İslam’ın okumaya ve öğrenmeye ne kadar önem verdiği ilk emrinin “oku” olmasından anlaşılmaktadır. Şüphesiz okunmasını istediği şey de vahyin kendisidir. Çünkü vahiy okunup öğrenilmeden dinin ne olduğunu öğrenmek ve din olarak ne yapmak gerektiğini bilmek mümkün değildir. Onun için inanan ve inanmayan herkesin, olumlu olumsuz kulaktan dolma bilgilerle değil, önce vahyi okuyup dinin ne olduğunu öğrenmesi, ondan sonra kabul veya red yönünde tercihini yapması gerekir. “Böylece helak olacak kişi apaçık bir delille helak olur, yaşayacak olan kişi de apaçık bir delille yaşamış olur” (Enfal, 8/42).

Niçin her şeyden önce vahyi okuyup öğrenmek gerektiği Kur’an’ın insanoğlu için aydınlatan nur/ışık (Nisa, 4/174), yol gösteren hida yet/kılavuz (Bakara, 2/2), hakkı hak ve batılı batıl gösteren beyyine/delil (Enam, 6/157), doğruyu yanlıştan ayıran ayraç/furkan (Al-i İmran, 3/4), gerçekleri kanıtlayan ve yanlışları iptal eden delil/burhan (Nisa, 4/174), verilen öğüt/mev’ize (Yunus, 10/57), hatırlatan/ zikir (Talak, 65/10), korkutan uyarı (Furkan, 25/1), bilgilendiren kitap (Bakara, 2/151), azaptan koruyup cennete götüren dosdoğru yol/sıratı mustakim (Maide, 5/16; Enam, 6/88; İsra, 17/9; Sebe, 34/6), gerçekleri gören iç göz/besâir (Enam, 6/104) ve bütün bunların sağladığı rahmet (Enam, 6/158) olmasından anlaşılmaktadır. Çünkü bütün bunlardan yoksun olarak yaşayan kişinin kılavuzu Allah değil, cahiliye olup burnu cehaletten çıkmamaktadır. Bunu görmek için araştırma, inceleme, aydınlanma, bilim, sanat ve teknolojideki bütün ilerlemelere karşın insanlığın sürekli yer değiştiren felsefe, ideoloji ve izm’lerin labirentlerinde her gün daha çok kaybolmasına bakmak yeterlidir. Onun için Yüce Allah’ın insanoğluna yaptığı en büyük iyilik, kurtuluşu için gerekli olan bilgileri öğreten vahiy indirmesidir. (Bunu görmek için mesela bakınız: 3/3, 138, 4/174-175, 5/17, 6/88, 122, 10/25, 35, 16/89, 17/9, 22/16, 33/4, 34/16 vd.).

Okuma, öğrenme ve bilerek yaşamanın karşıtı bilgisizlik, cehalet ve taklittir. Taklidin sözlük anlamı, kişinin boynuna gerdanlık, ip, kılıç gibi bir şey geçirmektir. Terim olarak, delile dayanmaksızın dinî bir konuda bir âlimin yaptığını yapmaktır. Delilini bilmeden taklit eden kişiye de mukallit denir. Toplumda taklit sürecinin nasıl başladığı şöyle anlatılır:

“Önceleri delillerini ikna edici bularak üstadlara tabi olma (ittiba etme) fikri, takriben hicri dördüncü (miladi onuncu) yüzyılın başlarından itibaren çağımıza kadar yerini taklide bırakmış; hatta içtihadın artık imkânsızlaştığını ileri süren sakat bir düşünce, İslam dünyasında etkin bir egemenlik kazanmaya başlamıştır (…).

Burada, İslam dünyasındaki siyasi durum, içtihad yapacak kişileri yetiştirecek ilmî çevrelerin zayıflaması, hazır fıkhî hükümlerin çoğalması, mezhepçiliğin artması ve medrese zihniyetinin hâkim olması gibi taklit ve taassuba yol açan nedenler arasında, içtihad yapabilmesi için bir bilginde aranan şartların ağır oluşu da dikkatimizi çekmektedir (…).

Zamanla, müçtehid olarak ortaya çıkmak isteyen bilginlere karşı güvensizlik baş göstermiş, onların içtihadın bu ağır şartlarını taşıyıp taşımadıkları tartışma konusu olmuş ve özellikle taklit devri hüküm sürmeye başlayınca, kimsenin bu şartları kendisinde toplayamayacağı görüşü galebe çalmıştır. Günümüzde de bu kanaat yaygın olup hâlâ geçerliliğini sürdürmektedir.

