ANALİZ

Spotlar:

 “İnsanın akıl sahibi olup olmadığı, insanın aklını kullanıp kullanmadığı ile ilgili bir durumdur. İnsan olmanın vasfını akıl, insan kalmanın gereğini ise aklı kullanmak oluşturur.”

“Aklederek, aklını kullanarak ve böylece akıl erdirerek, dersler ve ibretler alması, tanımlara ve sonuçlara ulaşması, böylece anlama ve anlamlandırma gayreti içinde olarak tanıklıklarda bulunması beklenen insan, bütün bunların tersi bir istikamette bulunuyorsa, o zaman asıl bu insana ‘deli’ vasfı uygun düşer.”

“Aklın bütün imkânlarıyla kullanıldığı bir zamanda, Müslümanların akıldan uzaklaşarak mistik hezeyanlarla ‘kütleleşmesi’, felaketlerin en büyüğü olarak karşımızda durmaktadır.”

“Dünya hayatında pisliğe mahkûm olanlar, ahiret âleminde de pisliğe mahkûm olacaklardır. Ahirette pisliğe mahkûm olanlar şöyle diyecekler: “Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık.” (Mülk, 67:10)”

 

Yunus Suresi Yüzüncü Ayet Bağlamında

AKLINI KULLANMAYANLARIN AKIBETİ

                                                                          Cevdet IŞIK

 

Hiç kuşkusuz akıl, insan olmanın en önemli vasıflarından birisidir. Aklı olmayan insan, insan olma vasfını yitirmiş demektir. Aslına bakılırsa insanın aklının var olup olmadığını, insanın bedensel, fiziksel, biyolojik ve anatomik yapısına bakıp tespit etmek mümkün değildir. İnsanın akıl sahibi olup olmadığı, insanın aklını kullanıp kullanmadığı ile ilgili bir durumdur. İnsan olmanın vasfını akıl, insan kalmanın gereğini ise aklı kullanmak oluşturur.

Akıl ile ilgili olarak yapılan tanımlara baktığımız zaman, birçok tanımla karşılaşırız: “Hakikatin bilinmesini sağlayan kaynak.” “İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve nazari bilgilerin öğrenilmesini sağlayan güç.” “Kötü şeylerden alıkoyan ve iyi şeylere yönelten bilgi.” “İnsanın düşünmesini ve yaptığı fiillerden sorumlu tutulabilmesini mümkün kılan belli bilgilerin toplamı.” “Zaruri olarak idrak edilenleri anlama.” “Fazilet ve ahlakın kaynağı, dinin ve mükellefiyetin esası, dünyevi işlerin temel dayanağı.” “Varlığını kendi başına hissettiren şey.” “Faydalıyı zararlıdan ayırt etmesi için Allah tarafından insana doğuştan verilen bir tabiat.” “Aynı nitelikte olanları toplayan, ayrı nitelikte olanları ayıran şey.” “Mümkinin imkânı muhalin imkânsızlığı, vacibin zorunluluğu gibi zaruriyyatı bilmek, tecrübe yoluyla bilgi edinme gücü.”[1] Akla dair daha nice tespitleri yazmak mümkündür. Yapılan bütün değerlendirmelerin bizi ulaştırdığı neticeye baktığımızda, akıl ve irade imkânının insana ikram edilmiş en büyük ilahi lütufların başında geldiği görülmektedir.

İnsan, akıl denen vasfa sahip olmasaydı, öncelikle kendisi olmak üzere, varlık âlemini ve hepsinden önemlisi Allah’ı fark etmesi nasıl mümkün olurdu? Akıl gibi üstün bir vasfa sahip olmak ne kadar önemli ise, bu üstün vasfın kullanılması da en az o kadar önemlidir. Elde ne kadar çok imkân olursa olsun, şayet insan elindeki imkânları kullanmıyorsa, bu durumda, aslında insanın zımnen söz konusu imkânlara sahip olmadığını söylemek yanlış olmaz. Tıpkı bunun gibi, doğuştanlığımızda bulunun akıl nimetini kullanmadığımız zaman, aslında akıl sahibi de olmamış oluruz. Yani böylece akıllı olmanın ölçüsünü, ‘aklı kullanmak’ suretiyle ‘akıl erdirmek’ olarak tespit etmiş oluyoruz.

