Ana Bölüme Geç
Kurani Hayat telefon

Kullanıcı girişi

Bir Ayet

“Rasul,
‘Ya Rabbi!’ diyecek,
‘Gerçek şu ki,
benim kavmim
bu Kur’an’ı devri
geçmiş bir mesaj gibi
terk etti!’...”
Furkan, 30

 

Kimler çevrimiçi

Şu an 0 kullanıcı ve 3 ziyaretçi çevrimiçi.

Kuran surelerin kimliği

İslam Kardeşliği: Hakikat mi Hayal mi? - Adil BOR

Ocak 11, 2011 yazan khd

DEĞERLENDİRME

İSLAM KARDEŞLİĞİ: HAKİKAT Mİ HAYAL Mİ?

Adil BOR
İlahiyatçı, adilbor@hotmail.com

İslam kardeşliği kavramı gibi Kur’anî kavramların ifade ettiği değerleri anlamada aklî potansiyelin tek başına yetmediği, onunla birlikte Kur’an’ın sunduğu değerlere iman (bilinçli tasavvur ve tasdik) etmenin ve söz konusu değerlere karşı samimi, halis ve dürüst bir duruş sergilemenin de gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Yani Müslüman bireyler hem aklî potansiyellerini hem de vicdanlarını Kur’an ve sünnete açmalı ve onlara mutlak şekilde teslimiyette bulunmalıdırlar (Nisa 4/65); Kur’an ve sünnetin sunduğu düşünce ve değerleri bütün bireysel çıkarlarının önünde tutmalıdırlar. Aksi takdirde İslamî söylemler ve oluşan dindarlık, insanlar için saadet yerine ciddi sorunlara, mutsuzluklara ve güvensizliklere sebep olabilir.

Şimdibu kısa girizgâhtan sonra, Kur’an ve onun beyanı olan ‘sünnet’teki İslam kardeşliğinin ne anlama geldiğini ve söz konusu kavramın içerisinde nelerin bulunduğunu, hakiki İslam kardeşliğiyle hayali İslam kardeşliğinin ne anlama geldiğini irdelemeye çalışacağız.
Neden evrensel insanlık projesi olan İslam kardeşliği, hayali bir dünyaya hapsedildi? İslam’ın yayıldığı topraklarda neden hakiki kardeşliğin izlerine pek rastlanmamaktır? Acaba İslam, sadece hayali kavramlar ile bireysel bazı tatmin oluşlardan mı meydana gelmektedir? İslam’ın âlemler için rahmet olduğu birçok âyette açık bir şekilde ifade edilirken, neden Müslümanlar bu rahmetten nasiplenmemektedirler? Neden bugün Müslümanlar, basit bazı fikir ayrılıklarından dolayı birbirlerine farklı bakmakta, birbirlerinin haklarına riayet etmemekte ve birbirlerine karşı çok da masum olmayan duygular beslemektedirler? Hatta aynı safta namaz kılmalarına rağmen, neden Müslümanların kalplerinde kardeşlik duygularından izler hissedilmemektedir? Dünyanın farklı yerlerinden akın eden milyonlarca Müslüman, her yıl Arafat’ta (tanışma yeri) bir araya geldiği ve hep birlikte aynı kıbleye doğru yöneldiği halde, neden aralarında tevhidu’l-kulûb yoktur?

