Biz çocukken, baharla beraber, dumanlı dağların eteklerine doğru uzanmış, yağmur sularıyla ıslanmış gelincik tarlalarına dalardık. Bizim oralara, yaz geç gelirdi. Uzun kış günlerinin, karlı, yağmurlu soğuklarından sonra, çocuk yüreklerimize, açan gelincikler, ötüşen kuşlar muştular taşır, yegâne eğlencemiz onlar olurdu.
En sevdiğimiz oyun, kırmızı, pembe, gelinciklerden gelinler yapmaktı. Gelinciklerin taç yapraklarından bir iki tane kopartır, pelerinli, tomurcuk yüzlü, siyah perçemli bir gelin çıkardı ortaya. Ona, göz, dudak yapardık. Başka bir gelinciği de sapından kopartır, büyük bir özenle, ortaya çıkan bu gelin başının altına saplardık. O zaman; şimdiki çocukların değme oyuncaklarına taş çıkartacak cinsten güzellikte, bir gelinimiz olurdu. Kırmızı pelerini, siyah zülüfleri, yerlere kadar kırmızı duvağıyla seyre doyamazdık gelincikten gelinlerimizi.