Bu makalede, Hz. Osman’ın iniş sıralamasına göre, ilk beş sûrenin birbirleri ile olan ilişki ve bağlantılarından hareketle;  Fatiha eşiğinde kapıyı açıp yola Allah ile devam etme erdemi ya da kapıdan geri dönüp Allah’sız yürüme yanlışlığı üzerine bir çalışma yapılacaktır. Bu konuda birkaç ciltlik kitap yazılabilir, ancak burada bir deneme sınırları içinde kalarak düşüncelerimizi aktarmaya çalışacağız. Evet, Yol ikidir; Allah ile ve Allah’sız yürüme veya Kur’an’ın ifadesiyle: Nimet verilenlerin ya da gazaba uğrayanların ve sapıtanların yolu. (Fatiha 1/6-7).

İlk beş sûre sırasıyla; 1/96 Alâk, 2/68 Kalem, 3/73 Müzzemmil, 4/74 Müddessir ve 5/1 Fatiha Sûreleridir. Konumuzun nirengi noktasını Fatiha Sûresi oluşturacağından, önce Sûrenin mealini görelim; ” 1) Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir. 2) O Rahmandır, Rahimdir. 3) Din gününün sahibidir. 4) (Rabbimiz!) Yalnız sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz. 5)Bizi dosdoğru yola ilet. 6) Nimet verdiklerinin yoluna. 7) Gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil.”

Şimdi de ilk dört sûrede muhataplara, Fatiha eşiğindeki kapıya gelmeden önce verilen mesajların içeriğine bakalım:

Alâk Sûresi’nde;

Birinci bölüm (1–8. âyetler): Allah’ın Elçisi’ne ve O’nun elçiliğiyle bütün insanlara insanı alâktan yarattığı ve ihtiyacı olan her şeyi bolca verdiği, bilmediklerini kalemle öğrettiği, sonra da onların bunları okumasını ve başkalarına duyurmasını buyurduğu, buna karşılık insanın,  kendi bildikleri ile sahip olduklarını kendisine yeterli görüp azgınlık edeceği ve kesinlikle tek yetkili danışma ve dönülecek makam sahibi Rabbin mesajlarını benimsemediği konusunda;

İkinci bölüm (9–14. âyetler): Allah’ın mesajlarını benimseyen, mesajlar doğrultusunda öğrendikleri ile yaşamaya çalışıp başkalarına da Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olmalarını emreden insanların varlığı ile diğer tarafta, Allah’ın gördüğünü bilip durduğu halde,  gerçeği yalanlayıp yüz çeviren ve Allah’ın öğrettiği doğru yol üzerinde gidenleri engelleyenlerin varlığı hakkında;

Üçüncü bölümde (15–19. âyetler): Yalan ve günah ile elde ettikleri güçlerine dayanarak, dosdoğru yol üzerinde olan insanları yollarından çevirmeye çalışan azgınlara Allah’ın darbesini indireceğini ve o zaman, Allah’ın güçlü görevlilerine karşı,  çağırabilecekleri müttefiklerinin hiç bir yararı olmayacağını; böyle büyük bir çatışma sırasında Müslüman’ın, azgınlara boyun eğmeyerek Rabbinin emirlerine uyacağını ve yakınlığı sadece Rabbinden beklediğini anlatan;

Kalem Sûresi’nde;

Birinci bölümde (1–6. âyetler): Kalem ve yazdıklarına dikkat çekildikten sonra, Hz.Peygamber’e (s), fitnelenmiş bir mecnun olmadığı, aksine yüksek bir ahlaka sahip, Rabbinin nimetine ermiş,  kesintisiz ecri hak etmiş olduğu ve bunun, sonunda açığa çıkacağına dair;

İkinci bölümde (7–16. âyetler): Allah’ın âyetleri için “eskilerin masalları” diyerek yalanlayan ve taviz isteyen; aşağılık, dedikoducu, kınayıcı; hayra engel olan, saldırgan günahkâr; kaba ve kötülükle damgalı kişilere mal ve oğullar sahibi olmuş diye itaat edilmemesi buyrulduktan sonra,  yakında onların suçlu zalimler olduklarının damgalanıp açıklanacağı konusunda;

