Allah’a sığınırım!

Kovulmuş şeytanın şerrinden…

Verebileceği her tür zarardan, hile ve iğvadan…

Ey zorlukları kolaylaştıran Allah’ım!

Vahyini anlamamı kolaylaştır! Kalbimi vahyine aç…

Her hayrı kalbime ilham et…

Kendim’i, anlamama engel kılma…

Varlığım’ı, vahyin tanıklığına gölge etme…

İlahi!

Bütün bir hayatımı vahye tanık ve şahit kıl…

Anlam dünyamı vahyinle imar ve inşa et…

Sen’den gelecek her hayra muhtacım…

Hayatın labirentinde avare/şaşkın ve ne yaptığını bilmez halde bırakma…

En güzel bir kabul ile dualarımı kabul buyur. Âmin!

***

İrfan ve hikmet semamızın yıldızlarından biri der ki:

Güzeller güzeli Yusuf pazarda satılıyormuş. Taliplileri alabildiğine çoğalmış. Herkes Yusuf’un kendisine verilmesini arzuluyormuş. Derken yaşlı bir nine de Yusuf’a talip olmuş. Kendisine Yusuf’un verilmeyeceğinden emin olanlar ihtiyar ninenin yanına usulca sokulmuşlar. Nineciğim Yusuf’a senin de talip olduğunu görüyoruz; hiç sana Yusuf’u verirler mi? Bu mümkün mü? diye uyarmayı denemişler. Nine bilgelik dolu bakışlarını cevap bekleyenlerin gözlerine mıhlayarak ibret ve hikmet niteliğinde şu cevabı verir:

– Evet… Yusuf’u bana vermeyeceklerini biliyorum. Yusuf’un benim olmayacağının farkındayım. Ama o güzeller güzeli Yusuf’a talip olanlar listesinde benim adım da bulunsun istiyorum. Bu kadın da Yusuf’a talipti diye kayda geçsin istiyorum, demiş.

İmdi elbette Kur’an’dan söz etmek ve onu anlatmaya çalışmak büyük bir şereftir. O nisbette sorumluluğu da içerir. Ancak, bu satırların yazarı Aziz Kur’an’ı anlatabilmede, liyakat sahibi olmadığının bilincindedir. O’nu gereği gibi anlama, anlatma ve aktarma hususunda kendi çapının ve haddinin farkındadır. Ne var ki, vahye iman, hürmet ve bağlılığına şahit olması için, bu satırları yazmaya cür’et etmektedir. Kur’an’ı iman diliyle anlatmak isteyenler arasında bu derginin sayfaları ve bu satırların yazarının adının da bulunmasını arzulamakta; O’na imanın küçük bir nişanesi kabul etmekte, O’nu anlatmak isteyenlerin listesinde onun da adı bulunsun istemektedir. Zira insanlar Allah’ı gereği gibi takdir edemedikleri[1] gibi, vahyi de gereği gibi takdir etmekten uzaktırlar.

Yazar, imzasını taşıyan yazıların bu çerçevede ele alınması ve en başta kendisini karşısına alarak söylediği şeklinde anlaşılmasını talep etmektedir.

Kur’an’a yaklaşım sorunumuz

Vakıayı bilmek, tanımak ve mevcut durumun farkında olmak önemli şüphesiz.

Ve vakıayı resmeden bir tablo duruyor karşımızda. İçinde kendimiz ve bize ait olanı içeren bir resim. Düşünce dünyamız, iman coğrafyamız, amel ve tercihlerimizden oluşan bir resim.

Genel olarak İslam’ın merak konusu olduğu ve insanlığın ilgisini çektiği gözlenirken, özellikle Batı dünyasında Kur’an’a olan özel bir ilgi dalgasından da söz edilirken, İslam dünyasında Aziz Kur’an’ın münevverlerimizin gündeminde hak ettiği yerde bulunmayışı, içinde bulunduğumuz resmin trajik durumunu anlatmaya yetiyor.

Entelektüel çabalar hikmetin kaynağı olan Kur’an’ın anlaşılması üzerinde yoğunlaşmıyor; zihinler karışık, bakışlar bulanık, hayat ekseriyetle bomboş bir mecrada akıp gidiyor.

Kur’an ile ilgili çalışmaların bazı akademik çevrelerde ele alınış biçimi, yer yer oryantalist izler taşıyor. “Akıl”a sadece bir araç olmaktan daha fazla roller yüklenmesi, bir takım sapmalara ve gereksiz tartışmalara vesile oluyor. Hangi akıl! diye sormak, pek de aklımıza gelmiyor.

Her Ramazan ayında Kur’an, tilavetiyle gündeme geliyor olmasına rağmen, mânâ ve mesajının yeterince merak uyandırmıyor olması acı gerçeğimizi bir kez daha hatırlatıyor.

Cami ve mescidlerin bilhassa cumaları hıncahınç doluşu karşısında hayatın diğer alanlarında görülen Kur’an’a ilgisizlik, kahredici bir yanımıza işaret ediyor.

