Giriş:

Mekkelilerin İslam öncesindeki dinî inanç ve pratikleri

Kendilerini İbrahim Peygamber’in kavminden ve onun dininden sayan Arap insanının şahsında bütün insanlığa Muhammed(s) gelmiştir. Zira O gelmeden önce insanlık yine cehalete boğulmuş ve her tarafı cahiller istila etmişti.

İbrahim’e(s) de suhuf verilmiş ve ona tâbi olmuş bir ümmet olarak Arap insanı, bu suhufların mesajını, tarihin bir döneminde çeşitli sebeplerden ötürü bu durumun farkında olmayan sonradan gelen nesiller olarak, şu veya bu şekilde keza şu veya bu kişi öncülüğüyle tebdil ve tahrif etmiştir. Bunlar işin özünü de unutunca artık başlarına bir kısım çıkarcı ve zorba insanlar baş oldu. Derken çeşitli türden tanrılar kendilerinde de oluşmaya başladı. Ve böylece bunlar da geçmiş kavimlerin başından geçen sünnetullaha dûçar oluverdiler. Nitekim risâlete yakın bir döneme dair gelen rivayetlerde Rasulullah(s) dâhil kimi zatlar şirkten arınmış ve cahilî âdet ve geleneklere bulaşmamış olarak O’nun(a) dinine yönelmek istedikleri halde bunu herhangi bir şekilde öğrenme imkânına sahip olamadıklarından dolayı şaşırıp kalmışlardır. Bunlar, Mekke insanının İbrahim Peygamber’in dinine bağlılığından bahsedildiğinde doğrudan kastedilmeyen ayrı bir grup olarak ‘Hanif’ler ismiyle bilinmektedirler.

Bu Hanifler o toplumun belirtilen vaziyetin den sıyrılmış kimseler idi. Sözgelimi bunlardan biri olarak Zeyd b. Amr b. Nufeyl, genel cahiliye insanının İbrahim’e (a) mensubiyet iddiasına karşın, “Ey Kureyş toplulukları! Allah’a yemin ediyorum ki, benden başka sizlerden hiç kimse İbrahim dini üzere değildir!” diyordu. Oysa Mekkeliler kendilerinin şirk koştuğu iddiasına şiddetle karşı çıkmaktaydılar. Çünkü onlar, zannedilenin aksine kendilerince bugünkü gibi/kadar dindar bir toplumdu. Bu bağlamda Mekke insanının İbrahim’in(a) dinine bağlılığından bahsedilirken, bir takım özellikleriyle sivrilmiş mahdut sayıda ferdin, koca bir toplumu temsil edemeyeceği zahir olduğundan; burada genel olarak toplumun bütününün sahip olduğu değerlerden bahsedildiği açıktır.

Mekkeliler atalarından gördükleri yerleşik kurallara olan bağlılıklarına binaen kendi açılarından haklı olarak yeni gelmiş dine karşı zorbalık etmişlerdi. Bunu, sapıtmamak(!) adına yapmaya çalıştıkları da bilinmektedir. Nitekim onların bir kısmının Kâbe’yi çıplak olarak tavaf ettiklerine dair gelen rivayetlerde bu durumu yine bizzat faili olan o kimselerin helâl kabul etmediğini anlamaktayız. Zira onlar, uzun süreç içerisinde biraz da Mekke aristokratlarının taktikleri ile ihdas edilen dinî görünümlü ‘ahmesî’lik kurumunun bir dayatması neticesi böyle davranıyorlardı. Aynı şekilde miras konusunda yapmakta oldukları ile beliyye, nesie, saibe, ham, vâsile, hicabet, sikayet vs. hakkındaki inançları hep dinî bir renk taşıyordu.

Bütün bunlar bir tahrifin neticesi olmakla birlikte sonuçta din adına yapılmaktaydı. Alusi, onların bi’setten yaklaşık üçyüz yıl önce yaşamış olan Amr b. Luhay dönemine kadar tevhid üzere olduklarını anlatırken bu arada onların inançları bağlamında sıraladığı şeylerin, bizim bugün İslâm olarak bildiğimizden öte şeyler olmadığı görülmektedir. Nitekim haram aylarda yaptıkları savaşlara fücur/günah anlamında ‘Ficar Savaşları’ denmekte idi. Hatta Araplar fil hadisesinden sonra bile bir süre için tevhid üzere kaim olmuşlardır. Onlar, İbrahim’in(a) dininden kalma hükümlere, eklemeler ve eksiltmeler yapmak (tahrif) suretiyle de olsa sarılıyor ve onun gereğiyle tedeyyün ettiğini düşünüyorlardı. Bu manada Kâbe’ye saygı gösterip orayı tavaf ediyor, hac ve umre vecibelerini yerine getiriyor, tekbir ve tehliller terennüm ediyor, Arafat ve Müzdelife’de vakfe yapıyor, kurban kesiyorlardı.