Bu kanaatin aynıyla bugün de sürdüğünü, İktibas Dergisi’nin hangi akılla iktibas ettiğini anlayamadığımız bir yazarın şu sözlerinde görüyoruz:

“Aklı başında olan Müslümanlar din ve Kur’an konusunda bilenlere, yani gerçek ulemaya ve fukahaya tabi olmalıdır. Bana âlim ve fakih gerekmez, ben kendi kafama ve re’yime göre Allah’ın kitabını yorumlarım, mezhep falan kabul etmem” diyenler farkına varmadan şeytanı şeyh ve mürşid edinmiş olur.”

Doğrusu, aklı başında olan Müslümanların Allah’ın kitabını ve Peygamberin sünnetini okuyup öğrenerek dini yaşamak yerine niçin ulemaya ve fukahaya uyması gerektiğini anlamak mümkün değildir. Dini bilerek yaşamak için Allah’ın kitabını ve Peygamberin sünnetini öğrenmek akil ve baliğ olan kadın erkek her müslümanın üzerine farz iken, hem de aklı başında Müslümanlar neden ondan önce başkalarına tabi olsun? Acaba Allah ve Resulünün söyledikleri ulemanın ve fukahanın söylediklerinden çok zor ve anlaşılmaz olduğu için mi aklı başında müslümanların onlara uyması istenmektedir? Allah’a ve Resulüne uymak yerine, ulemaya ve fukahaya uymayanların şeytanı şeyh edinmiş olacakları zihniyeti “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” hezeyanının dışa vurumu değil midir? Yoksa dinde Allah ve Resulünden önce uyulması vacip olan masum yahut kutsal kişiler ve merciler mi vardır?

Sonra, ulemanın gerçek olup olmadığını belirlemek için örneğin her fırsatta İbn-i Teymiyye ve Muhammed b. Abdilvehhab’a söz ve yazılarında hakaret edip etmediğine mi bakacaklar yoksa merhum Ali Şeriati’nin dediği gibi hımarlaştırma sürecinden geçirilmiş sevad-ı azam dedikleri kelle kalabalığına uymayı tavsiye edip etmediğine mi? Başta âlimler olmak üzere Kur’an’ı ve sünneti okuyup anlamak isteyen herkes onları kendi bilgi ve kafasına göre anlayıp yorumlamıyor mu? İslamda doğru anlamak ve doğru söylemek kadar yanlış anlama ve yanlış söyleme hürriyeti yok mudur? Herkes yaptığının karşılığını niyetine göre almayacak mıdır? Bir konuda konuşmak veya yazmak için yönetimlerden izin mi alınacaktır? Böyleyse, içtihadında isabet eden iki ecir, yanılan bir ecir kazanır, rivayetlerini nereye koyacağız? Yoksa Allah ve Peygamberin yerine uyulması istenen gerçek (?) ulema ve fukahanın bütün söylediklerinin doğru ve din olduğunu mu düşüneceğiz?

Şüphesiz her kesimden olduğu gibi ulemadan ve fukahadan da samimi ve ehil olan ve olmayanlar vardır. Yazarın, aklı başında Müslümanların uymalarını istediği ulema ve fukahadan birçokları “öğüt vermek” olarak anlayıp seslendiriyorsa da, gerçekte “samimi olmak” anlamındaki meşhur “Din Allah’a, Peygambere, bütün müminlere ve onların yöneticilerine karşı samimi olmaktır” (Buhari, İman 42, Müslim, İman 95, Ebu Davud, Edeb, 59, Tirmizi, Birr 17 vd.) hadisi bunun ölçüsünü belirlemektedir. Onun için ulema ve fukahanın samimi olup olmadığının ölçüsünü hemen her yazı ve konuşmada papağan gibi ezberletilmiş belli kişilere hakaret etmekten geçmediğini bilmek gerekir.