Üçüncü bölümde (17–33. âyetler): Zalim, kıskanç ve cimri Bahçe Sahiplerinin yaşadıkları ibretli olaylar anlatıldıktan sonra, topluluk içinde bulunan mutedil birinin onları uyarması ve tattıkları azap ile ahretteki azabın karşılaştırılması ve birinci sûredeki engelleyiciler gibi bahçe sahiplerinin de imtihanı kaybedeceklerine dair;

Dördüncü bölümde (34–41. âyetler): Muttakilerin ödüllendirilmesi; kitaplar, yeminler ve ortaklarla ilgili sorular ile yanlışlık içinde olan ve kötüye kimsenin kefil olmak istemeyeceği hakkında;

Beşinci bölümde (42–45. âyetler): Her şeyi zamanında yapmak gerektiği, zamanı ve imkânları doğru kullanmayanların bahane ve yalanlarının bir işe yaramayacağı, çünkü Allah’ın plânın sağlam olduğuna dair;

Altıncı bölümde (46–50. âyetler): Dinin tebliği karşılığında ücret istenmeyeceği ve kimsenin bu noktada borçlu olmayacağı ile sabır, nimet ve barış konularında;

Yedinci bölümde (51-52. âyetler):  Bütün âlemlere uyarı olan Evrensel Mesajı tebliğ edene karşı inkârcıların öfke ve iftiraları ile ilgili;

Müzzemmil Sûresi’nde;

Birinci bölümde (1–7. âyetler): Büyük bir iş(sorumluluk) yüklenenlerin geceleri de bir plân dâhilinde belli bir süre çalışmaları ve düşünerek belli bir yöntemle Kur’an okumaları,  hem gündüzleri yapılacak işler olduğundan hem geceleri okumak daha verimli olacağından, bir de gündüzleri yapılacak işlerin Kitaba uygun olması bakımından gecelerin bir bölümünün eğitime ayrılması gerektiği konusunda;

 İkinci bölümde (8–14. âyetler): Doğunun ve Batının Rabbine yönelmek, onu vekil tutmak, sabır ve hicret ile yalanlayıcı, zevk ve refah sahipleri için ceza konuları hakkında;

 Üçüncü bölümde (15–19. âyetler): Elçi ile elçiye karşı gelenler ve öğüt alıp doğru yolu tutanlar konusunda;

 Dördüncü bölümde (20. âyet): Gecenin bir kısmında kalkıp birlikte Kur’an okumanın,  Kur’an eğitiminde kolaylaştırılmış programlar uygulamanın, gündüzleri çeşitli işlerin bulunduğunun hatırlatılması, salâtın ikame edilmesi, zekâtın verilmesi, Allah’tan dilemek ve onun vereceği ödül ile ilgili;

 Müddessir Sûresi’nde;

Birinci bölümde (1–7. âyetler): Alınan mesajların duyurulması ve insanların uyarılması ve bu eylemler sürdürülürken dikkat edilecek hususlar ile tek büyük olarak Rabbin tanınması, donanımın temiz tutulması, kötülükten kaçınma, karşılıksız verme ve Allah için sabır konularında;

İkinci bölümde (8–10. âyetler): Kıyamet ve hesap gününün kâfirler için zor olacağı, çünkü o gün sadece adaletin borusunun öteceği konusunda;

Üçüncü bölümde (11–31. âyetler): Zenginlikle şımaran ve yanlış takdirde bulunanların cezalandırılacağı; yanlış takdirde bulunanların kibirlerinden ötürü gerçeği görmeyecekleri, Kur’an için sihirdir, insan sözüdür diyecekleri ve bundan dolayı Sekara sokulup cezalandırılacakları; Sekar ile Allah’ın cezalandıracağı ve ödüllendireceği kimseler hakkında;