Kur’an’da Kardeşlik Kavramının (İhvan/İhve) İfade Ettiği Anlamlar

Kuran’da, kardeşliği ifade eden ihvan ve ihve kavramları, birbirinden farklı düzeylerde kardeşlikleri ifade edebilmektedir. Bazen evrensel düzeyde iman (Kur’an ve sünnet) çatısı altında bir araya gelen insanların ilişki türünü ifade eder. Hucurat Sûresi’nde “Müminler ancak kardeştirler” buyrulmaktadır. Bu âyet, çok açık bir şekilde küresel düzeyde iman olgusunun insanların kardeşliklerini oluşturan önemli bir bağ olduğunu beyan etmektedir (Hucurat 49/11). Âl-i İmran Sûresi’nde ise şöyle denilmektedir: “Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da O’nun lûtfu sayesinde kardeşler oldunuz” (Âl-i İmran, 3/104). Bazen de bu iki kavram, iman değerinden başka bağlarla birbirlerine bağlanma yoluyla meydana gelen kardeşlik şekillerini de ifade etmektedir. Münafıkların kardeşliği (Haşr, 59/11), ekonomik harcamalar ve toplumsal konularda denge sağlamayanlar ile şeytanların kardeşliği (İsra, 17/27), Hz. Muhammed’in Medine’de kurmaya çalıştığı düzeni illegal yollarla yıkmaya uğraşanların kardeşliği (Ahzab, 33/18), cennete gidenlerin kardeşliği (Hicr, 15/47) ve nesep yoluyla meydana gelen kardeşlikler gibi (Nisa, 4/176).
Görüldüğü gibi Kur’an farklı kardeşlik türlerinden söz etmektedir. Bütün bu kardeşlik türlerinin, evrene, topluma, toplumsal değerlere ve insana bakış açılarının farklılıklarından meydan geldiği anlaşılmaktadır. İnsanlık tarihinde tevhid inancının bir beşer (peygamber) aracılığıyla belli aralıklarla insanlara iletilmesi, özelde kendisine inanan, genelde ise bütün insanların kardeşliğini hedefleyen kardeşlik türü, ilâhî iradenin gerçekleştirmek istediği kardeşlik türüdür. Söz konusu bu kardeşlik sadece zihinlerde ve söylemlerde değil aynı zamanda davranışlarda da tezahür etmesi gereken bir kardeşlik türüdür. Kur’an, kendi ölçüleri dışında meydana gelen kardeşlikleri kınamakta, fakat onları sosyal bir realite olarak da kabul etmektedir.
Şimdi burada Kur’an’ın öngördüğü gerçek İslam kardeşliğinin ne olduğunu anlatmaya geçmeden önce “hayali” kardeşliğin ne olduğunu anlatmaya çalışacağız. Sahtesinin kimliği açığa çıktığında ise gerçek İslam kardeşliğinin mahiyeti daha iyi anlaşılacaktır.

