Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 2 ziyaretçi çevrimiçi.

Ara.com.tr Türk Arama Motoru

Müşriklerin Kestiği Hayvanlar - Mustafa AKMAN

Ocak 12, 2010 yazan admin

İNCELEME
Mü'min kişinin gayrimüslimlerle ilişkilerinde yapmaktan kaçınması ya da dikkat etmesi gerekenler bağlamında ilgili kitaplarda sıralanan hususlar arasında kız vermemek, cenazesine katılmamak, ehl-i kitap değilse kendisiyle evlenmemek ve kestiğini yememek gibi maddeler sıralanmaktadır.  Bunlardan ehl-i kitap dışında kalan müşriklerin kestiğini yememek hususu klasik-yeni ilgili hemen bütün kaynaklarda genel kabul görmüş bir husustur. Bunun dayanakları olarak Mekke'de inmiş En'âm 6/145 ve Nahl 16/115 ile Medine'de inmiş Bakara 2/173 ve Maide 5/3 âyetleri ile o dönemden kalma pratik ve ayrıca ehl-i kitap'ın kestiğinin yenilebileceğini belirten hüküm  gösterilmektedir. İlgili kaynaklar bu nasları yorumlarken genelde konuyu fiil değil, fail üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Özetle kesen şu sıfatı taşıyorsa eylemi kabul, değilse reddedilmiştir.  Bu arada aynı kaynaklar müşriklerin hayvanlarını keserken putları için veya onların adını anarak kestiklerini de belirtmektedirler.
Ancak konuyla ilgili âyetler dikkatle incelendiğinde konunun kişinin / failin kendisi üzerinde değil de doğrudan eylemi / fiili üzerinde yoğunlaştığı fark edilmektedir:
"قل لا أجد في ماأوحي إلي محرما علي طعام يطعمه ... أو فسقا أهل لغير الله به de ki: Bana vahyolunanda … ve günah işlenerek Allah'tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum."  
"و يذكروا اسم الله في أيام معلومات علي ما رزقهم من بهيمة الأنعام  Allah'ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O'nun adını ansınlar."  
"ليذكروا اسم الله علي ما رزقهم من بهيمة الأنعام ...rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını ansınlar diye..." Hacc 22/34.
"و أنعام لا يذكرون اسم الله عليها افتراء عليه bir kısım hayvanlar da vardır ki, keserken üzerlerine Allah'ın ismini zikretmezler.”
Bunun yanında ilgili diğer Mekkî bir âyette konu,
"فكلوا مما ذكر اسم الله عليه إن كنتم باياته مؤمنين ومالكم ألاتأكلوا مما ذكر اسم الله عليه وقد فصل لكم ما حرم عليكم إلا مااضطررتم إليه و إن كثيرا ليضلون بأهوائهم بغير علم إن ربك هو أعلم بالمعتدين   Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, yalnızca O'nun adı anılarak kesilen şeylerden (hayvanlardan) yiyin. Üzerine Allah'ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Allah, çaresiz (kalıp da) yemek zorunda kaldığınız şeylerin dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilmeden kendi isteklerine uyarak şaşırtıyorlar.”  şeklinde ele alınırken, devamındaki yine Mekkî âyette ise şöyle denilmektedir:
"ولاتأكلوا مما لم يذكر اسم الله عليه وإنه لفسق üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin” (En'âm 6/121). Görüldüğü gibi mevzu sürekli failin fiili (kesenin kesimi) üzerinde teksif edilmektedir.

Ehl-i Kitabın Kestiği

Ehl-i Kitap'a dair âyette ise kimi müfessirlerin beyanına göre Medenî âyetteki bu hüküm,  onlar keserken üzerinde Allah'ın adını andıkları için te'sis edilmiştir.  Kimine göre ise bu ayrıcalık belirtilen bu sebeple birlikte ilk dönemde kendilerine gösterilen müsamaha ve kolaylığa matufen varit olmuştur. Kimi araştırmacılara göre Rasulullah, ilk dönemde onlarla olan ilişkilerinde esnek davranmış, kendilerinin de aynı kelimeye inandıkları / inanacakları kanaatinden hareketle onların İslâm'ı daha kolay ve çabuk benimseyeceğini ümit etmiştir. Kur'ân ise aynı şekilde onlarla olan ilişkilerinde ilk dönemlerden itibaren yumuşak bir üslup kullanmış ve onları, doğruya teslim olacakları beklentisi ile incitmemeye çalışmıştır. İşte buradaki bu hüküm, Müslümanların onlarla olan / olacak ilişkilerinde rahat olmaları ve bu çerçevede sormuş oldukları soruya cevap ve ayrıca ötekilerin de bu vesile ile görecekleri bu sıcak ilişkiden ötürü yumuşamalarını sağlamaya dönüktür. Bu bağlamda kimi âlimler onların kestiklerini ne ve kim için kestiğine bakılmaz demişse  de esasen onlar da sözgelimi İsa (a) gibi biri için kesmiş ise bu kestikleri yenmez.  
                 
