Bu yazı Kur’ani Hayat Dergisi’nin son iki sayısında insan zihninde “eğitim” başlığı üzerinden oluşturmaya çalıştığı bilince paralel bir seyir izlediğini düşündüğümüz bir ilim yolculuğunun hikâyesidir.

Yazımıza konu olan bu yolculuk 2000 yılında Türkiye’de başlamış olup, 2006 yılı itibari ile Ürdün’e geçiş yapmış ve halen orada devam etmektedir.

Biz Yaratıcımızdan gelen ilk emrin “oku” olduğunu duyan, hemen arkasından gelen emirlerden de kim adına “okunacağının” öğretisini alan bir grup Müslüman olarak emre amade olmayı cana minnet bildik. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” sorusunu duyduk, bilmeyenlerden olmayı içimize sindiremedik.

Okumak, bilmek, hikmete ermek, ilimde derinleşmek, derecelerle yükseltilmek anlamlarına sahip nice âyetin gösterdiği istikametin insan eğitimi ile ilgili olduğunu kabul ettik.

İlahi kelamın bizi sulayan ve yeşerten çisentisi zamanla kendisini coşku ile akan bir ırmağa dönüştürdü ruhumuzda ve ilim yolculuğumuzda önümüze çıkan ve çıkması mümkün olan tüm engelleri aşmaya, ilmi Çin’de bile olsa bulmaya azmettik.

gerçek hayali aştı,

ufuklar uzak değil, en olmaz isteklere uzanmak yasak değil,

uçuyor altımdaki küheylan,

ne kadar dizginlesem yavaşlayacak değil,

diyen şair Mehmet Çınar’ın dizelerinin arkasına düşüp arkamıza bakmadığımız demler yaşadık, bu heyecanı katları ile çarpacak bir motivasyonun sahibi olduk.

Eğitim ve eğitimle ilintili kavramların isimlendirilmesini Rabbani müfredatta aradık, orada “talim, terbiye, te’dip” karşılıklarını bulduk. İlim yolculuğumuzu eğitim ve eğitimle ilintili kavramlara karşılık gelen bu yeni terkip çerçevesinde değerlendirdik.

Bu değerlendirmenin sonucunda vuku bulan yolculuğumuz, dünyevi ve uhrevi sonuçları olan bir yürüyüş şekline dönüştü. Kelimeler değişince sanki yolculuğumuzun anlamı da sihirli değnek değmiş gibi değişmişti, ya da bize öyle gelmişti. Yolculuğumuzun istikameti belli, yolcuları da bir elin parmakları kadardı. Vardıkları menzilde ilme dair aldıkları bilgileri aktarmaları, yurtlarına döndüklerinde kendilerini bekleyen topluma ödemeleri gereken bir borçtu. Her çeşit zenginleşmenin bir geri iadesi vardı, buna zekât diyorduk. Yolcuların zihnine, öğrendikten sonra öğretmeleri bilincini “ilmin zekâtı” olarak kodladık. Amele dönüşmeyen ve ahlâkı olmayan bir bilgi yüklenmesinden de “şeytandan Allah’a sığınır gibi sığınmalarını” kulaklarına küpe yaptık.

Ve bir de son bir tenbihatta bulunduk:

“Bu yolculukta seçeceğiniz alanlar size şahsi fayda sağlayacak alanlar da olabilir. Ama siz Allah’ın dinine hizmet edecek, İslami yapılanmanın ihtiyaç duyduğu alanlarda tercihinizi kullanın. Resmi kabulleri değil, Rabb’inizin rububiyyet makamından gelecek kabulleri önemseyin.”

Böylece temel çerçevede ittifak ettiğimiz yolcularımızla birlikte Ürdün’e revan olduk.

Bu yolculuktan bir dönem öncesine de değinecek olursak; ülkemizin gerçekleri, durum değerlendirmemiz ve bu değerlendirme sonucunda duruşumuz hakkında şunları söyleyebiliriz:

Bir zamanlar ulemanın beşiği olan verimli topraklarımız “hassaten eğitim alanında ve yine hassaten bayanlar safında” son on sene içinde çöle dönmüştü. Bu çölün kavuruculuğunda yok olmamamız gerekli idi. Bunun şartı önce susuz kalmamak, sonra serap görmemek idi. Öldürecek susuzluğun işareti ümidi kaybetmek, dengemizin sarsıldığının işareti de serap görmek idi.