Keza Araplar’ı, putperestliğe sevk eden en önemli sebeplerden birisi onların Mekke’ye ve Kâbe’ye duydukları saygı olduğu malumdur. Çünkü Mekke’den uzaklaşan bir Arap, mukaddes beyt’e olan saygısından ve Mekke’ye olan derin bağlılığından dolayı, yanına bu bölgeden bir taş alarak uzaklaşırdı. Nerede konaklarsa, onu bir yere koyar ve tıpkı Kâbe’yi tavaf eder gibi kendilerine uğur getireceği inancıyla tavaf ederlerdi. Böylece Mekke’ye ve Kâbe’ye olan bağlılıklarını da devam ettirmiş oluyorlardı. Fakat onların mukaddes bölgeye olan bu aşırı tutkuları, kendilerini başka şeylere tapmaya kadar götürdü, asıl dinlerinin yerine putperestlik hâkim oldu. İbrahim ve İsmail’in(a) dinini değiştirerek, putlara tapmaya yöneldiler ve kendilerinden önceki toplumların durumuna düştüler.

Rivayetlere göre İbrahim’in(a) dinini, putlar ihdas ederek, resmî olarak ilk kez bozan, miladi üç yüzlü yıllarda yani risâletten yaklaşık 300 yıl önce yaşamış olan Amr b. Luhay’dır. Mekke toplumunda şirkin başlatıcısı olarak bilinen Amr o güne dek tevhid üzere kalmayı başarmış toplumunu böylece tevhidden saptırarak şirke düşürmüştür. Elbette ki bu bir süreç içersinde olagelmiştir. Zira kötülük/şirk insan tabiatına aykırı olduğundan bunun defaten kabul edilerek yaşanması kolay değildir. Önce buna bir yatkınlık oluşur. Derken yavaş yavaş bulaşmaya başlanır. Bulaşıldığı zaman ise artık kurtulması daha zor olmaktadır. Nitekim onlar şirke düşerken kendilerinin doğru yolda olduklarını, bu yaptıklarının kendilerini Allah’ın dininden çıkarmadığını zannetmeye devam etmekteydiler.

Kureyş’in ayrıcalık vehmi: ahmesîlik Onlar üzerinde bulunduklarını zannettikleri bu din sâiki ile Muhammed’e(s) karşı çıkıyor, atalarına sahip çıkarak Elçi’nin(s) onları kınamasına itiraz ediyorlardı. Zira onlar güyâ İbrahim’e (a) dayandırdıkları, hakikatte şirkten ibaret ata dinlerine sarılmışlardı. Haram aylarıyla, Kâbe’nin inşasıyla, putlarının günlük hayatlarına egemen oluşları gibi örneklerle yaşantıları dini bir görünüm arz etmekteydi. Nitekim onlar İbrahimî dinin bir kısmını unutup bir kısmını da dejenere etmiş idiyseler de dinde, hums/ahmesîlik adını verdikleri özel bir statü sahibi olduklarını iddia ediyorlardı. Özetle onlar, İbrahim’in(a), önceki atalarına bildirdiği ve fakat kendilerinin unutma vs. ile yabancısı kaldığı tevhid dininin tâbîleri olduğu zannı ile davranıyorlardı.[1] Nebilere/kitaplara vâris olmuş nesiller bu verasetlerinin gereklerini yerine getirmediklerinde, ihdas ettikleri âdetlerle (ibadet-kural) değişim geçirip daha sonra da çöküntüye uğradıklarında artık bu zürriyetlere kendilerinden önceki atalarının devamı gözüyle bakılamamaktadır. Zira bu yeniler her ne kadar atalarından devraldıkları bir kısım özü itibariyle sahih örfe sahip olsalar, keza kendilerini mahza taklitle onların devamı olarak görseler bile bu onlara bir fayda verememekte ve bunlar itikatlarını tahrif ettiklerinden tevhid nazarında ‘zalim/öteki’ topluluklar olarak kabul edilmektedirler. Şüphesiz böylesi değişim ve çöküntülerin uzun bir zamana yayılması ve bunun yanında taklidin insanı görmez, farkına varmaz kılması nedeniyle tespiti zor süreçler olmaktadır.