Buna göre onların kestiklerine dair gelen hüküm bir istisna değildir. Aksine ehl-i kitap'ın kestiğinin helal olduğunu ifade eden âyet, belirtilen nedenle mutlak bir hüküm ifade etmektedir.

Ölü Hayvanlar

Ölü, boğulmuş, Allah'tan başkası için kesilmiş vs. olmama şartını koşan âyet ise onu takyid etmektedir. Bilindiği gibi konulan kaydın iptali söz konusu değildir. Aksine mutlak olan hüküm âyeti, kendisiyle ilgili mukayyet âyete göre yorumlanır. Ayrıca ehl-i kitap'ın kestiğinin helal olduğunu ifade eden âyet mübah kılıcı bir âyet iken ötekisi sakındırıcı bir âyettir. Keza bilineceği üzere uygulamada, sakındırıcı özelliği olan âyet mübah kılan âyete takdim edilir. Öte yandan onların taamlarından hınzır, kan, ölü gibi şeyler ayırd ediliyorsa ma uhille tarzında olanlarının evleviyetle yapılabilmesi gerektir. Zira bütün elçiler şirk olduğundan ötürü Allah'tan başkası için kesmeyi haram saymışlardır.

Tayyibat’ın zikri

Esasen bu bağlamda 'tayyibat'tan bahsedilmiş olması da önemlidir. Dikkat edildiğinde konuyla ilgili hüküm bildirme pozisyonundaki âyetlerin bulunduğu anlam örgüsünde konudan bir anlamda re'sen bahsedilirken âyetin -genelde- öncesinde tayyibattan bahsedilmektedir.  Âyetin devamında verilen örneklerle tayyibatın ne olmadığı, yani zıddı anlatılmak suretiyle bunun ne olduğu belirtilmiş; hüküm böylece bildirilmiş olunmaktadır.  Yani yiyeceğin tayyibat olarak esasen helal olduğu, sadece belirtilmiş olanların yasak olduğu ifade edilmiş bulunmaktadır.

İfade farklılığı, fiil – fail ayırımının gözetilmesi

Öte yandan 'kan', 'domuz eti', 'ölü' ve onun bir çeşidi olarak 'boğulmuş', 'süsülmüş' vs. olandan nesne -bir anlamda özne- olarak bahsedildiği halde diğeri 'ما أهل به لغير الله ma uhille bihi liğayrillah' ve ayrıca bunun bir çeşidi sayılan ' ماذبح علي النصبma zubihe alennusub'  tarif edilerek yani eylem olarak zikredilmiştir. Bu demektir ki, kan, domuz eti vs. olan, bizzat kendisi ve hem de failden (kesen kişiden) bağımsız olarak hiçbir surette helal kılınamaz iken 'ma uhille bihi liğayrillah' ise fail yani özne olmaktan uzak, bir fiildir ve burada bu kez fiilin / eylemin kendisi hiçbir surette tecviz edilememektedir. Hem de her kimden ve ne şekilde sadır olursa olsun fark etmeksizin reddedilmektedir. Çünkü tevhidin özü olan Allah'ın birliğine doğrudan halel getirmektedir. Bu nedenle söz konusu eyleme konu olan şeyin yenmesi, filankeslerden (müşriklerden) sadır olduğundan değil, kendisinden (böylesi bir eylemden) ötürü yasaktır. Buna göre ikisinde de haramlık mevcuttur. Lakin birincisinde lizatihi, sonuncuda ise liğayrihi bir haramlık söz konusudur. Artık bu ikincisindeki dolaylı haramlığa sebep olan, failin kimliği değil eylemi olduğundan, bunun genelleme yerine münhasıran müşriklere tahsisi uygun olmasa gerektir.
Kaldı ki yasağın konu edildiği âyetlerde geçen أهل uhille ifadesi تقرب takarrebe manasındadır. Bundan asıl amaç ise -ismi anılsın- anılmasın Allah'tan başkasına (kurban) yakınlaşmak niyetiyle kesilen hayvandır. Müşriklerin de İslâm'ın ölü diye nitelediği şeyler olarak yedikleri dışında bu amaçla kestikleri üzerinde Allah'tan başkasının adını andıkları malumdur.