Bunun için önce ayaklarımızın altındaki çöle dönmüş toprağa su vermek gerektiğine inandık ve yılmadan su verdik ona duanın ve ümidin imbiklerinden…

Bu anlatılmaz bir rahatlıktı, şartlarınızı önce kabulleniyor sonra da şartlarınıza rağmen nasıl kanat çırpabileceğinizin planlamasına geçiyordunuz.

Bu şartlar içinde kanatlarınızı istediğiniz kadar değil, zorlayabildiğiniz kadar açabiliyordunuz ama onları hiç çırpmamaktan ya da birilerinin istediği şekilde çırpmaktan çok daha iyi sonuçlar veren bir sa’y di bu.

Çilesini, hüznünü, kaygısını çekerek elde ettiğiniz sonuçlar sizin için değerli, güzel, faydalı olmakla beraber, aslen; hiçbir şekilde zayi etmeye kıyamayacağınız zemzem misali hayati oluyordu.

Sa’yinizi ve sonucunu yeterli, ya da olduğundan daha abartılı, ya da olduğundan daha küçük görmek serabın ta kendisi idi. Aldanmamak lazımdı.

Emeklerimizin kayda değmesi için sa’yin devamı gerekiyordu.

İlim yolculuğumuzun buraya kadar gelinen aşamasında Rabbimizi kırmamaya çalışmıştık. Yolculuğumuz coğrafyamız şartlarının icbar ettiği seçenekleri kabullenmemiz halinde ülkemizde devam edebilirdi. Ama bu, geçirdiğimiz aşamalarda Rabbimizle kurmaya çalıştığımız irtibattaki özenimize haksızlık olacaktı. Rabbimizin bize soracağı bir soru kalmamacasına şartları zorlamamız gerekiyordu. “Arzım geniş değil miydi? Aradınız mı?” Sorusu sorulursa başımızı önümüze eğmek istemedik. Bu soruyu sorulmuş varsaydık ve cevabı içinde olan bu emr-i ilahi doğrultusunda çözüm üretmenin yollarını aramaya başladık.

Allah’ın arzı üzerinde yaptığınız bir gezinti sizi elde etmek istediğiniz sonuca götürecek yerin bu sefer gerçekten çöller olduğunu söylüyordu. Ama bu çöller ülkenizdeki gibi yapay olmadığı için üzerinde kendine özgü bitkilerin yeşermesine imkân tanıyordu. Bu sefer de sorun sizin girdiğiniz ortama uzak olan yapınızdı.

Badiyede başlayacak yeni hayatta araziye uyum sağlamada kısmi zorluklar vardı, bunda toprağınızdan biraz erken sökülmüş olmanızın payı büyüktü. Kendi şartlarınıza en çok benzeyen hali yakalamak için biraz çaba gerekecekti. Bu imkânsız değildi.

Ülkeniz topraklarının çöle döndürülmesi karşısında tedbirler almak nasıl kaderiniz olmuş idiyse, doğal çöl ortamının, kendi topraklarınızın kimi özelliklerine kavuşturulması için birkaç fırça darbesi atmak da aynı kaderdendi, alışmıştık da doğrusu bu işlemlere, bırakın alışmayı pratiklik bile kazanmıştık.

Kendilerini yeni diyarlarına uğurladığımız yolcularımızla işe ilk önce bir Arap evinin kendine mahsus özelliklerini tüm kıvrımlarında taşıyan ve mefruş diye nitelenen dayalı döşeli evimize kendi tarzımızı ve imzamızı atarak başladık. Bir kaç saat sonra bizi elindeki yemek dolu tepsisi ile ziyarete gelen ev sahibimiz evini tanımamıştı, bunu yüzündeki ifadeden anlamak zor değildi, ama bu O’nun da hoşuna gitmişti, ”bu değişiklikler kimin fikri” diye sorarak mucit arıyordu. “Evinde oturacak kiracılarının 14-16 yaş arası gençler olduğunu bilmiş olması halinde evini kiraya vermezdi” olacağını sonraki konuşmalarında söylemeden edememişti.

Zira bizleri gördüğünde şunu düşünmüş;

-Bu çocuklar burada bayram geçirecek, hastalık geçirecek özlem yaşayacak, ben bu çocuklar bunları yaşarken nasıl ailemle rahat bir yaşayabilirim?