Bu zihniyetin Müslümanlarda düşünce denizinin neden Osmanlı Hilafeti döneminde bittiğini hâlâ anlamadığını, din anlayışında farklı düşüncelerin önüne geçmek için nasıl bir kışla düzeni özlemi içinde olduğunu şu satırlar gözler önüne sermektedir:

“Hulefa-i Raşidin devrinden sonra İslam’ı, Kur’an ve Sünnete göre en iyi yorumlayan ve uygulayan Osmanlı Hilafeti zamanında herkesin kendi re’yiyle, kendi hevasıyla cahilane bir cür’etle Kur’an yorumu yapmasına izin verilmezdi”

Bu satırları okuyunca, malûm zihniyetin emperyalizmin ekmeğine yağ sürerek karalamaya çalıştığı Şehit Seyyid Kutub’un dinde reformcu olmadığını anlatmak için yazdığım ve 12 Eylül darbesinin arifesinde Hilal Dergisi’nde yayınlanan bir makalede “Allah’ın şeriatıyla kimsenin hükmetmediği bir zamanda dinin hükümlerini reforme etmeğe çalışmak samimiyetle bağdaşmaz” sözünü naklettiğim için hakkımda dava açılıp Selimiye Kışlası’nda kurulan İstanbul 1.

Ordu Sıkıyönetim Mahkemesine iki yıl kadar gidip geldiğim sıkıyönetim günlerini hatırladım. Umarım ulemaya ve fukahaya uyma gereğini Kur’an’ı ve sünneti öğrenerek yaşama gereğinin önüne geçiren zihniyetin mensupları Müslümanlar için böyle bir engizisyonu özlememişlerdir.

Hulefa-i Raşid’in devrinde ve devamında Müslümanlar hep yükselişte oldukları halde İslam’ı Kur’an ve Sünnete göre en iyi yorumlayan ve uygulayan Osmanlı hilafeti döneminde Müslümanlar için denizin neden bittiğini ve bugün kendi yurtlarında neredeyse parya durumuna neden düştüklerini anlayabilmiş değilim. Herhalde cehaletin, bağnazlığın, düşünce özgürlüğü düşmanlığının insanı esir alması dedikleri şey bu olsa gerektir. Bunun altında yatan zihniyeti değerli dostumuz Mustafa İslâmoğlu çok güzel ortaya koymaktadır:

“Bu formel yaklaşım fıkıh ilmini, “tefakkuh/kavrama eyleminin” bir sonucu değil de, “fıkıh tahsilinin” bir sonucu haline getirmiştir. Bu da “öncekilerin aldığı yerden almak” yerine, öncekilerin ictihad ve fetvalarına değişmez referanslar gibi sarılma sonucunu doğurmuştur. Sonuçta İslam fıkhı, zamanın ihtiyaçlarına cevap üretemeyecek bir krize girmiştir. Bu kez söz konusu krizi aşmak için garip yöntemler geliştirilmiştir.”

İslam’ın ilk dönemlerinde Müslümanlar Müslümanca yaşamak için dini öğrenmenin farz olduğuna inanıyordu. Onun için okumanın, öğrenmenin, sorgulama ve eleştirmenin öne çıktığı dönemler olmuştur. Ancak zaman içinde meydana gelen bozulmalar, yozlaşmalar, Kur’an ve sünnetten sapmalar, fırkalaşmalar ve cehalet bu bilincin ve dinamizmin azalmasına, nihayet duraklamasına yol açtı. Artık insanlar dine göre inanmak ve yaşamak için kendilerinin okuyup öğrenmek yerine öne çıkmış ve ekolleşmiş âlimlerin söylediklerini yeterli görmeye, onları taklit ederek İslam’ı yaşamaya başladılar. Bu hal öyle bir boyuta ulaştı ki Kur’an’ı ve Sünneti bizzat okuyup öğrenemeyen ve ona göre İslam’ı yaşamayan kişilerin dinin amellerini bırakmaktansa, ulemanın söylediklerini taklit ederek yaşayabilecekleri anlayışına götürdü. Bu da ister istemez taklit kapısının açılmasına ve katmerleşen cehaletle beraber toplumda artık bir âlimin veya mezhebin görüşlerine uymadan İslam’ın yaşanamayacağı inancının egemen olmasına götürdü. Özetle, Kur’an’ı ve sünneti okuyup ona göre inanmak ve yaşamak yerine, bir âlimi taklit etmek dinin emri ve bir mezhebe bağlanmak dinin kendisi oldu. Bu da taklit zorunluluğu anlayışını ve mezhepçiliği doğurdu. Bugüne adar egemen olan ve ictihad kapısının kapandığını savunan zihniyet budur.