Cahiliye geleneği ya da cari örf

İslâm cahiliyenin İbrahim aleyhisselâm’dan tevarüs ettiği örfü benimsemiş ve bu 'İbrahimî Örf'ün  bir kısmını ibka, bir kısmını ıslah ve bir kısmını ise bulaşmış kötü âdetler olduğundan reddetmiştir.  
Bilindiği gibi onlar İbrahim'in (a) Hanif dininin yayıldığı bölgenin insanıydı. Ataları kendilerine bu dini öğretmişti. Ne var ki bu tevhidî din zamanla dejenere olmuştu. Böyle iken insanlar hâlâ kendilerini o dine nispet ediyor, atalarından tevarüs ettikleri bu din üzere olduklarını sanıyorlardı.
Rivayete göre İbrahim'in (a) dinini putlar ihdas ederek resmi olarak  ilk kez bozan miladi üç yüzlü yıllarda yani risaletten yaklaşık 300 yıl önce yaşamış Amr b. Luhay'dır. Ancak tevhid dininin hemen bütün ilke ve kuralları (ibadetleri) kendilerinde, kötü âdetlerin de karıştırıldığı bir örf halinde durmaya devam etti. Nitekim onlar İbrahimî dinin bir kısmını unutup bir kısmını da dejenere etmiş idiyseler de dinde, hums / ahmesilik  adını verdikleri özel bir statü sahibi olduklarını iddia ediyorlardı.
Esasen onlar, zaman uzayınca İbrahim'in dinini unuttular. Böylece bozuldular sonra da kafalarına göre helal haram belirlediler. Bu anlamda hayvan kesimini de dinin aslından sayılan âdet ve hatta iman meselesi haline getirdiler: Cin veya sanem için kesilenin neye adanmışsa onun adının anılması gerekir, Allah kurbanın halis olması için böyle emretmiştir, diyorlardı. Onlar bu sebeple putları için kurban kestiklerinde üzerinde onların isimlerini anarlardı. İşte müşriklerin koyduğu bu kurala karşı bir red söz konusudur. Allah, bu iddialarını iftira olarak, dahası bu tutumlarını yoldan sapma ve mühteddin olmama diye niteliyordu. Zira Rab Teâlâ yaratıkları, kendi ismi ile kesilsin istiyor ve esasen kesilmelerine de bu şartla cevaz vermişti(r).
Onlar, Müslüman olduktan sonra bile İslâm değiştirinceye kadar alışkın oldukları örf ve âdetleri üzerinde devam ettiler. Bu müdahaleden sonradır ki üzerinde bulundukları bu âdetlerini ya terk ya da yeni şekliyle icra etmeye başladılar. Sözgelimi İslâm, ahmesilik inancını ve onların esasen Allah'ın öldürdüğüne inandıkları ölü hayvanı yiyip içme örfünü bütünüyle kaldırdı. Bunun gibi tevhidin özüyle doğrudan ilintili olan Allah'tan başkası için ve O'ndan (c) başkasının adıyla hayvan kesme âdetlerini de külliyen reddetti.  Zira bu aynı zamanda Allah'ın yanında başka ilahların varlığına iman ve onlar uğruna tasarrufta bulunmayı da ifade ediyordu. Özetle sırf müşriklerin bir tasarrufu olduğundan değil, aksine mantalite ve eylem olarak tevhidin çelişiği olduğundan dolayı 'ma uhille bih' reddedildi. Bu arada geçmişten gelme bir alışkanlığı terk noktasında duyarlılığı sağlamak amacına matufen de ısrarla üzerinde duruldu. Fakat yine de bizzat onların kendi eylemi olduğundan dolayı değil. Çünkü bu, eylemin bizatihi kendisine yönelik bir yasaklamaydı. Değilse bu, aynı eylemi başkaları mesela ehl-i kitap veya Müslüman yapacak olursa sorun teşkil etmez anlamına gelecekti(r). Oysa bu tarz bir eylemi kim ve ne şekilde yaparsa yapsın tevhidi nakzettiğinden ötürü merduttur.
Esasen 'ma uhille bih' şeklinde tanımlanan bir eylemin neden 'ما ذبحه المشركون ma zebihehu'l-müşrikun/ müşriklerin kestiği' olarak anlaşıldığını  izah edebilmiş kimseye de rastlanılmamıştır.  Öyle ya kestiklerinin yenmesine cevaz verilmiş ehl-i kitap bile Kur'ân bütünlüğü çerçevesinde 'ma uhille bih' demeye gelen bir kesimde bulunursa onun kestiği de yenmeyecek olduktan sonra. Oysa bu konuda 'ma zebihehu'l-müşrikun' denilmeyip keza 'ölü', 'kan', 'domuz eti' denilerek bunlar teşhis edilmekte iken ma uhilleh için ise tanım yapılmaktadır. Zira burada kesilenle Allah'tan başkasına yöneliniyor ve bu eylem açısından, failin kimliğinin hiç önemi kalmamış oluyor.  Bu demektir ki Kur'ân onların 'ma uhille bih' gibi tasarruflarını sırf onlara ait bir eylem olduğundan değil, kendine özel amaçlara matufen reddetmiştir.