Ev sahibimiz beraber geçirdiğimiz yıllar içinde bizi rahat ettirebilmek için elinden geleni yaptı ve bize ensar ruhunun inceliklerini öğretti, bizim öğretimimiz ve eğitimimiz burada başlamıştı aslında…

Taşındığımız mahallede çok sayıda Türk aile ve ailelerinden bağımsız gelmiş üniversiteli genç kızlar vardı ve biz buraya geldiğimizde onları burada bulmuştuk. ‘Aklın yolu birdir’ sözü ne kadar doğruydu. Ülkemizde birbirimizi arasak bulamayacağımız insanlarla aradığımız ortak maksat saiki ile burada buluşmuştuk.

Bu insanlar Anadolu’nun bağrından buraları keşfedip gelmişler bir halka oluşturmuşlardı, halkaya eklenen bir zincir de biz olmuştuk.

Arapların “Türk mahallesi” adını verdiği mahallemiz bir baştan bir başa Türk ailelerin serpiştirildiği, toz altı yeşillik diye nitelendirilebilecek ağaç ve bahçe çiçeklerinin hâkim olduğu bir görüntüye sahipti. Fakat mahallemizin kentin çok yerine göre standartlarımıza neredeyse uyacak kadar temiz olduğunu söylemek lazım, tozu istisna tutmak kaydı ile. Çölün kenarında bir kentte tozdan ari olmak doğal değildi.

Biz Türklerin arasında yaşamak zorunda kalan Arapların ruhlarında mahallenin genel görüntüsüne inat en ufak bir toz zerresi bulunmadığını, bizlere son derece misafirperver ve içten davrandıklarını söylememiz lazım, tıpkı ev sahibimiz gibi.

Birden mahalle korumasına da girmiştik ve biz bunu unutalı hayli zaman olmuştu.

Öğretim devam ediyordu, toplum merkezli güven hissi ne kadar İslami ve dolayısı ile insani idi.

Okulumuz evimize uzaklığı 40 dakika olan bir başka kentte, güzel bir semtte idi.

Ülkemizden kopup buralarda ilim peşinde koşuyor olmamız sebebi ile buralara gelişimiz okulun müdüründen hademesine uzanan tüm fertlerince takdirle karşılanıyor, imtiyaz kazandırıyordu çocuklarımıza.

Bir de buna 10. sınıf derslerinin hepsini anlayabilecek bir dil donanımı ile gitmiş olmamız eklenince tebrik ve takdirler artıyordu. Dersleri anlama yüzdemiz konuşulan dilin fesahati ile orantılı olarak artıyor, kimi öğretmenlerimizden “bizi fasih Arapça konuşmaya mecbur bırakarak geliştirdiğiniz için teşekkür ederiz” cümlelerinin sadır olmasına sebebiyet veriyordu. Bu da bizden bir katkı oluyordu intibak etmeye çalıştığımız dünyaya.

Ayrıca Arap gençliğine “bu yaşta vatanımızdan, evimizden, ailemizden ayrılış sebebimizin neye tekabül ettiği” örnek olarak gösteriliyor, en iyi ihtimalle yedi sene sürecek yolculuğumuz için dualar ediliyordu. Çocuklarımızın yaşlarının küçük olması ve henüz lise eğitiminde olmaları yıllık ikame sorununu ortaya çıkartıyor, bu sorun anneleri ile gelen diğer Türk çocuklarının da sorunu oluyordu.

Hayli zor olmakla beraber bu sorunu aşabiliyorsunuz, fakat 2009 yılı itibari ile anne ve babasız gelmek isteyecek bu yaşlardaki çocukların zikredilen sorunu aşmaları zorlaşmış, hatta imkânsız hale gelmiştir denebilir. Anne ve babaları ile gelmeleri halinde ebeveynlerden birinin meşru bir gerekçe ile yıllık ikame (oturum) alması gerekmektedir. Bu sorun üniversite gençliği için söz konusu değildir.