Tertil üzere tilavet edilmesi yanında, gereksiz teğanni hususundaki ısrar, muhatabı anlamdan ziyade mahrec üzerinde yoğunlaştırıyor. Bu da zihni köreltiyor.

Böylece anlama ve murad-ı ilahiye yabancılaşan muhatap, tefekkür, tezekkür, tedebbür, taakkul, tefehhüm ve teemmül gibi zihni ve kalbi faaliyetler hususunda tembellik gösteriyor. Vahiyden yoksun bir din algısının, Müslüman tasavvura hayatiyet kazandırması mümkün gözükmüyor.

Eğer vahiy ve Hz. Peygamber’in dine ait uygulamaları (sünnet), hayat sunabilme imkânlarını yitirmişse (hayattan uzaklaştırılmış ise), hayat olma (yaşanma) imkânlarını da kaybetmiş anlamına geliyor.

Bugünü/ânı anlama çabası içerisinde bulunan ve Aziz Kur’an’a yönelerek ilahi mekasıdı anlama ve hikmetle ân’a taşıma amacına matuf nice çabalar akim kalıyor.

Ezberini tek yol ve tek usul kabul eden kimileri, alışıla gelen okumaları değiştirmeye niyetli görünmüyor. Farklı okumalara da müsamaha göstermiyor. Gelenek adım atmıyor/atamıyor.

Biliyoruz ki “Geleneği olmayanın geleceği de olmaz”dı. Ümmetin zengin mirasına yaslanmayan, “geleneğe adım attırmayan” (S.Karakoç) hiçbir düşünsel duruş, varlık göstermiyor, uzun soluklu bir yürüyüş gerçekleştir(e)miyor.

Her düşünce gibi geleneksel yorumlar da kısmen eskiyor. Tecdid ve ihya çabalarını kaçınılmaz kılıyor. Vahyin gölgesinde geleneğin yeniden ele alınmasının zorunluluğu doğuyor. Geleneksel kalıplar, “şimdiye” cevap olmuyor.

Kur’an’a, bilinçsiz ve tefekkürsüz yaklaşım, anlamayı zorlaştırıyor. Bu şekilde okuyanlar satır arasında kendi düşünce ve beklentisini buluyor/okuyor.

Teslim olmuş bir kalp ile vahye yönelmeyen, buna mukabil onda kendisine delil arıyor; vahyi kendisine gerekçe olarak sunuyor. Kendi görüş, düşünce ve tesbitlerini teyide zorluyor. Artık ibadetler de adetleşen ritüellerden öteye geçmiyor.

Tamamen mümin duyarlılığı ile kullanıldığını söyleyebileceğimiz, “Vahye dönüş”, “vahyin tanıklığı” ya da “Kur’an’ın şahitliği” gibi ifadelere sıkça rastlamamıza rağmen, içinin doldurulması hususunda hiç kimse memnun ve tatmin olmuş görünmüyor. Kullanılan ifadeler zihin ve yürek damağımızda gereken tadı ve izi bırakmıyor, sade sloganlardan öteye geçmiyor. Öneri ve teklifler, konuşma ve oturumlar, içinde yaşayageldiğimiz topluma sloganları aşarak somut ve gerçekçi teklifler içermiyor. Bu da beraberinde sığlık ve kuruluğu getiriyor.

Günlük konuşma ve sohbetlerde kullanılagelen Kur’an’dan ayetler, tefekkür dünyamızda hak ettiği yeri bulmadığından buharlaşıyor, hayata anlam akıtarak pratikler üretilmiyor. Kur’anî kavramlar, kendi sessizliğinde, dinde derinleşen (rasihûn) müminleri bekliyor. Yarın için hiç de arzu etmediğimiz bir şikâyeti Aziz Kur’an daha şimdiden haber veriyor: “Rasul, ‘Yarabbi’ diyecek, gerçek şu ki benim kavmim, bu Kur’an’ı, devri geçmiş bir mesaj gibi terk etti”[2]

Kur’an’la ilişkilerimiz

Tüm bu can alıcı tesbitler daha doğrusu sorunlar, acı bir resim olarak karşımızda çözüm bekliyor. En fakir yanımıza, tedaviye muhtaç yaramıza işaret ediyor. Yeniden vahyin aydınlığına en sahih ve en salih bir amaçla yönelmeye ivedilikle ihtiyaç görülüyor.