Böylesi bir süreci yaşamış ve en onulmaz taklidî bir tutumun içerisinde bulunan Mekke insanı da yaşadığı çöküntünün farkında olmadığı halde Allah(c), onların yeni bir ilahî mesaja muhtaç durumda olduklarını görerek kendilerine, bilahare ‘Bize elçi gelmedi’ (Maide 5/19) demesinler diye de Elçi(s) göndermiştir. Gelen bu Elçi onların öncelikle inançlarına ve zamanla bütün hayat sistemlerine müdahale etmiştir. Ancak elbette onlar, Müslüman olduktan sonra bile İslam değiştirinceye kadar alışkın oldukları örf ve âdetleri üzerinde devam ettiler.Bu müdahaleden sonradır ki üzerinde bulundukları bu âdetlerini ya terk ya da yeni şekliyle icra etmeye başladılar. Sözgelimi İslam, ahmesîlik inancını ve onların esasen Allah’ın öldürdüğüne inandıkları ölü hayvanı yiyip içme örfünü bütünüyle kaldırdı. Bunun gibi tevhidin özüyle doğrudan ilintili olan Allah’tan başkası için ve O’ndan (c) başkasının adıyla hayvan kesme âdetlerini de külliyen reddetti. Zira bu aynı zamanda Allah’ın yanında başka ilahların varlığına iman ve onlar uğruna tasarrufta bulunmayı da ifade ediyordu.

Buna göre sırf müşriklerin bir tasarrufu olduğundan değil, aksine zihniyet ve eylem olarak tevhidle çeliştiğinden ‘ma uhille bih’ (Bakara 2/173) reddedildi. Bu arada geçmişten gelme bir alışkanlığı terk noktasında duyarlılığı sağlamak amacına matufen de ısrarla üzerinde duruldu. Fakat yine de bizzat onların kendi eylemi olduğundan dolayı değil. Çünkü bu, eylemin bizatihi kendisine yönelik bir yasaklamaydı. Değilse bu, aynı eylemi başkaları mesela ehl-i kitap veya Müslüman yapacak olursa sorun teşkil etmez anlamına gelecekti(r). Oysa bu tarz bir eylemi kim ve ne şekilde yaparsa yapsın tevhidi nakzettiğinden ötürü merduttur. Bu demektir ki İslam cahiliye insanının ya da müşriklerin yapıp ettiklerini sırf onların tasarrufu olduğu için reddetmemiştir. Özetle eylemin mahiyet ve nedeni failden önde tutulmuştur.

Bir başka ifade ile hayvan kesiminde, cahiliye Araplarının cari uygulamaları nedeniyle, ehl-i kitabın kestiğine gösterilen müsamaha ve kabule rağmen, bir çekince konulmuştur. Çünkü cahiliye insanı hayvanı boğazlarken ‘Allah’tan başkası adıyla’ veya ‘Allah’tan başkası için’ kesmekteydi. Oysa ehl-i kitap kestiğini Allah için kesmekteydi. Bundandır ki bu ikincilerin boğazladıklarını yemeye bir kısıtlama getirilmemiştir. Nitekim ister ehl-i kitap olsun isterse başka, kim Allah’ın adını anarak/anmayarak başkası için ve/veya başkası adına hayvan keserse onun bu kestiği yenmez. Bu sabite gereğince ister Müslüman olsun ister müşrik veya ehl-i kitap olsun kimin kestiği İslam’ın yasakladığı özelliklerde yani ‘Allah’tan başkası adıyla’ veya ‘Allah’tan başkası için’ kesilmişse onun kestiği yenmez. Değilse, kesenin kimliği hiç önemsenmemektedir. Zira esas olan hayvanın boğazlanmak suretiyle helâl olmasıdır. Yasak olan bunun farklı bir amaca alet edilmesidir; kimin kestiği değildir. Bilindiği gibi bu husus dört mezhebin kaynakları da dâhil bütün fıkıh külliyatında failin kimliği merkezinde ele alınmış ve kesen müşrik ise bu kestiği yenmez şeklinde yorumlanmıştır. Oysa ilgili âyetler ve nüzûl ortamına dair genel bilgiler bizim tezimizi daha bir doğrular niteliktedir.

Bu anlamda sözgelimi ehl-i şia’nın, ehl-i kitab’ın Allah’ı hakkıyla tanımadığı, onların, kestikleri üzerinde Allah’ı ansalar bile Allah dediklerinde kastettiklerinin esasen bizim inandığımız Allah olmadığı ve bu nedenle de kestiklerinin yenmeyeceği yönündeki tezlerine karşılık, İbni Cevziyye, bunun bir anlam taşımadığını ve bunların (ehl-i kitab’ın) en azından bazı açılardan Allah’ı bildiklerini, bu sebeple de kestiklerinin yenilebileceğini ifade etmektedir. Şimdi aynı izahın durumunu anlatmaya çalıştığımız öncekiler için de yapılmasının mümkün olduğu açıktır.[2]

Öte yandan -kanımızcaKur’an’da cahiliye Araplarına müşrik ve yine müşrik olduğu halde Yahudi ve Hıristiyanlar’a ise ‘Ehli Kitap’ denilmesinin altındaki başlıca sebep birincilerin, intisap iddiasında oldukları peygamberden kendilerine ulaşan yazılı bir belge/bilgiye sahip olmayışlarıdır. Ötekiler ise tahrif edilmiş de olsa kitap sahibi kimselerdi. İşte belki de bu nedenle bunlara konumları aynı kalmakla beraber bir kısım farklı nitelemelerde bulunulmuştur.