Tüm bu olumlu manzaraya rağmen yavaş yavaş bayrağın, toprağın, milli marşın ne demek olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Ve kendinize ait olan bu üç değeri ilk defa özlemeye başladığınızı anlıyorsunuz, hatta şu sözü de yeni anlamaya başlıyorsunuz: Bülbülü altın kafese koymuşlar da…

Çocuklarımızın evlerinde kendilerini bir aile ortamında hissetmelerine yardımcı olacak bir lüks de anneannemizin onların yanında kalıyor olması. Bu refakat çok küçük yaşta evlerinden çıkmak zorunda kalan yavruların şartlardan olumsuzluk anlamında asgari düzeyde etkilenmesine hatta hiç etkilenmemesine hizmet eden bir hizmet oluyor. Burada öğretim devam ediyor; çocuklarımız anneanneyi seyrederken, maslahat uğruna yaşınız kaç olursa olsun bir problemi çözerken çözümün parçası olunabileceğini öğreniyor. Anneannenin de bu esnada bir dil kursuna yazılıp, kendini idare edecek kadar bir dil desteği aldığını da ilave etmek lazım.

Bu yolculuk sadece ve sadece ayetlerden alınan emirlerin ikamesi için başlatılmıştır. Şu an “oku” emrini yerine getirmeye çalışan bu yolcular ardından gelen “kalk ve uyar” emr-i ilahisinin ikamesi için kendilerini donatma çabasındadırlar. Bu yolculuğun yolcuları yolculukları sona erdiğinde ülkelerinde -seçtikleri bölümler itibari ile- isbat-ı vücudda bulunamayacaklarını bilmektedirler. Ama bu onların hızı olmaktadır adeta.

Şu an yolcuların bir bölümü lisans düzeyindeki eğitimlerine başlamıştır. Diğer bir bölümü de seneye bu kadroya dâhil olacaktır. Bir değerlendirme de gittiğimiz ülkenin eğitim anlayışı hakkında yaparsak; Kur’ani Hayat Dergisi’nin Ocak-Şubat sayısında Mustafa İslamoğlu Hocamızın “Modern Eğitimin Yanlışları ve Yeni Bir Modelin Esasları” başlıklı yazısının “Modern Eğitimin Esasa Dair Yanlışları” bendindeki tüm arızalara genel anlamda sahiptir. Kimi özel okullar ve kimi öğretmenler nezdinde aynı makalenin “Yeni Bir Eğitim Modelinin Üzerinde Yükseleceği Esaslar” bendindeki maddelerin kaygısı çekilmektedir.

Bu kaygıyı çeken davasının derdini dert edinmiş âlimlerin ders halkaları öğrenciye kendini aşması için çok güzel imkânlar sunmaktadır. Gençlerimiz dünyanın değişik yerlerinden çeşitli sebeplerle burada toplanmış olan dünya Müslümanlarıyla beraber okul hayatı dışında sivil veya resmi merkezlerde herhangi bir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın eğitim almanın avantajlarından istifade ederek kişilik gelişimlerine ve kültürlerine önemli katkılarda bulunmaktadırlar. Kaynaklarımızı tercüme ihtiyacı hissetmeden anlayacakları şekilde Arapça ile hem dem olmuşlardır.

O kadar ki, çok hoşlarına giden bir şiiri tercüme ederek bizlere aktarmak istediklerinde tercümenin bir yerinde vazgeçip, “lütfen Arapçasını okuyarak anlamaya çalışın, tercümede şiir özelliğini kaybediyor” diyecek kadar dili içerden takip etmektedirler.

Bu olaya başka bir açıdan baktığımızda ilim yolculuğumuzda Kur’an kıssalarının tekrarlandığını görüyoruz. Çağın İbrahim’leri çağın İsmaillerini çağın Hacer’leri ile sıfatı değişen yolculuklara çıkarıyor. Bu kıssanın İbrahim’lerine güç, İsmail’lerine yürek, Hacer’lerine sabır diliyorum.

Özetle, Bu yazımızda bardağa dolu tarafı ile bakarak bir anlatımda bulunduğumuzu söylemek lazım, yoksa her şeyin gönlümüze göre gitmediği de oluyor, çok değişik ve zor imtihan soruları ile de karşılaşıyoruz elbette.

Ama maksadımız her şeye rağmen güzellikleri öne çıkarmak ve zorlukların üstesinden gelinebileceği gerçeğine vurgu yapmaktır.

Hiç şüphe yok ki gayret kuldan, tevfik Allah’tandır.

DİLEK SERDAR