Hayali İslam kardeşliği

İslam ne hayalidir ne de hayalî bir dünyanın içinde hapsedilebilen bir dindir. O hayatın tâ kendisidir. Hayatın önünde fakat hayatla beraber hareket eden bir dindir. İnsan fıtratıyla tam bir uyum içindedir. Bundan dolayıdır ki İslam dini “hâricî vahiy”, fıtrat ise “dâhilî vahiy” olarak kabul edilmiştir (Rum, 30/31). Bu nedenle insanların fıtrî duyguları ve ihtiyaçları dikkate alınmadan yapılan dinî yorumlar, çoğu zaman fıtratla tezat teşkil eder. İslam tasavvurunun kendisi üzerine bina edildiği Kur’an ve sünnetin temel kavramları, bütüncül bir anlayış içinde doldurulmazsa, gerçek hayat ile ilâhî irade (vahiy) adına inşa edilen dinî yorumların birbiriyle tezat teşkil etmeleri kaçınılmazdır. İnsanlar ile yaşam gerçekleri arasında hatta aynı kavramları kullanan bireyler (Müslümanlar) arasında dahi tezatlar ve zihinsel çatışmalar meydana gelebilir. İslam’ın asıl olarak meydana getirmek istediği düşünsel ve manevi atmosfer yerine, insanları mutsuz eden, onların birbirlerini görmelerini ve birbirlerine yardım etmelerini engelleyen kasvetli bir ortam oluşur. Böyle bir zeminin doğal sonucu olarak da Müslümanlar arasında tefrika ve çatışma vuku bulmakta ve neticede de bütün Müslümanlık yıkıma maruz kalmaktadır.
Kur’an, İslam kardeşliğini, bütün Müslümanların (ümmet) aynı duygular etrafında birbirlerinin hak ve menfaatlerine saygı göstermek ve hatta gerektiğinde onları müdafaa etmek üzerine bina etmiştir. Çünkü ilâhî irade, bütün Âdem çocuklarına hitap etmektedir ve herkes için rahmettir. Irk, renk, kabile ve desen ayrımı yapmadan hepsini Kur’anî değerlere (hablullah) çağırmaktadır. Hz. Muhammed (as) bu çağrıya uyarak ilâhî iradenin istediği kardeşliğin ilk temellerini Medine’de atmıştır. İlâhî iradeye uygun olarak inşa edilen bu kardeşlik mektebi bir taraftan İslamî değerlerin Medine ve onun etrafına yayılıp gelişmesine sebep olurken, diğer taraftan da o saf ve berrak ilahi değerleri zulmün karanlığında inleyen insanlığa götüren samimi ve kâmil insanlar (sahabe) yetiştirmiştir. Şayet İslam, dünyanın dört bir köşesine yayılmış olarak hâlâ yaşamaya devam ediyorsa, bu, hiç şüphesiz nebevî mektepte yetişen o altın neslin gayretleriyle olmuştur.
Hz. Muhammed’in (as) vefatından sonra Müslümanlar arasında yaşanan bazı sıkıntılardan sonra iş başına gelen Emevi ailesi, İslam’ın gerçekleştirmek istediği İslam kardeşliğini terk ederek eski kabileci (ırkçı) anlayışa geri dönmeye başlamıştır. Ve daha sonra o ortak bilinç (İslam uhuvveti) yavaş yavaş ortadan kaybolmaya yüz tutmuştur. O dönemden başlamak üzere zaman içerisinde kardeşlik kavramının içerdiği o ulvî düşünce ve duygular boşaltılmış; onların yerleri kendisine yabancı olan başka yorumlarla doldurulmuş, çoğu zaman indî, faydacı yorumlar ile ırk, kabile ve belli grupların çıkarlarını garanti altına alacak anlayışlar öne çıkmıştır. Ve söz konusu yorumlar, kimilerince adeta değişmeyen ve tartışılmayan gerçekler haline dönüştürülmüştür. Diğer insanları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak isteyenler, birçok dinî kavramla birlikte ”kardeşlik” kavramını da emellerine alet etmişlerdir.
Söz konusu kabile, aşiret ve ideolojik mensubiyet, İslamî söylemleri de kullanarak kurduğu menfaatçi yapısına karşı çıkanları da asi olarak damgalamıştır. Böylece, artık İslam adına işlerin yürütüldüğü ortamda adeta bir kast sistemi kurulmuştur. Dokunulmaz ulvî ve kutsî zeminler ve şahsiyetler ortaya çıkarılmıştır. İslam kardeşliğinin bir gereği olan bütün insanların kendi istidadına göre imkânlardan yararlanma zeminini oluşturma yerine, oluşturulan yeni yapıda Müslümanların yetenekleri hor görülerek bütün varlıkları heba edilmiştir. Kur’an’ın çok önem verdiği ve insanı diğer canlılardan ayıran aklî potansiyellerini kullananlara suçlayıcı gözlerle bakılmıştır. Toplumun ve şartların değişmesiyle oluşan yeni durumlarda yeni düşünceler ürütmeye çalışmak adeta suç sayılmıştır. Sadece mevcut yapıya ve o yapının menfaatlerine dokunmayan yorumlara müsamahalı davranılmıştır. Kur’an’ın önerdiği İslam kardeşliğini gündeme getirmek, artık yeni oluşan İslamî anlayışta ve dindarlıkta neredeyse mümkün olmamaktadır.
İnsanları Allah’a kul yaparak onları özgürleştirmeyi hedefleyen İslam, Müslüman olsun veya olmasın, bütün insanların haklarını güvence altına alarak güvenli bir dünya kurmak amacındadır. Fakat öyle görünüyor ki en fazla İslam’ın kardeşlik kavramını kullanan ve tekrar edenler, diğer Müslüman kardeşlerine, kendilerinin sahip oldukları hak ve özgürlükleri tanımamaktadır. İslam dünyasının semasındaki birçok görüntü buna işaret etmektedir. Aynı şekilde kendi düşüncesini, dinî yorumunu ve dindarlık tarzını kabul etmeyen ve kendi penceresinden hayata bakmayan diğer Müslümanları, her ne kadar hepimiz Müslüman kardeşiz dense de kardeşleri olarak görmeme eğilimi benimsenmiştir. Hatta bu yeni oluşmuş kardeşlik anlayışında zaman zaman kendisiyle aynı kıbleye durup namaz kılan Müslümanlar, rahatlıkla ve açık bir şekilde Müslüman kardeşliğinden çıkarılıp daha önce zikrettiğimiz münafık, kâfir ve şeytan kardeşliklerinin içerisinde mütalaa edilebilmişlerdir. Bazen de bu anlayış, kendi yorumuna uymayan ve çıkarına tehdit olarak gördüğü Müslüman kardeşinin haklarını ihlal etme ve onu yok sayma hususunda hiç tereddüt etmemektedir. Ne yazık ki İslam tarihinin belirli devreleri bu tür hayalî ve söyleme dayalı kardeşliklerle doludur. İşte böyle bir anlayışla bina edilen kardeşlikler, gerçeklikten uzak hayalî bir kardeşliğin ötesine geçememektedir. İçi boşaltılan ve pratik değeri olmayan bu tarz hayalî kardeşliğin Müslümanlara fayda yerine zarar verdiğini görmekteyiz. Hâlihazırda yaşanan durum bunun iyi -ve fakat acı- bir göstergesidir. Böyle hayalî, düşünsel, ırksal ve belli kesimlerin çıkarlarını gerçekleştirmeye yönelik yorumlarla içi doldurulmuş bir kardeşlik yapısı, Müslüman toplumlara fayda yerine zarar vermekte ve zamanla onları dinden uzaklaştıran bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hakiki İslam kardeşliği