Cahiliye müşriklerinin Allah inancına sahip oldukları Kur’an nassı ile de malumdur. Kendilerinden naklettiği bu Allah fikri hakkında Kur’an’ın bir reddi söz konusu değildi(r). Aksine bu deyişlerine mesaj bina edilerek, dikkatleri bir noktaya çekilmekte ve bu vesileyle akıllarını kullanmaları te’min edilmeye çalışılmaktaydı. Özetle Allah ile ne kastettikleri meçhul olmayıp, malum idi. Kur’an’ın da kabul ettiği gibi bu ifade hem kendilerinde yerleşmiş bir inancın konusuydu ve hem de Kur’an bu yaklaşımlarına değer verip kabul ediyordu. Yani kendilerine yönelik sorulara (Yunus 10/31; Müminun 23/84-89) verdikleri cevapları, müşrik olduklarından dolayı geçersiz sayılmıyor, bunun yerine bundan faydalanılmaya, bunun üzerine sahih bir iman bina edilmeye çalışılıyordu.

İbrahim aleyhisselam dininin dejenere olması sonucu Mekke insanı kendi hevaları doğrultusunda birtakım geçmiş muhtemelen salih insanların adına ihdas ettikleri putlara yöneliyor ve kimi zaman doğrudan onlardan, kimi zaman da onların vasıtasıyla Allah’tan yardım talebinde bulunuyorlardı. Bu nedenle Kur’an bu putlara, Allah katında kıymetli olan zatları temsil ettiği ve dolayısıyla kendilerini Allah’a yaklaştıracağı inancıyla saygı gösterdiğini iddia eden o insanlara şiddetle karşı çıkmış ve bunların hiçbir şekilde ne zarar ve ne de fayda verebileceklerini ilan etmiştir. Onlar bu sapıklığı işliyorlardı, çünkü İbrahim Peygamber’den itibaren geçen uzun sürede kendilerine yeni bir uyarıcı gelmemiş ve atalarının, saf dini tahrif ederek kendi vehimleriyle ortaya koydukları birtakım bidat ve hurafelere din diye sarılmaya başlamışlardır. Bu hurafeler, hakkında dinî bir hüküm olmayan konularda olmuş olabileceği gibi daha çok da tevhidî dinlerin tümünün ısrarla üzerinde durduğu ulûhiyet kapsamındaki konularda vukua gelmiştir.

Yahudileşmiş İsrailoğulları da, kendilerinin İbrahim’in(a) nesli olduğunu düşünüyor ve bu nedenle de seçilmiş kavim olduklarına inanıyorlardı. Onların bu ‘seçkinlik’ iddiası, kendilerinin İbrahim’in(a) neslinden olmak hasebiyle seçilmiş kullar olduğu ve dolayısıyla yapıp ettiklerine bağlı olmaksızın gönül rahatlığı ile davranabilecekleri, akabinde ise bu konumun doğal bir neticesi olarak cennete girecekleri saplantısının bir benzeri olarak, Kureyş de yine İbrahim’in(a) soyundan olma ayrıcalığı(!) ile uydurduğu ‘ahmes’lik kurumuna binaen kendilerinin daha dünyadayken çeşitli imtiyazlara sahip olduğu vehmine kapılmıştı.

İmdi, sonrakiler olan biz Kur’an izleyicilerinin de böylesi garantiler ihdas ettiği ve buna dayandığı görüntüsünü verecek fenomenlerden uzak durması lazımdır. Diğer bir ifade ile geçmişin kıssalarında görülen ve faydasız olduğu zahir bu tür zanlara kapılmak doğru olmasa gerektir.