 Dördüncü bölümde (32–56. âyetler): Ay, gece ve sabah gibi doğadaki âyetlere dikkatin çekilmesi ve bunların ileri gitmek veya geri kalmak isteyenler için büyük bir uyarı olmasının hatırlatılması; herkesin kazandığına göre hesaba çekilecek; cennetliklerin suçlulara neden cezalandırıldıklarını sorması ve onların cevabının; “salât ikame etmezdik, yoksulu doyurmazdık, boş ve yararsız işlere dalardık, din gününü yalanlardık ve ölüm bizi bu halde yakaladı” demeleri; aracı torpilcilerin böylelerine hiçbir yararının olamayacağı; inatçı eşekler gibi öğüte karşı çıkmaları, kendileri için özel sayfalar istemeleri, ahrete inanmamaları ve cezadan korkmamaları; öğüt almak isteyenler ve istemeyenler ile isteyip layık olanlara öğüt verileceği konularında;

Mesajlar var…

İlk dört sûrede bu mesajları alan bir insan, bir sözleşme yapmanın eşiğine geldiğini anlar. Bu eşikte sözleşmenin kabul edilip edilmediği Fatiha Sûresi ile ortaya konur. Fatiha kelimesi sûrenin içinde geçmez, ancak çok isabetli olarak sûre bu kelime ile adlandırılmıştır.

‘Fatiha’, kökü Arapça  “fe-te-he” den gelen bir kavramdır. ‘el fethu’, muğlâklığı, kapalılığı ve müşkilliği izale etmek, gidermek, (açmak) demektir. Buradaki ‘açmak’ eylemini iki şekilde anlamalıyız. Birincisi: kapı ve benzeri şeyleri; demir kilidi, sürgüyü, mandalı ve bu türden eşyaları açma. İkincisi: gamı, tasayı veya kederi (kişinin) üzerinden kaldırmak, izale etmek veya gidermek ve kapalı ilimleri veya bilgileri açmak; ‘Fatiha’ da, her türlü şeyde, ‘kendisiyle birlikte ve sonrasında gelenin açıldığı, (o şeyin) başlangıcı’ demektir (İsfahani, Müfredat, çeviren ve notlandıran Yusuf Türker, Pınar Yayınları, 2007-İstanbul). Buradaki anlamlardan ‘açarak başlatmak’  söylem ve eylemini çıkarabiliriz.

Kendisinden önce gelen dört sûredeki mesajları özetle gördükten sonra, Fatiha Sûresi’nin anlamına tekrar bakalım: ” 1) Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir. 2) O Rahmandır, Rahimdir. 3) Din gününün sahibidir. 4) (Rabbimiz!) Yalnız sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz. 5) Bizi dosdoğru yola ilet. 6) Nimet verdiklerinin yoluna. 7) Gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna değil.”

Fatiha Sûresi’nde Allah kendisini tanıttıktan sonra, âlemlerin Rabbine nasıl kulluk edileceğini açıklıyor. Bundan önceki dört sûrede anlatılanlardan sonra Fatiha Sûresi sanki bir kapı önüdür. Kapıyı açıp girenler olabileceği gibi, açmayıp geri dönenler de olabilir. İlk kez Kur’an ile muhatap olan bir insan için bir kavşak noktasıdır Fatiha Sûresi. Bir dönem başı ve sonudur adeta. Bir kısım insanlar Fatiha kapısına geldiklerinde eski dönemi sonlandırıp, yeni bir dönem başlatırlar yaşamlarında. Yani, kişi için hem bitiş, hem başlangıç çizgisidir yedi âyetlik bu mübarek sûre… Rabb (c) kendisini tanıtırken, insanların da Rab’ bleri karşısında ne ile yükümlü olduklarını, Hamd kavramıyla bildiriyor. Kur’an-ı Kerim’in insanların anlayabilmeleri için taşıdığı kolaylaştırıcı özelliklerin biri olan; ‘kendi kendini açıklama’ yöntemi, bu sûrede de çok açık olarak ve çarpıcı bir biçimde inananların önündedir.

Âlemlerin Rabbi Allah; Rahman ve Rahimdir, hamd için lâyık olan sadece O’dur, din gününün sahibidir, kendisine kulluk edilecek ve yardım istenecek olandır, doğru yola iletendir, nimet veren ve sapıtanlara gazap edendir. “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” dediğimizde; ne büyük bir güç ve kuvvet sahibi bir Rab için bu sözü söylediğimizi burada açıkça görebiliyoruz. Bu anlayış ve tutum içinde olan bir insan, kendisinin çok büyük bir güvenlik içinde olduğunu bilir ve bunun huzuru içinde yaşar.