İslam’ın temel amacının, başta kendi müntesipleri olmak üzere bütün insanların dünya ve âhiret saadetlerini gerçekleştirmek olduğunu Kur’an ve sünnette çok açık bir şekilde görmek mümkündür. İslam, özelde bütün Müslümanları kardeş yapmak, genelde ise evrensel düzeyde bütün insanların beraber yaşayabilecekleri bir ortam oluşturmak, İslam kardeşliğine inananları iman, inanmayanları ise insanlık bağıyla kardeş yapmak istemektedir. Özellikle kendisine inananları hakiki kardeş yapmak için sadece içi boş kavramları kullanmamış, özellikle İslam kardeşliğinin inşasını ifade eden kavramın içini önemli esaslar/değerlerle doldurmuştur. Müslümanlardan kendisinin önerdiği değerleri hem tasavvur hem de tasdik (iman) boyutunda kabul etmeleri ve zihin dünyalarını onlarla bilinçli bir şekilde şekillendirmelerinin gerektiğini, “Ey bu vahye iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin. Ölüm size gelip çatmadan evvel O’na kendinizi kayıtsız şartsız teslim etmeye bakın” âyetiyle (Âl-i İmran, 3/102) beyan etmiştir. İslam kardeşliğinin muhtevasının da “hablullah” olduğunu ilâhî üslubuyla şöyle ifade etmiştir: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın” (Âl-i İmran, 3/103). Demek ki İslam kardeşliğinin içerisinde bulunan değerler, yapı itibariyle kopması mümkün olmayan halat gibidirler. Âyette, hablullah’ın (Allah’ın ipi) Allah’a izafe edilmesinden şunu anlamak mümkündür: İslam kardeşliğinin ihtiva ettiği değerler hem zihinsel hem de pratikte kabul edilse ve ihlal edilmelerine müsaade edilmese, Müslümanların birbirlerinden kopmaları, parçalanmaları, birbirlerine zülüm etmeleri ve birbirlerine silah çekmeleri mümkün olmayacaktır. Çünkü kardeşlik kavramının muhtevasında, kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de isteme, adaleti ikame etme ve hakları korumada mazlumun yanında yer alma görev ve sorumluluğu vardır.
Hakiki İslam kardeşliğinin mahiyetini, bütün Müslümanların kardeş olduklarını, hatta düşüncesi ve hayat felsefesi ne olursa olsun bütün insanların beşeriyette kardeş olduklarını ilan eden âyetin muhtevasında bulmak mümkündür. Söz konusu âyet, Müslüman kardeşliğinin temel harcının iman olduğunu ifade etmektedir. İmanın (tasavvur ve tasdik) genel karakteri ise, Kur’an ve sünnette yer alan düşünceleri ve değerleri zihnen ve kalben kabul etmektir. Kur’an ve sünnetin beyan ettiği düşüncelerden bir kısmı da Müslüman kategorisinin dışında kalan diğer inanç sahipleridirler. Onlarla beraber dünya ölçeğinde ilişkiler nasıl olacak ve nasıl barış içinde hep beraber yaşanabileceğini beyan etmektedir. Dolayısıyla bu durumlar da iman edilmesi gereken şeyler arasındadır ve onları sadece söylemle değil aynı zaman eylemde de (Saff, 61/2) kabul etmek gerekmektedir. İslam kardeşliğiyle ilgili Hucurat Sûresi’nde zikredilen genel ilkeler şunlardır:
1- İslam kardeşliğinin Allah ve O’nun Rasulü’nün beyan ettiği değerler üzerine bina edilmesi: “ Ey iman edenler! Allah ve Rasulü’nün önüne geçmeyiniz” (Hucurat, 49/1). Bu âyet Müslüman kardeşliğinin iki önemli esasının bulunduğunu göstermektedir: Biri Allah (Kur’anî ilkeler ve değerler), ikincisi ise Allah’ın Rasulü (sünnetin beyan ettiği prensipler). Buna göre İslam, ırk, bölge ve rengi, İslam kardeşliğinin temel ilkeleri olarak kabul etmemektedir. Fakat bu, İslam’ın, bu farklı ırkları ve renkleri görmezden gelmiş olduğu anlamında değildir. Bilakis İslam, ırkların ve farklı desenlerin insanların doğal yapıları olduklarını kabul eder.