İbrahim’in(a) soyundan gelmiş olmayı ayrıcalık kabul ederek bunu Kâbe’ye bekçilik gerekçesi sayan, bilmeyen, anlamayan ve ondan inatla yüz çeviren Kureyş de Allah’ın insana bağışladığı akıl melekesini yanlış kullanmak ve gaflet sonucu kendi ruhi potansiyelini boşa harcamak suretiyle istek ve eğilimlerini bu doğrultuda kullanmamıştır. Şöyle ki, Ebu Talip ölürken ataların dinine bağlılığını ifade ederek öldüğü gibi Mekkeliler de, “Senin getirdiklerini benimsersek halk bizi cedlerimizin dinine ihanet etmekle suçlayacaktır” diyordu. Bu tarihî vaziyetten sonrakiler olan bizlerin, zamanla tevhidî yoldan ayrılıp Yahudilik, Hıristiyanlık gibi ayrı isimler altında hizbî bir taassup içine kapanıp katılaşan bu insanlar gibi olmayıp, akıl melekesini gereğince kullanmamız icap etmektedir.

Hal ve vaziyeti bu olan söz konusu topluma yeni bir elçi gönderilmiştir. Bu elçi aldığı talimatlar doğrultusunda, bir ferdi olarak yaşadığı toplumun düşünsel ve sosyo-kültürel hayatına bir bütün olarak müdahale etmiştir. Öncelik ve yoğunluk olarak inanç düzleminde, atalarının İbrahim’den tevarüsle kendilerine aktardığı ve fakat olmadık şeyler katarak kabul etmiş oldukları bu inanca müdahale edilmiştir. Böylece inanıyor olduklarını söyledikleri Allah’a(c) dair tasavvurlarını ıslah etme yoluna gidilmiştir. Bu inanç, tevhid düzleminde ilk safi haline dönüştürülürken zemin olarak mevcut kabulleri dikkate alınmış; doğru olan kısımları benimsenip, hatalı olanlar ayıklanarak reddedilme yoluna gidilmiştir.

Örfün maruf olanı

Aynı tutum sosyal hayatta da cari kılınmıştır. Şöyle ki, ‘inanç’a bulaşmış sakatlıkları düzeltme yoluna gidilirken buna paralel içtimai hayatta da, öngörülen tevhid inancına bağlı olarak gerekli tashih veya redde başvurulmuşturBurada vaki olan, sıralama halinde önce şu (inanç) daha sonra bu (sosyo-kültürel hayat/örf) tarzında bir metottan öte ehem ve mühim (daha önemli-önemli) zemininde topyekûn bir müdahale yolunu seçmiş olmaktır. Buna göre İslam, ‘Cahiliye Örfü’nün sahih olan (maruf) tasarruflarını benimsemiştir.[3] Bilindiği gibi ‘örf’, süre olarak uzun bir zamana yayıldığı, kapsam olarak çeşitli ve biraz da müphem olduğu için her yer ve konuda aynen kabul edilmemiştir. Zira ‘münker’in çelişiği olan örf’e sonradan kötü âdetlerin karıştırıldığı sabittir ve bu nedenle de müdahale edilmiştir. Esasen öncekilerin, halk inanç ve yaşantısına dönüşmüş şeriatlerinin (örf), toplum üzerinde etkisi olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre örf ‘öncekilerin şeriatleri/şer’u men kablena’ ile kesişmektedir. Nitekim yazılı olmayan hukuk demeye gelen ve kulların maslahatını celbeden, şer’in ve aklıselimin de uygun gördüğü örf, fakihler tarafından fer’î bir delil olarak kabul edilmiştir. Bu anlamda Kur’an ‘musaddık’ (onaylayıcı) ve ‘muheymin’ (düzeltici-ayarlayıcı otorite, mihenk) (Maide 5/48) niteliğiyle cahiliyenin belirgin vasfıyla ‘İbrahimî’ olan örf’ünü, tevhid noktasındaki kadar olmasa da esaslı bir ayıklama yoluna gitmiştir. Cahiliyede cari bu örfün bir kısmını ibka, bir kısmını ıslah ve bir kısmını ise reddetmiştir. Buna göre şeytan taşlama, selem, mudarabe, ortaklık (şirket), kasame, diyet, davalarda yemin, el kesme gibi hukukî işlemlerini (örfünü) benimsemiş, telbiye, mehir, talak, hulu, ila, iddet, nezir, kısas, vasiyet, örtünme ve kölelik örflerini ıslah etmiş ve faiz, içki, rehin, borçluyu satma, tavaf, Arafat yerine Müzdelife’de vakfe, Kâbe’yi çıplak tavaf, zıhar, kız çocuklarını gömme, kabile taassubu, kehanet, falcılık, üvey anne ile iki kız kardeşle aynı anda evlenme, evlad edinme, fer’ ve atire gibi örflerini yani kötü âdetini de kaldırmıştır.