“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” mesajı vahiy ile Allah’ın Elçisi’ ne, O’ndan da diğer insanlara bildirilen ve iman etmiş insanların söyleyeceği ve davranışlarına yansıtacağı bir sözdür. Yani, “sûredeki bu âyetten sonraki âyetlerde, bu sûreden sonraki ve önceki sûrelerde tanıtılan Allah’ı, Rab kabul ediyorum, bundan sonraki hayatımı Rabb’imin istediği biçimde sürdüreceğim” sözünü vermiş olacaktır. İnananlar tarafından bu âyetle soyut olarak verilen söz, yapılan anlaşma/sözleşme beşinci âyetle, “sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz” denilerek eylem haline getiriliyor…

İnanan insan, Kulluk kavramından, yaşamının her anında kendisinde meydana gelen düşünce ve davranışları anlar. Daha açık bir deyişle; “inandım” dedikten sonra hayatının her bir saniyesinden Rabbine karşı sorumlu olduğunun bilincindedir. Bu nedenle, derhal Rabb’inin inanalar için gösterdiği yolu/dini öğrenir. Bu öğrenmede Rabb’ini her an yanında hisseder ve sürekli O’nun yardımını ister ve sadece O’na güvenip, dayanır. Bir de sürekli Rabbine yalvarış ve yakarış içinde olması gerektiğini bilir. Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna, kendilerine gazap edilmişlerin ve sapıtmışların yoluna değil.”

 Şimdi şunu söyleyebiliriz: Hamd, sözle ifade edilen bir duygu, içten gelen bir memnuniyetin Allah için dışa vurumu. Ya da; çok samimi olarak kalp ve gönül derinliği ile Yüce Rabbimize sunulan bir övgü, Rabbin yüce huzurunda O’na kulluk edeceğine dair bir söz verme, fakat insanda davranış olarak ortaya çıkmaya dayalı bir söz verme.

Sadece Allah’a kulluk etmek, sürekli aynı inanç ve eylem içinde olabilmek, pek kolay bir iş değil.  Cennet de o kadar güzel ve istenecek bir yer olarak anlatılıyor ki Kur’an’da, öyle bir takım taklidi, alışılmış ve çilesi olmayan kuralları yerine getirmekle orası kazanılamaz. Hem bu dünyada, hem ahrette Yüce Rabb’imizin sonsuz nimetlerinden yararlanabilmek için, O’nun rızasını kazanmak zorunluluğu vardır. Bunu dikkate almayanlar dalalette olup gazabı hak edenlerdir. “Nimet verdiğin kimselerin yoluna, kendilerine gazap edilmişlerin ve sapıtmışların yoluna değil.”

Vahyin gönderiliş amacı, Allah-İnsan ilişkisini en doğru şekilde bir esasa bağlamaktır. Her zaman ve mekânda insanda mutlaka bir Tanrı/İlah anlayışı olagelmiştir. Ama bu anlayış çoğu zaman eksik ve yanlıştır. “Allah’ı gereği gibi hak ölçüye göre değerlendiremediler.” (En’âm 6/91). Kur’an’da buna benzer pek çok âyet bulunmaktadır. Bu âyetler bize insanların Allah bilgilerinin olduğunu, fakat bu bilgilerinde çelişkiler bulunduğunu anlatıyor. Vahyin değiştirmek istediği işte bu anlayışlardır. Allah’ı şanına yaraşır bir şekilde tanımak ve O’na o şekilde inanmak esastır. İşte vahyin amacı budur. Allah (c) yarattığı insandan şunu istemektedir: Tanrı (ilah)/Rabb olarak sadece kendisinin tanınmasını ve kabul edilmesini… Burada geçen ‘tanımak’ kavramı, hem hakkında bilgi edinmek, hem O’nu kabul etmek, olarak anlaşılmalıdır.