Ashab ve tabiin döneminde de kişilerin birbirlerinin görüşleriyle amel ettikleri ve kaynağa daha yakın olmaları nedeniyle önceki âlimlerin dini daha iyi bildikleri, dinin hemen her konusunda içtihad ettikleri ve görüşlerinin hemen her zaman ihtiyaca cevap verebileceği gibi gerekçelerle toplumun bir kesimi taklidin caiz olmasının da ötesinde gerekliliğini savunurken, caiz görmeyenler dinin özellikle okumayı, öğrenmeyi ve dini bilerek yaşamayı öngörürken taklidin kişileri Kur’an’a ve Sünnete yabancılaştırdığını, bunun ise hem Kur’an’a hem Peygamberin sünnetine aykırı olduğunu, ashab ve tabiin döneminde kişilerin sormalarının ve birbirlerinin görüşleriyle amel etmelerinin delilsiz ve din bilgisinden habersiz oldukları anlamına gelmediğini, üstelik sorulan şeylerin dinin tümü değil ancak bazı meseleler olduğunu, mukallitlerin Kur’an’ın ve Sünnetin öğretileri yerine ulemanın onlara aykırı olup olmadığını bilmedikleri açıklamalarına uyduklarını, taklit edilen kişilerin dini bilmeyen cahil insanlar tarafından zamanla Allah ve Resulü yerine konulup söylediklerinin vahyin öğretileri gibi dinselleştirilmesi (Tevbe, 9/31) tehlikesine yol açtığını ve bunun vahyi kabul etmeyerek ancak atalarından bulduklarına uyacaklarını söyleyen (Lokman, 31/21; Zuhruf, 43/22, 23) müşrik inkârcıların anlayışına ve tavrına götürdüğünü vd. söyleyerek taklide karşı çıkmışlardır. Onun için bu âlimler delili bulamayan ve anlamayan avam halkın mezhebinin olmadığını, onların mezhebinin her mesele ile ilgili olarak müftünün vereceği fetva olduğunu belirtirler. Halkın cehaletinin taklide götürdüğünü ve bir âlimi taklit etmenin dinin gereği gibi görülmesinin işi çıkmaza soktuğunu Yusuf Karadavi şöyle belirtir:

bir içtihadı, uyulması gereken bir din edinmeselerdi, iş kolay olacaktı. Ama onun din edinilmesi zorlukları artırdı ve Müslümanlar Hz. Peygambere uymanın zayıfladığı zamanlarda büyük güçlüklere düştüler. Neticede, devralınan miras onlara ağır geldi ve kendilerine ağır gelen şeyleri terketmeye başladılar. Bu sebeble onlar kesin olarak meşru kılınan ve herhangi bir güçlük, zorluk olmayan hususları dahi terketme cesaretini gösterdiler. Hatta daha sonra bu, bazılarının dini tamamen terkedip başkalarını da buna davet etmeye kadar götürdü. Fakihlerin içtihadlarına sımsıkı sarılıp ümmete dini bu şekilde yaşamalarının zorunlu olduğunu söyleyen fıkıh mukallitlerinden donuk (kafa)lılar, bu kötü akıbeti anlamadıkları gibi, ıslahatçılar kendilerine anlattıklarında da buna aldırış etmediler.”

Müslüman bireyler imkânları ölçüsünde dinlerini öğrenmek ve ona göre yaşamakla yükümlü olmakla beraber bir realite olarak toplumun büyük çoğunluğu değişik sebeplerle bu görevi yerine getireme imkânı bulamamaktadır. Bu şekilde olan kişilerin ister istemez din bilgilerini ve uygulama şeklini bilenlerden sorması, öğrenmesi ve onlar gibi yapması kaçınılmaz olmaktadır. Bu bir gerçektir. Taklide bundan dolayı cevaz verildiğini de unutmayalım. Ancak bunun normal ve kalıcı bir durum olmayıp herkesin imkânlarını zorlaması ve hayatın işlerini görmek için harcadığı vaktin hiç olmazsa haftada birkaç saatini ayırarak dinini öğrenip yaşamak için çalışması gerektiğini de unutmamak gerekir. Çünkü ekmeksiz ve susuz yaşamak mümkün olmadığı gibi cehaletle dindarlık yapmak ve kurtulmak da mümkün değildir. Yönetimlerin insanlara bu imkânı sağlaması ve herkese okul sıralarında dinini yeterli ve doğru bir şekilde öğretmesi gerekir.