Hayvanı kesmedeki amaç

Öte yandan hayvanın adak, kurban gibi ibadet kastıyla kesilmesi ile yine Allah için ve O'nun adıyla olmak üzere sırf yemek için kesilmiş olması da farklıdır. Bu nedenle ister ehl-i kitap olsun  isterse başka, kim ibadet kastıyla Allah'ın adını anarak / anmayarak başkası için ve / veya başkası adına hayvan keserse onun bu kestiği yenmez.  Nitekim Mecusilere dair gelen haberlerde  onların kestiğinin yenmemesi tarzında gelen emirlere de gerekçe olarak onların kestiklerini ilahları için kestikleri belirtilmektedir.  Bunun yanında bir Mecusinin, Allah'ın adını anarak keseceği hayvanın yenebileceğine dair fetvalar  olduğu gibi, bir kâfirin ilahı için kestireceği hayvanı Müslümanın kesebileceğine -çünkü Müslüman kestiğinde onun niyeti ile değil kendi niyeti ile Allah için keseceğinden-, bu kestiğinin yenebileceğine dair fetvalar verilmiştir.
Görüldüğü gibi hep Allah'ın isminin anılması ve başkasının isminin anılmaması ön planda olmaktadır. Nitekim müfessirler de bu âyetlerin tefsirinde putlarının adına kesiyor oluşlarını yahut onlar için kesmiş olmalarını, özetle putların adının zikredilmiş olmasını gerekçe göstermişlerdir.  Zira onlar sadece elem / hastalık ve ayrıca bilinmeyen bir sebeple ölen hayvanı ölü kabul ediyorlardı. Zikri geçen bu şekillerde  ölmek ise onlara göre kesmek gibiydi. Dahası onlar bilerek boğuyor veya süsüyor ve bu şekilde ölünce yiyorlardı. Öyle ki onlar dostları olan Mecusilerin -ki onlar hayvanı kesmiyor ölü olarak yiyorlardı- yönlendirmesi ile Allah'ın kestiğini (öleni) yemek gerektiği noktasında Müslümanlarla tartışıyorlardı.  “Siz Allah'ın kestiğini yemiyor, kendi kestiğinizi yiyorsunuz” diyorlardı. Çünkü İslâm kesmeyi özel bir şekle tahsis ederek, onların ‘kesmek’ diye nitelediği bu sebepleri ‘ölü’ olarak kabul etmişti.