Allah’ın hiçbir şeyi boşu boşuna yaratmadığını biliyoruz. Yine biliyoruz ki, yarattığı bütün varlıklar, sahip oldukları fıtrat üzere hareket ederler. Hiçbir varlığın kendi fıtratına savaş açarak var olmaya çalıştığı görülmüş şey değildir. Bir elma ağacının, “ben ürün olarak elma vermek istemiyorum” deme durumunda olmadığını herkes bilir. Ya da adı ‘elma ağacı’ olan bir ağacın, ürün olarak elma vermediği bilindiği halde, o ağaca elma ağacı demenin lüzumsuzluğu da ayan beyan bir durumdur. Öyle ise, insanı, eşyayı, doğayı, olayları, ilişkileri vs. kavramak için, düşünüp muhakeme yapmak için, idrak ederek anlamak ve anlamlandırmak için, sonuçta olumlu veya olumsuz bir yargıda bulunmak için insana verilmiş olan aklı, insan doğru bir şekilde kullanmazsa, o zaman bu insanın akılsız olduğunu söylemekte bir beis olmayacaktır. Velev ki böyle bir insan, potansiyel olarak müthiş bir akli kapasiteye sahip olsun. Fark eden bir şey olmaz.

Toplumsal yapımızda sıklıkla rastladığımız, kendisine ‘deli’ denilen insanlar vardır. Kimi sebeplerden insanların bu sıfatla anılır olmalarını garipsememek gerekir. Çünkü bu gibi vakalar normal olup, hayatın akışında her zaman karşımıza çıkabilen vakalardır. Akli ve mantıki normalleri çiğneyen bir insanın yapmış olduğu hareketlerin, normal dediğimiz insanlar tarafından ayıplanmadığını biliyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bu kişilerin akli dengesi sorunlu olup, normal bir işleyişe sahip değildir. Fakat akli dengesinde herhangi bir sorunu olmayan kimselerin, akletmemelerini, eleştirel ve sorgulayıcı olmamalarını nasıl izah edebiliriz? Aklederek, aklını kullanarak ve böylece akıl erdirerek, dersler ve ibretler alması, tanımlara ve sonuçlara ulaşması, böylece anlama ve anlamlandırma gayreti içinde olarak tanıklıklarda bulunması beklenen insan, bütün bunların tersi bir istikamette bulunuyorsa, o zaman asıl bu insana ‘deli’ vasfı uygun düşer. Bazı sebeplerden dolayı oluşan delilik bir masumiyet iken, insanın sebepsiz olarak, yani bilerek deliliği irade etmesi ise haddi aşmak, yönsüzlüğü ve yurtsuzluğu seçmek, dipsiz bir karanlığa kendini bırakmak ve pisliğe mahkûm olmak demektir.

Allah, Yunus Suresi yüzüncü ayette, ‘aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder’ buyurmaktadır. Bütün meallerde bu olumsuzluğu belirten benzer ifadeler mevcuttur. Ayetin öncesinde ‘Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir’ şeklinde açıklamalar mevcuttur. Bunu sadece bu şekilde ele alıp bir sonuç elde etmeye kalkıştığımızda, insanın aklı, iradesi ve bu şekilde aklını kullanmak suretiyle ortaya koyacağı emeğin görmezden gelinmesi de söz konusu olabilir. Elbette Allah’ın izni olmazsa kimse iman edemez. Fakat bu demek değildir ki, Allah insanların bazılarına izin vermiş, bazılarına da izin vermemiştir. Hiç şüphesiz Allah, her kimi ‘akıl ve irade sahibi yapmışsa, o kimselere iman etme izni’ de vermiştir. Aklı ve iradesi olmayan varlıkların iman etmesini gündem yapmak, hiç şüphesiz herkesin saçmalık olarak göreceği bir durumdur.

Burada üzerinde durduğumuz konu düşünmemek, aklını kullanmamak ve akıl erdirmemektir. Ayet, bu şekilde olanların, Allah tarafından pisliğe mahkûm edileceklerini, üzerlerine bir uğursuzluk yükleneceğini, yüz kızartıcı bir iğrençliğin kucağına atılacağını belirtmektedir. Hangi kelimelerle izah edersek edelim, neticede bir murdar olma durumu ile karşı karşıyayız. Burada insan, sorumluluk bilincini göz ardı ederek heva ve hevesine tutsak olmuştur.