İnsanlar tarafından “Allah’ın gereği gibi tanınması” konusu gerçekten doğru anlaşılıp değerlendirilirse, kişisel ve toplumsal hayat da ona göre düzenlenir. Sonuçta, toplumsal mutluluk ortaya çıkar; zulmün yerini adalet, şirkin yerini tevhid, esaretin yerini özgürlük, yaşam standartlarındaki uçurumun yerini eşitlik alır. Böyle kurulmuş bir toplumdaki insanlar için hem bu dünyada, hem de ahrette Allah’ın bol nimetleri vardır; cennet…

Mutlu yaşamın ilk adımları Alâk, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir sûrelerindeki emirlerle atıldı. Buradaki emirler; yapılacak ve yapılmayacak olanların çoğunu kapsamaktadır. Yapılması emredilenler: okuma, öğrenme; özellikle gecenin belirli saatlerinde Kur’an eğitimi, salât, zekât, hicret, uyarma, duyurma ve bunlara benzer yararlı eylemler.

Yapılmaması emredilenler: Allah’ın dışında İlahlaşan/Rablık taslayan (yalancı, günahkâr, zorba, kaba, hayra engel olan, v.b.) insan ve sistemlere itaat etmek.

Fatihanın miftahı tevhidi inançtır. Onun için şirkten kesinlikle uzak durmak gerekir. Bu nedenle Kur’an’ın ilk inen âyetlerinde  ‘Rab’ kavramı çok sık geçer.  Fatiha Sûresi’ndeki “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” âyeti şirki kökünden kazımak için en kuvvetli bir anahtardır. Bunu, “Sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz.” âyeti ile de pekiştirmesi, şirk konusunun önemini daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır. “Yaratan Rab’bin adı ile oku” (Alâk 96/1), “Sen ki, mecnun değil Rab’binin nimetine ermiş kimsesin.” (Kalem 68/3), “Doğunun da, batının da Rab’bidir, O’nu vekil tut.” (Müzzemmil 73/9) “Rab’bini tekbir et.” (Müddessir 74/3).

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın yanında başka rablere yer vermenin insanı nasıl şirke götürdüğünü diğer sûrelerdeki kimi âyetlerinde şöyle açıklamaktadır:

Allah’ın dışında bilginlerini ve din adamlarını rabler edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Ama onlar, bir İlah’tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka İlah yoktur. O şirk koştuklarından uzaktır.” (Tevbe 9/31) İşte tam bu âyet söz konusu olduğunda, gerçek bir Müslüman Fatiha Sûresi’nden okuduğu ve söz verdiği âyetleri hatırlar: “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” “Sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz.”

“Beni doğru yola Rab’bim ulaştırmıştır; müşriklerden olmayan hanif İbrahim’in dosdoğru dinine… De ki; ‘salâtm, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm âlemlerin Rab’bi Allah içindir.’ Ortağı yoktur. Ben böyle emir olundum. Ben Müslümanların ilkiyim. De ki; ‘Allah her şeyin Rab’bi iken başka rab mi arayayım?” (En’âm 6/161–164).

“Artık durma, tesbih et Rab’bini hamd ile birlikte ve O’ndan mağfiret dile; zira O’dur tüm içten gelen tövbeleri kabul eden.” (Nasr 110/3).

Sonuç olarak… 

Nasr Sûresi iniş sırasına göre son sûredir, Fatiha Sûresi de bütün olarak inen ilk sûredir. ‘Hamd’ kavramı Fatiha Sûresi’nin ilk âyetinde, Nasr Sûresi’nin de son âyetinde geçer. Bundan şunu anlayabiliriz: Müslüman’ım diyen herkese “Elhamdülillahi Rabbil Âlemin/Hamd, âlemlerin Rabb’i Allah içindir.” Diyerek kapıdan girdin ya, artık bundan sonra, “Fe sebbih bi hamdi rabbike/Artık durma tesbih et Rabb’ini hamd ile (Söz verdiğin gibi, Rabb’inin istediği biçimde davran)” mesajı veriliyor…

Ey âlemlerin Rabb’i Allah’ım! Bizleri şirkten uzak duran, Fatiha kapısından dönmeyen muvahhit Müslümanlar olarak yaşat ve öldür. (Âmin)…

Mustafa DEMİR