Öncelikli olan tevhittir

İlk dönemde tevhidin te'sisi gayesine matufen tevhid dışına kaydırması muhtemel her ne varsa külliyen reddine gidilmiş, derken tevhid yerleştirilip insanların bu tür sebeplerle sapma riskinden uzaklaştıklarının anlaşılmasıyla yavaş yavaş bir kısım -tevhitten sapmaya vesile olabilecek- hususlar yumuşatılmaya başlanmıştır.  İşte konumuz olan pratik de böylesi bir atmosferde yerleştirilmiş ve yerleştikten sonra artık insanların zihninde sanki hüküm de böyle imiş gibi telakki edilmeye başlanmış ve böylece kalakalmıştır. Şöyle ki, Mekke'de konuyla ilgili ilk âyetlerin inmesini müteakiben karşı taraftakilerin tümüyle müşrik olmasına binaen mevzu hep onların şahsıyla ilgili olarak anlaşıla gelmiştir. Bunun muhtemel bir sebebi onlarla mevcut hukuki durum olmuş olabilir. Çünkü onlarla -özellikle ilk dönemde- sürekli savaş durumu  vakidir. Daha sonra karşılaşılan diğer inanç gruplarına ehl-i kitap konumuyla gösterilen müsamaha ve cizye vererek eman alma hakkının verilmesine karşılık özellikle Cezire müşrik Araplarının böylesi bir seçeneğe muhatap kılınmamış olması, aksine Cezire'de birbirine zıt iki ayrı dinin kalmaması adına ya Müslüman olmak ya da öldürülmek seçeneklerine zorlanması  doğal olarak beraberinde onlar için o anda yapıp ettiklerine binaen konulan fıkhın da değişmezliği kanaatine vesile oldu. Ve zamanla konu, üzerinde tahkikata gidilmeksizin bu şekilde anlatıla ve bilinegeldi. Yani naslarda müşrikin kestiği yenmez denmediği, putu için / putunun adını anarak kestiği yenmez denildiği halde konu yaşanan pratik bağlamında : Kimlerin kestiği yenmiyor? Şu kimselerin. Onlar da müşrikler olduklarına göre... Mevzu artık zihinlere: Şu tarzda kesilen değil de, şunların kestiği yenmez şeklinde yer edinmiş oldu. Ve bu hükmün konulmasına vesile olan şartlar  ortadan kalktığı halde ya da sonradan karşılaşılan çeşitli müşrik gruplarının hepsinin aynı şekilde yapıyor olmasına binaen konu daima bu şekilde kabul edilegeldi.
Oysa hükmün ilk indiği ortamda geçerli olan gerekçeler ve daha önemlisi hükme kaynaklık eden nasların ifade tarzı ile te'sis edilme şekli nazar-ı dikkate alınmış olsaydı bu konunun aktarımı belki de böyle olmayacaktı. Nitekim sahabe, daha çok da tabiin ve tebe-i tabiin dönemlerinde herhangi bir konuda sağlanan konsensüs o konunun daha sonra da öylece anlaşılmasını gerektirmiştir.
Esasen putlar için veya onların adı anılarak kesilen hayvanların yenmemesine dair risalet öncesine ait rivayetlerde de konu bu şekilde ele alınmıştır. Orada da ‘sizlerin kestiğini’ değil, ‘sizin putlarınız için kesmiş olduklarınızı yemem’ denilmektedir.
Rasulullah, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'e, Beldah'ın aşağı kısmında rastladı. Bu karşılaşma, O'na (s) henüz vahiy gelmeye başlamazdan önce idi. Rasulullah'a bir sofra ikram edildi. Sofrada et vardı. O da yemekten kaçındı ve onu Zeyd'e sundu. Zeyd de yemekten kaçındı. Sonra Zeyd şunları söyledi: 'Ben sizin putlarınıza kestiğiniz etten yemem. Ben sadece Allah'ın ismi zikredilerek kesilenden yerim.' Zeyd, Kureyş'i kestikleri sebebiyle ayıplar ve şöyle derdi: “Koyunu Allah yarattı. Onun için gökten yağmur indirdi, yerden de bitki çıkardı. Ama siz onu Allah'ın ismini zikretmeden kesiyorsunuz.”
Öte yandan Hattabî'nin beyanına göre Rasulullah'ın, onların sırf et ihtiyaçları için kesmiş olduklarını yemediğine dair bir bilgi de gelmemiştir: “Rasulullah onların putları için kestiklerini yemezdi. Fakat yemek için kestiklerini yemediğine dair hadiste bir şey göremiyoruz. Oysa onlar arasında yaşıyordu. Böyle iken onun sadece ölü eti yemediğine dair rivayetler mevcuttur. Çünkü Kureyş cahiliyede de ölü eti yemiyordu.”
Bu bağlamda kanaatimize göre -Allah'u a’lem- kişinin muhatabının pozisyonunu dikkate alıp muamelesini ona göre belirlemesi gerektiği sabitesi çerçevesinde zikredilen bu hususa dair gelen nasların yeniden okunması gerekmektedir. Şüphesiz sonraki dönemde ortaya çıkan fıkhî ihtilaflar bir tarafta tutulursa konu daha rahat anlaşılır bir özellik arz edecektir.