Hayat ve hidayet rehberi Kerim kitabımız Kur’an, aklı kullanmanın önemini değişik konu ve örnekler bağlamında bizlere açıklamaktadır. Aklın bütün imkânlarıyla kullanıldığı bir zamanda, Müslümanların akıldan uzaklaşarak mistik hezeyanlarla ‘kütleleşmesi’, felaketlerin en büyüğü olarak karşımızda durmaktadır.

Allah, insanın akletmesi, akıl erdirmesi ve aklını kullanabilmesi için Kur’an’ı Arapça indirmiş, ayetlerini açıklamış ve böylece ayetlerinin akledebilecekler için olduğunu bildirmiştir. (Bakara, 2:242, Al-i İmran, 3:118, Yusuf,12:109, Ankebut, 29:35) Rabbimiz aklımızı kullanabilmemiz için değişik örnekler vermekte bazı tehlikeli sınırlara dikkatimizi çekmektedir. Bu kaçınılması gereken tehlikeli sınırlardan bazıları En’am Suresi 151. ayette şöyle açıklanmış:

1-Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştırmak, ortak koşmak. (Allah’a ortak koşmak büyük bir zulümdür. Bu noktada aklı kullanma hassasiyetini alarm düzeyine çıkarmak gerekir. Buna dikkat etmemek demek, aklını kullanmamak demektir. Bu da en iğrenç ve aşağılayıcı pisliğe mahkûm olmak anlamına gelir.)

2-Ana-babaya iyi davranmamak, kötülük etmek. (İnsanın en yakını anne ve babasıdır. Kişiliğin oluşumunda ve tutulan yolda anne-babanın rolü en üst düzeydedir. Onun için büyük bir saygı ve hürmeti hak etmektedirler. Kur’an, bu hususta aklımızı kullanmamızı ve saygıda kusur etmememizi emrediyor. Bu durum, ana-baba doğru yolda olmasa bile geçerli olan bir durumdur.)

3-Yoksulluk ve rızık endişesiyle çocukları öldürmek. (Allah tasavvurundaki bozukluktan dolayı yapılan birçok yanlış değerlendirmeler vardır. Onlardan birisi de yoksulluk ve rızık endişesiyle çocukları öldürmektir. Bu durum günümüzde zirve yapmıştır. Kur’an, bu yasağa dikkat çekerek aklımızı kullanmayı emrediyor.)

4-Açık veya gizli olarak insanı mahcup edecek günahlara yaklaşmak. (Her durumda insanın yüzünü karartan fiillerden uzaklaşmak için aklın kullanımı önemlidir. Zira bu şekilde insan, günübirlik düşünce ve eylemlerden uzaklaşarak, ahreti de içine alan bir düşünce, eylem ve bakış açısına kavuşur.)

5-Haksız yere insanları öldürmek. (Çok boyutlu bir etki alanına sahip olan öldürmenin ne kadar büyük bir zulüm ve haksızlık olduğunu, aklını kullanmak suretiyle anlamak ve görmek mümkündür. ‘Haksız yere bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş gibi olur.’)

İnsan çok çabuk unutan bir varlıktır. Sahip olduğu konum ve elde bulunanların verdiği sarhoşlukla aşağılara doğru irtifa kaybeder. Bazen de tam aksine, içinde bulunduğu yokluk ve yoksunluktan dolayı aklı başından gider ve insan olma seviyesinden aşağılara düşer. Onun için Rabbimiz Mü’min Suresi 67. ayette, aklımızı başımıza almamız için, hangi aşamalardan geçerek bugüne geldiğimizi bize hatırlatır:

1-İnsanı önce topraktan yarattı.

2-Sonra bir damlacık hayat suyundan.

3-Sonra döllenmiş yumurta hücresinden (alak, embriyo).

4-Sonra bir bebek olarak dünyaya gelmeyi.

5-Sonra olgunluk çağına ulaşmayı.

6-Sonra da yaşlanma için belli bir ömür takdir etmeyi.

7-En sonunda adı konulmamış bir ecele erişmeyi.