Nikâh

İslam, onların bu örflerinin, hususen tevhide zıt unsurlarını kökten temizlemeye çalışmıştır. İslam Hukuku’nun kendi temel kurallarına muhalif tutumlarını ise ya -nadir de olsa- öz olarak aynen ya da ayıklayarak benimsemiştir. Sözgelimi İslam Hukuku’nun genel hükümlerine uymadığı halde ve ancak dinin özüne yani tevhide dair olmadığından dolayı onların yapageldiği selem ve arîye gibi akitleri muteber kabul edil miştir. Aynı şekilde ‘nesie’yi şiddetle reddederken çok evliliği şekillendirmekle birlikte iptal etmemiştir. Öte yandan ‘miras’ı kabulle beraber sistemini değiştirmiş, bu çerçevede kadın ve çocuklara da pay vermiştir.

İslam onların, özellikle hukukun temel parametrelerine muhalif tutumlarını, hele bunlar tevhide müteallik hususlar ise büsbütün düzeltmeye çalışmıştır. Bu demektir ki Kur’an onların ‘ma uhille bih’ gibi tasarruflarını sırf onlara ait tasarruflar olduğundan dolayı değil kendine özel amaçlara matufen reddetmiştir. Bunun gibi neseplerinin kaynağı olan ve aynı zamanda bir çeşit ibadet olan ‘nikâh’ı ise yine onların bir tasarrufu olduğu halde benimsemiştir. Nitekim ‘ve onun karısı’ (Tebbet 111/4) ifadesinde aynı zamanda Ebu Leheb’in nikâhının tescili de vardır.

Diğer bir tabirle Muaviye’nin Ebu Süfyan’a nispetini maruf olduğu için normal karşılayıp içinde bulundukları hal üzere kıydıkları nikâhın mahsulü olarak ve haliyle beraberinde bu nikâhı da doğru kabul ederken daha önce Ziyad b. Ebihi olarak bilinen Ziyad’ın, Ziyad b. Ebi Süfyan olarak Ebu Süfyan’ın nesebine nispetini benimsememiştir. Buna, Aişe (r) de dâhil o dönemki Müslümanlar tepki göstermişlerdir. Keza İbni Cüd’an’ın evinde akdedilen Hılf’ulFudul anlaşmasına da taraf olmuştur. Kanımızca bunun yegâne sebebi reddetmediği ya da şekillendirerek benimsediği bu örflerinin orijin olarak yine ilahî bir dine dayanıyor olmasıdır.

Zira onlar İbrahim’in(a) Hanif dininin yayıldığı bölgenin insanıydı. Ataları kendilerine bu dini öğretmişti. Ne var ki bu tevhidî din zamanla yozlaşmıştı. Böyle iken insanlar hâlâ kendilerini o dine nispet ediyor, atalarından tevarüs ettikleri bu din üzere olduklarını sanıyorlardı. Nitekim yeni risâlete de bu gerekçeyle karşı çıkıyor ve temsilcisini, mensubiyet iddiasında oldukları bu dinden çıkmış olmakla itham ediyorlardı. Çünkü onlar hâlâ kendilerini, atalarından tevarüs ettikleri bu din üzere sayıyorlardı. Bu nedenle geneli din’le biçimlenen örflerin ayıklanması gerekiyordu. Tıpkı dinleri gibi: Allah’a olan inançları ibka edilip buna kattıkları aracılar unsuru reddedildi. Hac ibadeti çerçevesinde Kâbe’ye bağlılık bağlamında Safa ve Merve bilinen o şekle dönüştürüldüğü halde anlam olarak yüklenen ilave unsurlar kaldırılarak yürürlükte tutulmaya devam edildi.

Genel kabul görmüş yakın akrabalarla evlenme yasağının ilahî dinlerin insanoğlu üzerindeki örfî/ kültürel bir etkisi olduğu malumdur. Nitekim tevhidî dinin daha farklı bir ifade ile İbrahimî örf’ün bir yansıması olarak cahiliyet devrinde de anneler, kızlar, halalar ve teyzelerle evlenmek haramdı. Kadınlar da baba-dede gibi usulleri, oğul ve torun gibi furu’ları, amca ve dayılarıyla evlenmezlerdi. İşte İslam dini evlilik hususundaki bu yasakları olduğu gibi benimserken, evlat edinmeyi ve onun evliliğe engel teşkilini tamamen kaldırdı. Keza onlarda envai çeşit nikâh şekilleri mevcut olduğu halde bunlardan sadece birini benimsedi ve işte bu nikâhla, yine onların bir tasarrufu olduğu halde neseplerini kabul etti. Çünkü bu nikâh İbrahim’in(a) örfünden kalma idi. Nitekim Rasulullah’ın, hanımı Hatice annemizle olan nikâhı buna dayanmaktadır. O, mehrini vermiş ve örfteki malum şekliyle Hatice(r) ile evlenmiş idi.