2- Müslüman kardeşlerin birbirleri hakkında verilen bilgiler ve alınan kararlar konusunda çok titiz davranmaları gerekmekte ve gelen haberleri ve bilgileri kılı kırk yararcasına tetkik etmeleri istenmektedir (Hucurat, 49/6). Zira insanlar yapı itibariyle zayıf yaratıktırlar. Kendi ailesi ve çıkarı uğruna başkalarının zararına yanlış bilgi üretebilirler. Bu nedenle bazı Müslümanlar hakkında üretilen olumsuz bilgilere karşı bütün bir İslam toplumu kardeşliğin gereği olarak ihtiyatlı davranmak zorundadır.
3- Müslümanlar hangi ırk ve bölgeye mensup olursa olsunlar, hangi rengi taşırlarsa taşısınlar, daima hak, hukuk ve haklının yanında yer almak durumundadırlar. Onlar, haksızlığa uğrayanların yanında yer almalı, haksızlık edenlere de karşı durmalıdırlar. Gerekirse mazlumların yanında zalimlere karşı mücadele etmelidirler. Müslümanların da aralarında zaman zaman sorunlar meydana gelebilir. Araları bozulabilir. Onlardan birisi kendini güçlü görerek başkasına haksızlık yapmaya yeltenebilir. Fakat Müslümanlar, zalimlik yapan Müslümanlara taraf olmamalıdırlar. Tarafsız kalarak, aralarında sorun bulunan Müslüman birey ve toplumlar arasında barışı sağlamaya çalışmalıdırlar. İnşa edilmeye çalışılan barışın da her halükârda adalet ilkesine dayanması gerekmektedir. Müslümanlar, her zaman barışı ve adaleti ikame etmekle mükelleftirler. Zira Allah, adaletsizliği ortadan kaldırmaya çalışan mü’minleri sever (Hucurat, 49/9).
4- İlâhî ölçülerde bütün birey ve toplumlar değerlidir. Bu nedenle hiçbir fert ya da toplum diğeriyle alay etmemeli ve onu küçük görmemelidir. Çünkü bütün Âdem çocukları değerlidir. Zira alaya maruz kalan kişi veya halklar, alay edenlerden daha değerli olabilirler (Hucurat, 49/11). Bir bireyin kendini diğer insanlardan daha değerli ve asil hissetmesi, kendi aslının farkında olmaması anlamına gelmektedir.
5- Müslüman bireyler veya Müslüman bir halk diğer Müslüman bireylerin ve halkların sahip oldukları gelenek ve davranış biçimlerinden dolayı onları ayıplamamalı ve onlara küçük düşürücü isimler takmamalıdırlar. Aksi takdirde insanlık ve ahlâk dışı davranışta bulunanlar, namaz dahi kılsalar, Müslüman olduklarını dahi söyleseler, zalim kategorisi dışında tutulamazlar (Hucurat, 49/11). Zira İslam’ın yeryüzünde bulunmasının belki en önemli sebebi, insanları Allah’a kul olmaya çağırdıktan sonra, her çeşit haksızlığı yeryüzünden kaldırmak ve dünyayı yaşanır bir hale getirmeye çalışmaktır.
6- Müslümanların diğer Müslüman kardeşlerine, hatta kendi inancında olmayan diğer insanlara karşı kötü zan (önyargı) beslememeleri gerekmektedir. Müslümanlar, yorum ve yöntem farklarından dolayı zihin dünyalarında birbirlerine karşı önyargıların oluşmasına müsaade etmemelidirler. Çünkü Müslümanlar arasındaki, hatta bütün insanlar arasındaki iletişimsizliğin önemli sebeplerinden biri kendi aralarında oluşan önyargılardır. Çünkü İslam kardeşliğinin farziyeti ve varlığı, Kur’an’da kat’i bir şekilde sabit olan Kur’an’ın önemli hedefleri arasında yer almaktadır. Kur’an’a ve sünnete dayandırılan kelamî yorumların birçoğu ise zanna dayanmakta ve zannîdir. Fakat ne yazık ki zannî yorumlar uğruna kat’i olan ve Kur’an’ın farz kıldığı birçok şey zayi olmuştur. Bunların birçoğu da maalesef takva adına yapılmıştır.
7- Müslümanlar, diğer Müslümanların ve insanların mahrem yönlerini öğrenip ortaya çıkarmaya çalışmazlar. Kendi zihin dünyasında Müslümanlara karşı olumsuz duygular (gıybet) beslemezler (Hucurat, 49/12). Çünkü zihinler olumsuz duygularla doldurulursa hem kişinin kendisini rahatsız eder ve zihninin üretim yapmasını engeller hem de diğer Müslümanlarla olan kardeşliklerini olumsuz yönde etkiler. Belki gıybetin yasaklanmasının en önemli hikmetlerinden birisi, onun insanların zihin dünyasını negatif enerjiyle doldurup, sosyal hayatta insanların iletişim kurmalarını engellemesidir. Çünkü gıybet, hem zihni hem de kalbi negatif enerjiyle doldurur.
