuşturulanı yalnızca taşıyan bir kişi konumuna iter.
3. Hz. Peygamber’in Kur’an nassından ictihad ederek hüküm çıkarmasını kabul etmemek Peygamber’i yüceltmek değildir. Kur’an vahyinin olmadığı sahalarda ictihad etmesi insanların en akıllı ve en basiretlisi olmasının doğal sonucudur.
4. Hz. Peygamber’in ictihadını da gizli vahiy olarak değerlendirmiştir. Çünkü isabetli olmadığı Kur’an vahyi tarafından ifade edilmemişse onaylandığı anlamına gelir.
5. Hz. Peygamber’in ictihad etmek için vahyi bekleme süresini tamamlaması gerektiğini isabetle tespit etmiştir. Ancak ictihad ederken göz önünde bulundurduğu dinin genel maksatları, dönemin örf ve âdetleri vs. üzerinde durmaması çalışmasının eksikliği olarak görülmektedir.
Mehmet BİRSİN
Dr. (İslam Hukuku)
mehmetbirsin@gmail.com
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.