Ehl-i  kitap’ın özel durumu

Ehl-i kitap'a dair gelen âyette geçen ikinci hususa gelince... Kuşkusuz müşriklerle evlenmenin yasaklığı sadece buradaki ifade ile sınırlı değildir. Esasen onun dayandığı hüküm asıl kendisiyle ilgili ayrı bir âyet ve farklı bir zamanda nazil olmuştur. İlginç olan ise burada ism-i fail kalıbının yani şöyle şöyle yapan yahut şöyle olanlar değil de müşrik kelimesinin kullanılarak bizzat onlarla evlenilemeyeceğinin belirtilmiş olmasıdır.
“ولا تنكحوا المشركات... ولا تنكحوا المشركين... iman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmeyin... iman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin...”
Buna göre ehl-i kitap da şirk koştuğu halde Allah (c), onlar, kestiklerini Allah için ve O'nun adına kestiklerinden dolayı en azından onlardaki hâkim düşünce bu olduğundan, kestiklerine cevaz vermektedir.  Ancak kestikleri konusu ile kendileriyle evlenilmesi hususlarına asıl ilgili yerlerde farklı farklı değinmekte; evlilikle ilgili yerde bizzat kendileri ve kesimle ilgili asıl âyetlerde ise yaptıklarını ön planda tutmaktadır. Nitekim Beni Tağleb hakkında rivayet edilenlerde de onların daha önceki pratiklerini icra etmeye devam ettikleri belirtilmektedir. Bu pratikleri ise bilindiği gibi putperestlik idi.
Kaldı ki müşrikler, İslâm Peygamberi'ni akıllarına gelen her tür iftira ve kendilerince yanlış olan doğrularla itham ettikleri halde davetin ilk döneminden itibaren bu konuda, kestiklerimizi yemiyor ithamına dair herhangi bir rivayetle karşılaşılmamaktadır. Oysa ilgili hüküm daha Mekke'de nazil olmuş ve şüphesiz uygulaması da hemen akabinde başlamış olsa gerektir. Çünkü tevhidi nakzeden her tür pislikten anında ictinab edilmiştir. Böyle iken bu konu gündeme gelmemiş; bunlar bizim kestiklerimizi yemiyorlar  suçlaması ifade edilmemiştir.  Zira daha ötesi söz konusu idi: Rasulullah onların -adına ve onlar için hayvan kestiği- ilahlarına dil uzatıyordu! Onlar da tepkilerini bu noktada teksif etmişlerdi. Ancak onlar yine de çeşitli tahrikler neticesi, “Siz hem Allah'a ibadet ettiğinizi (doğru yolda olduğunuzu) iddia ediyorsunuz hem de Allah'ın kestiğini (ölü) yemiyor, kendi kestiğinizi yiyorsunuz” demekteydiler. Zira kendileri de biliyorlardı ki, kestiklerini putları için / adına kesmektedirler ya da yedikleri, bir şekilde ölmüş hayvan etidir ve bir Müslümanın bu şekilde kesileni yememesi gayet doğaldır.
Bu bağlamda sadece, onların putları adına kestikleri ile ölmüş olanın yenmediğine dair gelen rivayetler ile âyetlerin ifade tarzından o dönemde bile muhtemelen üzerinde Allah'ın adını anarak kestikleri  yahut putları için veya onların adını anmadan kestikleri yenmekte idi. Kaldı ki onların, vehimlerine göre biçimledikleri tevhid adına, hevâlarına uyarak ihdas ettikleri yanlışlıklarını -red sadedinde- konu edinen âyetlerin örgüsü içerisinde bir kısım hayvanlar da vardır ki, keserken üzerlerine Allah'ın ismini zikretmezler  denilmektedir. Nitekim günümüzde de kimi yerlerde çeşitli şekillerde Allah'tan başkası için hayvan kesme eylemine bulaşan insanların varlığı müşahede edilmektedir.  Ne var ki aynı kişiler yemek niyeti ile kestikleri hayvanların üzerinde Allah'ın adını anmakta, dahası anılması gerektiğine inanmaktadırlar. Bu itibarla bugün de 'Deli Dana' şaibesini taşıyan ithal etlerin de bulunduğu piyasadaki etlerin, Mekke insanının yanlışındaki gibi tevhidî bir mecraya taşımadan ve böylece sosyal hayatı sarsmasına meydan vermeden kaynağı hakkında hassas olunsa yeridir.
Özetle Allah’tan başkası için veya başkası adına kesilmemiş olan hayvanların, kim tarafından kesildiğine bakılmaksızın yenmesi -Allahu a'lem- mümkündür diye düşünüyoruz. Çünkü Ebu Muhammed'in: Şayet kesimde istikbal-i kıble şart olsaydı Allah bunu kesinlikle beyan ederdi, şeklindeki ifadesinin bir benzeri olarak biz de, eğer bu hükümden maksat bizzat müşrikin kendisi yani bizatihi fail (kesen) olsaydı, ilgili onca âyetin birinde de bu yönde bir ifade kullanırdı,  diyoruz. Tıpkı hadiste geçtiği gibi, kanı akıtılan ve üzerinde Allah'ın adı anılandan  yemek mümkündür. Önemli olan hayvanın bu şekilde kesilmiş olmasıdır. Yoksa kim tarafından kesildiği değil.