8- Müslümanlar, bütün insanların eşit olduklarına ve mensup bulundukları değişik kabileler ve milletlerinin (kavimlerinin) bulunduğuna ve hepsinin eşit haklara sahip olduklarına inanırlar. Çünkü Allah katında en iyi fert ve toplumun ilâhî değerleri hakkıyla yaşayan ve insanlara faydalı değerler üreten ve insanî değerlere hizmet edenler olduğunu bilirler (Hucurat, 49/13). Yani Kur’an’î değerlere göre hiçbir insan mensup bulunduğu ırkından dolayı üstün veya hakir değildir. Çünkü bütün insanların babası Âdem’dir. Âdem ise topraktandır.
9- İslamî değerlere “inandım” demek, Müslümanlık için yeterli değildir. Aynı şekilde sadece söylemle “biz Müslüman kardeşleriz” demek, Kur’an’î ölçülere göre yeterli değildir. Genel itibariyle İslamî değerleri, özelde de Müslüman kardeşliğinin İslam’ın belirlediği hakları pratikte de kabul etmek ve hatta onları müdafaa etmek gerekmektedir. Söylem ne kadar güzel olursa olsun pratiğe dökülmedikçe hiçbir anlam ifade etmez. İslamî kardeşliğin gereği bu olması gerekirken, bu nezih kardeşlik kavramı, diğer Müslümanların haklarını gasp etmek ve söz konusu hakları unutturmak için dahi kullanılmıştır.
Hz. Muhammed (as), ilâhî iradenin yeryüzünde gerçekleştirmek istediği bütün insanları kardeş yapmaya yönelik (ümmet) davetinin gereğini gerçekleştirmek için hem amelî alanda çaba harcamış hem de söylemleriyle bunu desteklemiştir. Medine’de ilk önce Müslümanlar arasında kardeşlik kurumunu tesis etmiş, daha sonra Medine’de yaşayan bütün insanlar arasında kardeşlik ve beraber yaşama vesikasını hayata geçirmiştir. Söz konusu vesika, daha sonra “Medine Vesikası” adıyla da tarihte yerini almıştır. Bu vesika oluşturulurken Medine’de yaşayanların arasında hiçbir ayrım yapılmadı; dinlerine, mezheplerine ve ırklarına bakılmadı. Orada yaşayan Yahudiler, Hıristiyanlar, ateistler, müşrikler, Müslümanlar ve orada meskûn olan bütün kabilelere bu vesikada yer verilmiş ve bunların kendi düşüncelerine başvurulmuştur. Hz. Muhammed’in, insanların beraber yaşamalarına yönelik aldığı bütün bu kararlar ve attığı adımlar ilâhî iradenin gözetiminde gerçekleşiyordu. Hz. Muhammed’in Medine’de attığı bu adımlar, İslam’ın önerdiği ümmet anlayışı içinde sadece Müslümanları gözetmemekte, aynı şekilde bu kavramın içinde Müslümanlarla birlikte, Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer düşüncelere sahip bütün insanlar da yer almaktadır. Çünkü ümmet anlayışı özelde Müslümanların kardeşliğini, genelde de bütün insanların bir arada, yan yana barış içinde beraber yaşama amacını güden bir projesidir.
Hz. Muhammed, bir taraftan insanların gerçek hayatta beraber ve barış içerisinde yaşamalarıyla ilgili fiilî çalışmalar yaparken, diğer taraftan da söylemleriyle Müslümanların arasında bulunması gereken ilişkilerin keyfiyetini tasvir, tesis ve tebliğ etmeye çalışıyordu. Bir hadislerinde, “Müminin mümine karşı duruşu, birbirlerini sağlamlaştıran binanın parçaları gibidir” beyanında bulunuyordu (Şerhu’l-Müslim, 16, s.376). Başka bir hadiste, “Müslümanlar birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerine karşı şefkatli davranmada bir bedenin organları gibidirler. Onlardan bir tanesi rahatsız olsa diğer organlar da uykusuz kalmak ve sıtma rahatsızlığıyla diğerine icabet ederler” (Şerhu’l- Müslim, 16, s.377) buyuruyordu.