Başka bir ifade ile nikâh, bütün semavî dinlerde mevcut idi. Bu çerçeveden doğal olarak İbrahim’in(a) dininde de var olan bu işlem kendilerine kadar gelmiş idi. İslam, işte bu sahih örfü olduğu gibi kabul etti. Oysa bu da o müşriklerin dinî bir saikle yaptığı tasarruflarından biriydi. Ancak bâtıl âdetler karıştırılmadan yapılan bu sahih örf İslam nazarında bir mahzur teşkil etmedi. Buna karşın sözgelimi bütün semavî dinlerde yasak olan faiz böyle bir müsamaha görememiş, aksine tedrici de olsa bütünüyle kaldırılmıştır. Özetle Allah ve peygamberlik gibi tevhidin özü olan noktalarda sapmış olan Mekke insanının böylesi sapmalarına müdahale edilip esastan düzeltilirken, kesim (zebh) gibi bu konuyla doğrudan alakası bulunan âdetleri de külliyen kaldırılırken yine onların yapageldiği sair gelenekleri ise yerine ve durumuna göre tayin edilmiştir.

Kur’an ilk dönem Arap örf ve kültürünü dikkate alarak daha iyi anlaşılabilir. Sözgelimi kabul etmiş olduğu haram aylar ve reddetmiş olduğu kız çocuğunu gömmeyi ancak o örfü bilmekle anlamlandırmak mümkündür. Dahası ancak o örfü bilmekle, İbrahim’den(a) geldiği kesin olan haram ayların vakti ve saldırmazlık örfü anlaşılabilir. O kadar ki Kur’an, bunlar için bir vakit tayinine bile gitmemekte ve sadece ‘hac bilinen aylardadır’ demektedir.

Örtünme

Bu çerçeveden ıslah/tağyir edilen örflerinden biri de örtüdür. İslam cahiliyenin bu tutumuna da müdahale etmiş ve ‘İbrahimî Örf’ten sapma olan açık-saçıklığı reddederek düzeltmiştir. Diğer bir ifade ile bu örfü aynen benimsemediği gibi tümüyle de dışlamamış; aksine bunu, düzelttiği örfler kategorisine katmıştır. Esasen örtünme binyıllardır süren kadim bir gelenektir. Nitekim tüm ilahî dinlerde başörtüsünün bulunduğu, İslam’dan önce İran, Bizans ve Hint medeniyetlerinde yaygın bir uygulama olduğu, bunlara ait dinsel ve tarihsel metinlerden açıkça anlaşılmaktadır. Hicap, insanlık tarihi kadar eskidir. Eski Roma’da ve Yunanlılar’da hatunlar hayatlarını hicap içinde geçirmişlerdir. İsrailoğulları’na gönderilen bütün peygamberlerin şeriatlarında hicap ve nikap/peçe yer almıştır. Bütün kadim medeniyetlerde mevcut olan hicap, tüm semavî dinler tarafından da kabul edilmiştir. Elbette hatunların yüzlerini ve vücutlarını örten bu hicap geleneği, ümmetlerin ihtilafı ve kültür seviyelerine göre her yerde ve asırda farklılık arz etmiş olabilir. Bir asırda, bir memlekette ayıp olan örtünme tarzı, diğer bir asırda, başka bir memlekette ziynet olmuş ve büyük bir güzellik olarak addedilmiştir. Peygamberler ümmetlerin kültürlerine ve sosyal hayat tarzlarına saygı duydukları için her yerde bu tür âdetleri kabul etmişler, hatta kendileri de bu tür âdetlere riayet etmişlerdir. Zaten bir ümmetin örf ve âdetlerinde kötülük yoksa bu örf semavî şeriatlar tarafından da kabul edilmiştir.[4]

Cahiliye döneminde de İslam, böyle bir uygulamayı hazır bulmuş ve yeni bir hüküm getirmek yerine, takılış biçimine çekidüzen vermek suretiyle varlığını onaylamakla yetinmiştir. Bilindiği gibi mukaddes metinlerin atıfları, bir çeşit kabul, hatta ilahî bir buyruk telakki edilmiştir. Kısacası İslam bu örfü düzeltmek suretiyle ‘takrir’ etmiştir. Muhammed Esed örtüyü, örfe terk etmektedir. Şayet onun kastettiği örf, cahiliyedekinin istinad ettiği İbrahimî örf gibi ilahî kaynaklı ise bunda bir sorun söz konusu olmayacaktır. Zira bu durumda amaç ve keyfiyet sabit olduğundan problem yaşanmayacaktır. Ne var ki Esed’in, kaynağı belli olmayan ve de her an için müdahaleye açık olan, kendiliğinden gelişen, münker âdetlerden oluşan ve gelenek-görenek tarzı bir uygulamayı kastettiği anlaşılmaktadır. Bunun kabul edilebilir bir husus olamayacağı ise açıktır.[5]