İlahi Vahye göre, aklın kullanımını engelleyen en önemli sebepler şunlardır: Sağırlık, körlük ve dilsizlik. Bunların misali, bir çobana ait sürü misalidir. Çobanın canhıraş haykırışları bu sürü nezdinde sadece bir çığlıktan ibarettir. (Bakara, 2:171) Allah’ın çağrısı karşısında, atalarının yolunu gösterenler (Bakara,2:170), Yahudi ve Hıristiyanların Allah’ın çağrısına destekleri istendiği zaman alay etmeleri (Maide, 5:58) de gerektiği gibi aklını kullanmamanın bir sonucudur. “İyi bilin ki, Allah katında canlıların en zararlısı aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir. (Enfal, 8:22)

Aklını kullanan ve sorumluluk bilincine sahip olanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Tek başına bu dünya hayatı ise geçici bir oyun ve eğlenceden ibarettir. (Enam, 6:32) Aklını kullanan kimseler için yeryüzündeki kıtalar, ekinler, üzüm bağları, hurmalıklar ve bunların tatları birer mesajdır. (Rad, 13:4) Gece, gündüz, güneş, ay, yıldız ve doğadaki olayların hepsi Allah’ın birer ayetidir. Aklını kullanan kimseler için bunlarda mesajlar vardır. Bütün bunlardan hareketle aklını gerektiği gibi kullanabilenler, yani aklını çalıştıranlar Allah’ın Rabliğini görür ve kabul ederler. (Şuara, 26:28)

Rabbimizin emri ve dileği, insanın aklını kullanmasıdır. Aklını kullanan insan, isabetli hüküm verme yeteneğine sahip olur. Kime bu yetenek verilmişse, hiç şüphesiz ona tarifsiz bir servet bahşedilmiştir. Bunu, derin kavrayış sahipleri düşünüp anlayabilir. (Bakara, 2:269) Yine bilinen bir hususu da hatırlatalım: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Bu ayeti kavramak için gerekli olan şart şudur: “Sadece akleden kalbe sahip olanlar bunu kavrayabilir.” (Zümer, 39:9) Akleden kalbe sahip olan kimselerin en önemli vasfı şudur: Sözün tamamını dinlemek ve en güzeline uymak. İşte bu sıfata sahip olanlar akletme yetilerini kamil manada kullananlardır. (Zümer, 39:18) Kâmil manada akletme yetilerini kullananlar için hem dünyada hem de ahirette felaha erme vardır.

Aklını kullanmamak, anlamdan uzaklaşmak demektir. Anlamdan uzaklaşanlar için, “iyi” ve “kötü”nün oluşturacağı bir duyarlılık söz konusu olmaz. Programlanmış robotlar gibi, sadece emre ve talimata duyarlı varlıklar oluşur. İnsanın hayatı ilkeler üzerinde değil, hayatın nabzını tutanların belirlediği yaşam tarzlarına tabi olur. Hayatın görünen yüzünde kokuşma ve çürümeler oluşur. Bunun neticesinde ise insanın, sosyolojik, psikolojik ve ekonomik hayatına anarşi ve kaos hâkim olur. Böylece Allah’ın akıl ve irade vererek, iman etme imkânı tanıdığı insan, bu imkânı değerlendirmediği için, yani aklını ve iradesini doğru bir şekilde kullanmadığı için, kendi elleriyle kendisini pisliğe mahkûm etmiş olur.

Akletmek insanın temel vasfıdır. Allah, insanın akletmesi için, insanın çevresini sayısız varlık, olay ve olgularla kuşatmıştır. Görünen ve görünmeyen sayısız âlemin bilgisini insanın hizmetine vermiştir. Rabbimiz göklerden inen sulardan söz eder. Ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesinden söz eder. Bütün bu işaret parmakları mesabesindeki ayetlerin gösterdiği Zâtı görmemizi diler ki bu başlı başına insan için paha biçilmez bir ikram demektir. Bunun için akletmemizi, aklımızı kullanmamızı emrediyor. Yeryüzünde gezip dolaşırsak, kendisiyle akledebilecek kalplere, işitebilecek kulaklara sahip olacağımızı bildiriyor. Aslında gözlerin kör olmadığını ancak akleden kalplerin köreldiğini haber veriyor. Bütün bunları yapmayanlar; evreni, tabiatı, insanı, olayları ve ilişkileri okuyamaz ve ayetin ‘pislik’ olarak adlandırdığı duruma mahkûm olur. Dünya hayatında pisliğe mahkûm olanlar, ahiret âleminde de pisliğe mahkûm olacaklardır. Ahirette pisliğe mahkûm olanlar şöyle diyecekler: “Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık.” (Mülk, 67:10) Akletmeyenlerin akıbetini görüyor muyuz? Rabbim muhafaza buyursun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] TDV İslam Ansiklopedisi, akıl maddesi.