Birinci hadiste Peygamber Efendimiz, Müslüman bireylerin, tek başına güçlü olsalar dahi zayıf kalacaklarını ifade etmektedir. Dağınık binlerce sağlam tuğla tek başına hiçbir işe yarayamaz ve bir binayı meydana getiremez. Tuğlalar, ancak uzman bir usta tarafından, belli ilkeler çerçevesinde aralarına bağlayıcı harçlar dökülerek birleştirilince sağlam bir bina meydana getirebilirler. Aynı şekilde Müslümanlar da bir birey veya kabile olarak tek başına dünya ölçeğinde fazla bir şey ifade etmezler; bu şekilde izzetli bir yaşam ve dünya milletleri arasında söz sahibi olacak bir konuma gelmeleri de mümkün olmayacaktır. İkinci hadiste ise Müslümanların birbiriyle ilişkilerinin, bir vücudun parçaları gibi organik bir yapıda oldukları ifade edilmektedir. Onlar, birbirlerinden ayrılamazlar. Birisi olmadan diğerinin yaşama imkânı yoktur. Mesela bir bedenin parçaları olan solunum sistemi, hazım sisteminden istiğna edemediği gibi, sinir sistemi de kan dolaşımı sisteminden müstağni olamaz. Yani her birisi diğerinin tamamlayıcısı ve yardımcısıdır. Birisi olmadan diğeri çalışamaz. Ancak hepsi beraberlik içinde olunca beden doğru çalışır ve sağlam bir şekilde gelişebilir.
Bir başka hadiste, Müslümanların birbirleriyle ilişkilerinin formel ilişkilerin ötesinde yani samimi olmalarına vurgu yapılmıştır: “Din nasihattir/ samimiyettir.” Dinin kime karşı samimiyet olduğunu soran sahabelere Hz. Muhammed, “Allah’a, Kur’an’a, Müslüman devlet başkanlarına ve bütün Müslümanlara” karşı samimi olmak gerektiği şeklinde cevap vermiştir (Tirmizi, 4, s.286). Demek ki Müslümanların ilişkileri söylemle ve satırlara yazmakla gerçekleşmez. Bilakis bütün Müslüman bireylerin, birbirlerinin hakları ve dostlukları konusunda samimi olmaları gerekmektedir. Samimiyet ise sadece sözlü ifadelerle meydana gelmez. Aynı zamanda gerçek hayatta da söz konusu samimiyet hissedilmeli ve eyleme dönüştürülmelidir. Müslümanların belki en önemli problemlerinden birisi de samimiyet eksikliği ve samimiyet sınavıdır.
Bir diğer hadiste Hz. Muhammed, Müslümanların her halükârda diğer Müslüman kardeşlerinin yanında yer almalarını tavsiye etmiştir: “Müslüman kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa kendisine yardım et.” Sahabe-i kirâm, “Ey Allah’ın Rasulü, Müslüman mazlum olunca yardım ederiz, zalimken nasıl yardım ederiz?” şeklinde soru sorunca, “Zalim olan Müslümana yardım etmenden maksat, onu zulmünden vazgeçirmendir” şeklinde cevap verir (Şerhu’l-Müslim, 16, s.374). Müslümanların ciddi sorunlarından birisi de bu hadisin verdiği mesajı görmemeleri ve kalplerini ve vicdanlarını ona açmamaları hatta hadisin muhtevasının tam tersini yapmalarıdır. Şahsî ve kavmî çıkarlar ön planda tutulduğu için Müslümanlar, haksızlığa uğrayanların ve mazlumların yanında yer almaları gerekirken, tam aksine zalimin yanında yer alabilmektedirler. Hatta Müslümanın kendisi Müslüman kardeşine sırtını dönmekte ve onu yok etmeye çalışmaktadır. İşte İslam dünyasındaki bu uygulamalar kardeşlik ruhunu derinden yaralamıştır.
Müslümanların birlik ve beraberliklerinin önemini vurgulayan hadislerden biri de şu hadistir: “Ey Müslümanlar! Birbirlerinizi kızdıracak işler yapmayın. Birbirinizi kıskanmayınız. Birbirinizden ayrılmayınız. Kardeş olarak Allah’ın kulları olunuz. Bir Müslümanın üç günden fazla Müslüman kardeşiyle konuşmaması helal değildir” (Buharî, 4, s.88). Bu hadisin vermek istediği mesaj, Müslümanların arasında asıl olanın muhabbet, birlik, beraberlik ve kardeşlik olduğudur. Müslüman bireylerin, sevgi atmosferini kirleten ve kardeşlik duygularını zedeleyen davranışlarda bulunmaları Kur’an’ın sunduğu değerlerle tezat teşkil eder. Bu nedenle düşünce farklılıkları, bölgesel ve aidiyet desenleri hiçbir şekilde Müslümanların kardeşliklerini bozmamalıdır. Zira Müslümanların kardeşlikleri imanın sarih isteklerindendir. Kur’an’ın da kat’i bir şekilde ifade ettiği ilkeler arasındadır. Maalesef tarihî süreç içinde öne çıkan fikrî, kavmî ve aşiret çıkarları İslam’ın yeryüzünde gerçekleştirmek istediği âdil ve sâlih ortamların önüne geçmiş ve sonuçta İslam dünyasındaki şu an mevcut acı manzaralar meydana gelmiştir.