Şüphesiz insanlar din anlayışı ve yaşayışlarını doğrudan Kur’an’dan ve sünnetten öğrenmek ve yaşamakla yükümlü oldukları gibi müçtehidlerden veya mezheplerin birinden alarak taklit etme yükümlülükleri yoktur.

Müctehidleri veya mezhepleri taklit etmek, din anlayışı ve yaşayışlarını doğrudan Kur’an ve sünnetten alma bilgisine, becerisine ve imkânına sahip olmayan cahil kişiler için “hiç yoktan iyidir” gerekçesiyle zaruretten dolayı caiz görülmüştür. Zaruret de ancak miktarı kadar geçerli olup her zaman için uygulanamaz. Kısaca, zaruret asıl olamaz. Onun için insanların zaruret gerekçesine sarılarak hayatlarının sonuna kadar dinin tümünde mukallit olması yahut cehaleti meslek edinmesi İslam’ın onayladığı bir şey değildir. Öteden beri halkın birçoğunun, değil Kur’an’ı ve sünneti öğrenip onunla amel etmesi, okuma yazma bile öğrenmemiş olması bu gerçeği değiştirmez, geçici durumlar için geçerli olan zarureti asıl kılmaz ve kişileri sorumluluktan kurtarmaz. Unutmayalım ki İslam’ın ilk emri, “taklit et” değil, “oku” dur. Kur’an’ın ne dediğini anlamak ve Peygamberin ne yaptığını öğrenmek için okumak, anlamak, düşünmek ve kavramak gerekir. Kur’an’ın söyledikleri üzerinde defalarca tedebbür, tefekkür, teakkul, tefakkuh etmek, tertil ile okumak gerektiğinin vurgulanması bunun içindir.

“İlmî gücü olanların başkalarını taklit etmeleri, Allah ve Resûlünün buyruklarına aykırı başkalarının yorum ve anlayışlarına itaat etmeleri caiz değildir. Gücü bulunmayanlar için taklidi caiz görenler de bunu zarûrete bağlamışlardır. “Zarûret kendi miktarını aşmamalıdır” kaidesine göre fertler taklit içinde rehavetli bir ömür geçirmek yerine, buldukları imkân ölçüsünde dinin ana kaynaklarına yönelmek, azar azar da olsa taklitçi Müslümanlıklarını ittibâ ve içtihad mertebesine çıkarmakla mükelleftirler.”

Her peygamberin, atalarından gördüğüne inanıp yaşamını bu şekilde sürdüren toplumları yeniden vahiyle bilgilendirip atalarına uymayı değil, gelen vahye uymalarını istemesi ve vahiy öncesi hayatı değiştirmesi taklidin ne kadar çirkin ve sakıncalı olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Taklidin caiz olabileceğini söyleyen âlimler de inanıyorum ki vahyin söylediklerinin ve Peygamberin yaptıklarının bunu onayladığını düşündüğünden değil, toplumun realitesine bakarak ve insanların durumlarına acıyarak “Zaruretler mahzurları/yasakları mübah/serbest kılar” kuralından hareketle ve ancak ilmihal bilgilerinde zaruretten dolayı taklidi caiz görmüşlerdir. Çünkü bunun alternatifi, dini bilmemek ve yaşamamaktır. Bu da haramdır.

Ne yazık ki Müslümanlar vahyin rehberliğinde okumanın, öğrenmenin, inceleme, araştırma ve soruşturmanın, düşünme ve üretmenin kurduğu medeniyeti bozulmalar, sapmalar ve yozlaşmalarla bir cehalet medeniyetine dönüştürerek rasyonalitelerini yitirmişlerdir. Bunun böyle olduğunu görmek için öteden beri taklidi din gibi bellemiş İslam coğrafyasının nasıl perişan olduğuna ve kurtuluş için Batı’yı taklit edenlerin de Batı’nın nasıl kötüsü olduklarına bakmak yeterlidir. Yüce Allah, “De ki, benim yolum budur. Ben basiretle/bilgi ve bilinçle Allah’a çağırdığım gibi bana tabi olanlar da bu şekilde çağırırlar.” (Yusuf, 12/108) diyen bir kitabın mü’minleri dindarlık için her şeyden önce onu okuyup öğrenmek yerine, başkalarını taklit etmeyi dinin emri gibi görür ve bunu da normal bir dini hayat olarak içine sindirirse olacağı budur.

İbrahim SARMIŞ