Nitekim ‘dış giysilerini çıkarmalarında bir sakınca yoktur’ (Nur 24/60), ifadesi de yabancının yanında keyfiyeti İbrahimî örf olarak malum bir örtünme gerekliliğinden bahsetmektedir. İmdi şayet Kur’an hayatın bu alanına hiç değinmeseydi/örfte düzeltmede bulunmasaydı, bu durumda denebilirdi ki bunu önemsememiş ve âdet olarak kendi haline terk etmiştir. Oysa tanzim etmiş ve olduğu hal üzere bırakmamış; yani İbrahim’in(a) tahrif edilmiş bu bakiyesine.müdahale etmiştir. Rasulullah’ın(s), ‘maruf/örf ile emretme’ (Araf 7/199) ile yükümlü tutulması da bunun bir işareti olsa gerektir. Bilindiği gibi sahih haliyle örfün, toplum üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Bu çerçevede onlar, geneli ‘din’den kaynaklanan ya da bu din ile şekillenen bir örfe sahip idiler. Başka bir ifade ile bu dinin bütün ilke ve kuralları (ibadetleri) kendilerinde, kötü âdetlerin de karıştırıldığı bir örf halinde duruyordu. İşte daha önce de belirttiğimiz gibi Kur’an cahiliyenin bu ‘İbrahimî Örf’ünü münker âdetlerden ayıklamış ve burada cari olan örfün bir kısmını aynen kabul etmiş, bir kısmını düzeltmiş ve bir kısmını ise kaldırmıştır.

Sonuç

Bütün bu anlattıklarımızdan çıkan netice, tevhid tarihinin mimarları olan peygamberlerin seçmiş oldukları yoldur. Onlar mesajlarını kitlelere ulaştırmak adına bu çağrılarının önüne geçme veya önünü tıkama özelliği gösterebilecek hiçbir hususa meydan vermemişlerdir. Toplumla olabildiğince kaynaşmış, onlarla beraber olabilmenin imkânını sağlayacak yaklaşımlar sergilemişlerdir. Tevhidin temel parametrelerinden taviz vermeksizin, müşterek ilke ve inançların şemsiyesi altında, cemiyette beraber yaşanılan kitlelere özgü tavır, tutum ve düşüncelere olabildiğince müsamahakâr bir yaklaşım sergileme gayreti esas alınarak diyalog ve çözüme gitmenin daha doğru ve mümkün olabileceğini görmek mümkündür.

 MUSTAFA AKMAN

[1] Bkz. Mustafa Akman, Kur’an’da Cehalet-Cahil-Cahiliye, Buruc Yayınları, İstanbul 2005, s. 26 vd.

[2] Bkz. Mustafa Akman, Kitab’a Varis Olanlar (Fâtır Sûresi’nin Otuzikinci Âyeti Bağlamında Kur’an’ın Kendisine İman Edenleri Taksimi), Ekin Yayınları, İstanbul 2004, s.34-44.

[3] İslam’ın içinde doğduğu cahiliye kültürünün, gelenek veya mevcut inanış ve yaşayış biçimi yani kültürel değerleri bütünüyle reddedilmemekte, iyi ve faydalı (maruf) olan hususlar devam ettirilmektedir. ‘İbrahimî Örf’ kapsamında bir tasarruf olarak değerlendirdiğimiz bu hususu Kitab’a Varis Olanlar, s.37- 39, Kur’an Mesajı’nda Muhammed Esed, Çıra Yayınları, İstanbul 2007, s.245-248, Kur’an’da Cehalet- Cahil- Cahiliye, s.36-47, Musa Carullah Bigiyef’i Okumaya Giriş, Çıra Yayınları, İstanbul 2007, s.41-43; Aile Planlaması, Çıra Yayınları, İstanbul 2009, s.12- 13 isimli çalışmalarımızda genişçe değerlendirdik.

[4] Musa Carullah, örtünme konusundaki örfün, tashihle ibkasını, ahkâm-ı vifâkiye olarak değerlendirmektedir. Bkz. Musa Carullah Bigiyef’i Okumaya Giriş, s.40-41.

[5] M. Esed’in, ‘illa ma zahare minha: kendiliğinden görüneni hariç’, Nur 24/31. âyetinden hareketle tesettürün kaynak ve hükmünü hâkim örfe (geçerli âdete) dayandırmasına yönelik değerlendirmemiz için bkz. Kur’an Mesajı’nda Muhammed Esed, s.144-147.