Sonuç

Kur’an’ın imanın esasları olarak belirlediği ilkelere geniş bir açıdan baktığımızda ilâhî iradenin, yeryüzünde bütün insanların -Müslüman olsun veya olmasın- bir arada yaşamalarını hedeflediğini görmekteyiz. Zira Kur’an ve sünnet tarafından, yeryüzünde insanların bireysel ve toplumsal hayatlarını olumsuz yönden (fitne) etkilemeyen bütün bireylerin, yaşama ve kendi inancına göre hayatını sürdürme hakları tanınmıştır. Buna göre İslam’a inananların kendi inançlarını yaşama hakları olduğu gibi, diğer düşünce ve din mensuplarının da kendi inançlarını yaşama hakları vardır. Çünkü İslam’da herkesin kendi inancını seçme hürriyeti vardır. Kur’an ise insanlara doğru yolu göstermek ve insanların dünya ve âhiret hayatlarında mutlu olmaları için rehberlik etmek gayesiyle gönderilmiştir. Dolayısıyla İslam, sadece Müslümanların değil, bütün insanların dünyada sorunsuz bir şekilde beraber, kardeşçe yaşama projesidir diyebiliriz.
İman, bir yönüyle empati yapmaktır. Müslüman bir bireyin kendine istediği şeyleri diğer kardeşlerine de istemesi beklenir. Aksi takdirde imanî kemalden bahsedilemez. Müslüman bir bireyin sahip olduğu şeyleri diğer kardeşleri için düşünmemesi, başkalarının maruz kaldıkları sıkıntıları, çektikleri acıları hissetmemesi ve zayi olmuş haklarının iade edilmesi için düşünmemesi ve onun için çalışmaması, imana uygun empatinin eksik olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak Müslümanlar, İslam’ın genel ilkelerini kardeşlik ekseni kabul ederek, yorum farklılıklarının bireysel ve hususi alanlar olduğunu düşünerek kardeşliklerini muhafaza etmeli, İslam kardeşliğini hayalî bir söylemden kurtarıp hakikî kardeşliğe dönüştürmelidirler. Bunun da en sağlıklı ve kolay yolu, Hz. Peygamber’in kardeşlik konusunda belirttiği imana uygun empatidir. Aksi takdirde realize edilmeyen (hayalî) kardeşlik söyleminin ne Müslümanlara ne de diğer insanlara bir faydası olacaktır.

HAKİKİ İSLAM KARDEŞLİĞİNİN MAHİYETİNİ, BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN KARDEŞ OLDUĞUNU, HATTA BÜTÜN İNSANLARIN BEŞERİYETTE KARDEŞ OLDUKLARINI İLAN EDEN ÂYETTE BULMAK MÜMKÜNDÜR.

DİN “HÂRİCÎ VAHİY”, FITRAT İSE “DÂHİLÎ VAHİY” OLARAK KABUL EDİLMİŞTİR.

KÖTÜ ZANDAN KAÇINMAK GEREKİR. MÜSLÜMANLAR ARASINDAKİ, HATTA BÜTÜN İNSANLAR ARASINDAKİ İLETİŞİMSİZLİĞİN EN ÖNEMLİ SEBEPLERİNDEN BİRİ ÖNYARGILARDIR.

ALLAH RASULÜ MEDİNE’DE İLK ÖNCE MÜSLÜMANLAR ARASINDA KARDEŞLİK KURUMUNU TESİS ETMİŞ, DAHA SONRA ŞEHİRDE YAŞAYAN BÜTÜN İNSANLAR ARASINDA KARDEŞLİK VE BERABER YAŞAMA VESİKASINI HAYATA GEÇİRMİŞTİR.

HADİSTE MÜSLÜMANLARIN BİRBİRİYLE İLİŞKİLERİ BİR VÜCUDUN PARÇALARI GİBİ ORGANİK BİR YAPIYA BENZETİLMEKTEDİR. AYRILAMAZLAR, BİRİSİ OLMADAN DİĞERİNİN YAŞAMA İMKÂNI YOKTUR.

“MÜSLÜMAN KARDEŞİN ZALİM DE OLSA MAZLUM DA OLSA KENDİSİNE YARDIM ET. ZALİM MÜSLÜMANA YARDIM ETMEN, ONU ZULMÜNDEN VAZGEÇİRMENDİR” (HADİS-İ ŞERİF)

 

© 2010 Kuranihayat.com

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. Ancak kaynak gösterip link vererek kullanabilirsiniz.

 

Aktif Medya