Araştırmanın nihaî mesajı

Bütün bu anlattıklarımızdan çıkan netice, tevhit tarihinin mimarları olan peygamberlerin seçmiş oldukları yoldur. Onların metodudur, tarzlarıdır. Onlar mesajlarını kitlelere ulaştırmak adına bu çağrılarının önüne geçme veya önünü tıkama özelliği gösterebilecek hiçbir hususa meydan vermemişlerdir. Toplumla olabildiğince kaynaşmış, onlarla beraber olabilmenin imkânını sağlayacak yaklaşımlar sergilemişlerdir.
Günümüzde yaşayan biz insanların bu yaklaşım tarzından yani doğru olanı kimden olursa olsun benimseme ve beraber olma, yanlış olanı inkâr ya da yanlış olduğu kadarını red ve nihayet temel ilkelere dair olanları ise yeniden formatlayıp mecrasına alarak kabul etme prensibinden alacağı çok dersler olsa gerektir.
Tevhidin temel parametrelerinden taviz vermeksizin, müşterek ilke ve inançların şemsiyesi altında, cemiyette beraber yaşanılan kitlelere özgü tavır-tutum ve düşüncelere olabildiğince müsamahakâr bir yaklaşım sergileme gayreti esas alınarak, diyalog ve çözüme gitmenin daha doğru ve yerinde olabileceğini görmek mümkündür.
Allahu a'lem.

İLK DÖNEMDE TEVHİDİN TE'SİSİ GAYESİNE MATUFEN TEVHİD DIŞINA KAYDIRMASI MUHTEMEL HER NE VARSA KÜLLİYEN REDDİNE GİDİLMİŞ, DERKEN TEVHİD YERLEŞTİRİLİP İNSANLARIN BU TÜR SEBEPLERLE SAPMA RİSKİNDEN UZAKLAŞTIKLARININ ANLAŞILMASIYLA YAVAŞ YAVAŞ TEVHİTTEN SAPMAYA VESİLE OLABİLECEK BİR KISIM HUSUSLAR YUMUŞATILMAYA BAŞLANMIŞTIR.

'KAN', 'DOMUZ ETİ', 'ÖLÜ' VE ONUN BİR ÇEŞİDİ OLARAK 'BOĞULMUŞ', 'SÜSÜLMÜŞ' VS. OLANDAN NESNE OLARAK BAHSEDİLDİĞİ HALDE ‘MA UHİLLE BİHİ LİĞAYRİLLAH' VE AYRICA BUNUN BİR ÇEŞİDİ SAYILAN ‘MA ZUBİHE ALENNUSUB' EYLEM OLARAK ZİKREDİLMİŞTİR.
 

Mustafa AKMAN
İmam Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretmeni
makman64@gmail.com

Share/Save

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya