Çölü çok seviyorum. Zor, biliyorum. Çok uzağım, onu da biliyorum. Ama en sevdiğim gerçekler, en kutsal görüntüler hep onun şahitliğinde, onun eşliğinde… Onsuz sevemiyorum.

Issız bir çöl, kumların rüzgârla yoldaş olduğu. Tek meleklerin bildiği kutsal bir belde. İnsan nisyana düşecek. Şeytan ne kötü bir yoldaş olduğunu gecikmeden gösterecek ve cennet ehlinden iki insan, ilk insan, dünyaya sürgüne gönderilecek. İlk bastığı yer kumlar… Uzun yıllar süren arayış ve çile, sonra ilk ayrılık işte bu kum tepelerinden birinde bitecek. Annemiz Havva hazretleri, rahmet dağında buluşacak ilk insan peygamberle. Affedilecek ve bir daha ayrılmamak üzere kavuşacaklar. Fonda Mekke…

Hz Âdem tavaf etmeyi özleyecek, meleklere imrenecek ve arzın merkezinde, meleklerin yörüngesinde ve arşın hizasında bir beyt inşa edilecek. Cebrail as öğretici, Âdem babamız yardımcı, melekler taşıyıcı olacak. İlk insan, ilk ayak izleri çölde ve burası seçilmiş bir çöl, burası Mekke…

Çölün kaderi dönüp dolaşıp ıssızlığa dönecek yine, ama Allah bırakır mı hiç seçtiği beldeyi, sevdiklerinden ayırır mı? Mekke seçilmişlerin ayak izinden uzak kalır mı? Bir Hacer gelecek şimdi, teslimiyetin resmi, sabır kahramanı Hacer. Bir İbrahim gelecek, bir halilullah. Büyük imtihanların büyük peygamberi… Herkese meydan okuyup, genç yaşta tek başına putları kırarak, sonra ateşlerden gül devşirerek geldiği yollardan geçip. Eşini ve yıllar sonra kavuştuğu kutlu yavrusunu bir başına bırakıp ıssız çöle, ardına bakmadan geri dönmek üzere. Bir İsmail gelecek, soyu gibi temiz zemzemin kendisi için doğduğu, babasına, “Beni sabredenlerden bulacaksın” diyerek kurban olmaya giden, bir yandan taş atarak şeytana…

Bir peygamber ailesi çölde, âlemlerin özü bir peygamberin soyu, Mekke’de… Yeniden inşa ederek dünyanın ilk beytini ve tavafa çağırdıklarında ümmetleri, asırlar sonra lebbeyk diyerek varanlardan olmak ne nimet! Hz. Hacer olmak için havf – reca arası say ederek koşmak… Evlat acısıyla yanan bir ana gibi. Sonra Safa’da safaya ulaşıp, zemzem suyuna kavuşmak. Taş atmak nefse, teslim olmak için Rabb’e… Dünyanın merkezinde dönmek, kâinatla aynı ritimde, Sevgili’nin kâinatı şereflendirdiği o beldede. Onun aşkıyla dönmek, onun izinde onu aramak, Mekke’nin her zerresinde… Öyle ya, yetimler yetiminde şimdi sıra. Tüm sıraların sırasını beklediği, beklemenin kendisi için var edildiği bir Sevgili’de. Kâinata rahmet inecek, sönmeyen bir rahmet güneşi doğacak Mekke gecesine ve “en sevgili”nin ayak izleri karışacak bu kutsal çöle… Gelişlerin en güzelini seninle yaşadı Mekke, zaten soylu ceddin de senin için inmişti bu beldeye. Her şey gibi senin için. Önce yetim ve küçük ayak izlerin, sonra öksüz ve yalnız, sonra imrendiren güzelliğini, parmakla gösterilişini taşıyan ayak izlerin… Geçtiğin yerlerdeki gül kokusu, adımınla şereflendiği için göğe uçuşan kumlar ve sana gölge eden bulut, ardından hayran hayran seyre dalan Hatice. Seninle kutlu bir Mekke… Sonra vuslatın en büyüğü. Sonra Mekke’ye gerçek sureti ve gerçek göreviyle inen bir Cebrail (as), sonra ilk emir, sonra örtülere bürünmen, sonra Hamza’nın gelişi, Ömer’in bizi sevindirişi, sonra açıktan ilan etmen, bıkmadan… Sonra Bilal’in kumlara dayadığı sırtına, üstüne konulan taşa ehad diye tesbihat yaptırışı, sonra Sümeyye’nin İslâm için dökülen ilk kanı ve şehid olan canı… Hatice’nin servetini bitirip de boykot günlerinde, sonra kurtulmanız bir mucizeyle. Ve sevinemeden kapıyı çalan hüzün yılı… Sonra kulluğunun kerametiyle göklere uruc edişin, yukarıların en yukarısına, son noktaya varışın edeple ve geri dönüşün seni bekleyen çöle, şefkatle…

Mekke, Mekke, Mekke.

Kaç kez gittin, kaç kez döndün Mekke’ye. Senin Ebu Talib’e giderken söylediğini söyledi belki sana her gidişinde: “Beni böyle bırakıp da nereye gidiyorsun?” Kendisiyle yola çıktığın her kervan, bir kez daha yandı Mekke. Hele sen, o dünyalara güzelliği öğreten güzeller güzeli ve asırlarca uğruna akan yaşların dindiremediği o hüzünlü gözlerinle baktın ya, halkın seni çıkarırken yurdundan, dedin ya, bana dünyada en sevgili olan yer sensin ey Mekke, eğer halkım beni senden çıkarmasa ben seni terk etmezdim… Simsiyah kesildi Kâbe; kumlar yandı, Mekke ağladı, her zerresi titredi âlemin, Mekke sensiz mi kalacaktı?

Aradan sensiz onca zaman geçti ve bir gün Hudeybiye’den kokunu aldı Mekke. Bekledi, gelirsin diye, bekledi ve bir kez daha yandı. Yine bekledi sonra, hep bekledi. Vaat edilen günü ve sevgilisini…

Kusva’nın üstünde siyah sarığınla döndüğünde geriye, edeple girişin vardı ya içeriye? Gözünden inen yaş aman düşmesin yere. Mekke çok yandı, mecali kalmadı… Çadırını uzağına kurdun ve ensarın gönlüne düşen şüpheye yemin ederek, yine bir bakışla veda ettin Mekke’ye. Bilmem ne düşündü sen giderken, ne dedi, nasıl bekledi… Bilmeden ağlarım ben her gittiğimde, ah Mekke… Çöllerden geçti yolun ve Medine’ye bir gül bahçesi kurdun. Medine çöl değildi artık, Medine şehirdi, Medine bahçeydi, Medine cennetti, cemaldi… Mekke azametti, Rabb’in beyti, senin yurdun ama sana hasretti. Kâbe’nin örtüsü kara, Kâbe’nin yolları şerha şerha…

Ve Mekke – Medine arası çöl… Bir yanı sürgün çölün, bir yanı zafer; bir yanı çile, bir yanı fetih. Bir yanı gidiş, bir yanı varış. Bir yanı hasret, bir yanı vuslat… Bir yanı Kâbetullah sevinci, bir yanı Rasul’den ayrılık hüznü… Çölü seviyorum, sana değen her şeyi seviyorum, sana yanan her şeyi, ucu sana varan her şeyi… Mekke’nin celâlini, Medine’nin cemalini, Mekke’ye senin için bakmayı, Medine’ye gıptayı… Sadece dönmeyi sevmiyorum, hâşâ vedâyı. Neden ayrılayım, yollar olmasa? Ben çöle hasretim, nereleri aşayım da kime kavuşayım? Bak her defasında çöl elbisesi giymiş cennet bahçelerinden, has dünya çöllerine düşüyorum. Seçilmiş bir çöle değil, kutluların ayak izlerini öpen bir çöle değil, sana muntazır beklemenin, sonra senin hatıranı saklamak için beklemenin bedelini asırlardır yanarak ödeyen bir çöle değil… Dünyanın tam merkezinden, dünya hayatının tam orta yerine düşüyor dönüş yolum her seferinde. Bu yüzden o kum tanelerinin her biriyle bir kez daha yanıyorum işte… Yanamadığıma yanıyorum belki. Ve ‘Lebbeyk’lerimi hazır tutuyorum, asla veda etmiyor, işte öyle bekliyorum.

Çünkü seninle çöl cennettir, sensiz güller susuz, mekân renksiz, zaman hasret ve sermaye hüzündür efendim. Koca dünyayı bir kum tanesine değiştirmeyen bedel sensin. Sen olmasan nerden bilirdim, Mekke’m de Medine’m de sensin benim?

NURİYE ÇAKMAK