Müslümanlar olarak Kur’an’a karşı tutumumuz ciddi bir araştırma gerektiriyor. Zira Kur’an’la ilişkimiz sorunlar içeriyor. Yaklaşımımızı gözden geçirmemiz gerekiyor. Kur’an’la ilişkimizi tazelememiz, onun istediği ilkeler, tarz ve usul çerçevesinde ele almamız zaruri bir hal alıyor. Vahye onun istediği teslimiyet ve iman ile yaklaşmamız gerekiyor. Yalnız ben varım ve bu ayetler bana vahyolunuyor anlayış ve duyarlılığı ile de yaklaşmaya ihtiyacımız bulunuyor. Her bir ayetin manasını içerek dinlemek, alarak içselleştirmek gerekiyor. Karşılaştığımız her bir konuda “acaba Kur’an nasıl davranmamı istiyor?” “Kur’an’dan öğrendiklerim onunla nasıl bir yaklaşımı gerekli kılıyor?” sorusunu kendimize daha sık sormamız gereğini vurguluyor. Hayatımız, ilişkilerimiz, hayatı anlama ve algılama biçimimizi vahyin ikliminde sağlamadan geçirmemiz aciliyet kesbediyor. Konuşmaktan çok anlama ve yaşamaya önem vermek gerekiyor. Her bir ayetin hayatımıza nüzulü için kendi dünyamızda özel gayretler gerekiyor. O’nda ve O’nunla değişmek için “hemen”, “şimdi” demek gerekiyor. Bu değişimin adına, varlığa verilen en büyük nimet olan hidayet diyoruz. En büyük kazanım ve imkân olan hidayeti, hayatımızın teminat ve garantisi bilmemiz gerekiyor.

Vahyin pratik/yaşanma, hayat içerisindeki yerini alma haline sünnet dersek, vahyi sünnetten ayırmanın mümkün olamayacağını bilmemiz gerekiyor. Vahyî ilkeleri anlamak için sünnetin hayati önemini görmek, sünnetten bağımsız bir vahiy anlayışının mümkün olamayacağını görmek gerekiyor. Yaşayan ve yaşanan bir ilkeler manzumesi olarak Hz. Muhammed (sa)’in hayatına ve Kur’an’a yaklaşım ile onu anlama biçimi, örnek ve önderliği bir iman esası olarak Kur’an’da yerini alıyor.

Diğer vahiylerin aksine Kur’an vahyi bizlere sonsuz bir imkân sunmayı sabah-ı haşre kadar garanti ediyor; çünkü ilahi koruma altındadır. “Kur’an’ı biz indirdik; o’nu koruyacak olan da bizleriz”[3] Dolayısı ile en orijinal (vahyedildiği) haliyle elimizde bulunmaktadır. Bugün Kur’an hayattan uzak tutulmuştur. Ancak her an varolma ve hayatı yeniden inşa etme potansiyelini, içerisinde taşımaktadır. Her geri dönüldüğünde, sahih ve diriltici varlığına orijinal bütünlüğüne kavuşmamız mümkün olabilmektedir.

Öyle sanıyorum işe bizden/kendimizden başlamak gerekiyor. Kendimize ait özel dünyalarımız olmalı. Hayatımızın derinlerinde mahrem zamanlarımız mutlaka bulunmalıdır.

En yakın (şah damarımızdan bile yakın) olanla birlikte olmanın manevi zevkini soluyacak özel ânlarımız olmalı. Sadece “Ben ve Rabbim” diyebileceğimiz ânlarımız olmalı ve o anların konuğu “Allah sözü” olmalı. Bu anlarımızı çoğaltmalı, bunun için vesileler aramalıyız. Vahyi hayatımızın hakemi ve hâkimi olarak bilmeliyiz. Entelektüel şecaat ve cesaretle kendimizle yüzleşebilmeli, başkalarını konuşurken, kendini unutma hastalığından kurtulmalıyız.

Kur’an aktif bir öznedir, basit bir nesne konumuna indirgeme günahına düşmekten kaçınmalı. Vahyin de bir ruhu vardır. Bu ruh ile temas kurmak ve interaktif bir ilişki içerisinde olmak gerekli. O (Kur’an), konuşacak değildir; onu konuşturmak, muhatabı olan insana düşüyor. Hayattan uzaklaştırılan, hayatla münasebeti koparılan hiçbir değerler manzumesinin yaşaması mümkün görünmüyor. Vahyi sadece işitsel ve seyirlik bir malzeme olmaktan kurtarmak gerekiyor.

Her bir amel, davranış ve girişimi, vahyin belirleyici zemininde değerlendirmemiz gerekiyor. Vahyin kavramları ile hayata bakmalı, düşünmeli ve konuşmalı. Düşünce ve amelî hayatımıza vahyi yeniden taşımalı, gündelik hayata şekil verecek pratikler geliştirmeli. Kur’an ile ilgili süslü, alımlı ve iddialı laflar üretmenin sorunlara çare olmayacağının bilincinde olmalı. Kur’an, insanlara kafi bir bildiridir[4] ve öğüt almamız için kolaylaştırılmıştır[5], üzerinde düşünmemiz[6], Anlamamız[7], ihlas ve samimiyetle açıklamamız[8]  ve bu amaçla okumamız[9] istenmektedir: Bu çağrıya kulak vermeli ve gereği gibi davranmanın imkanları araştırılmalıdır.

Vahyi hayatın bütün alanlarının rehberi yapmak gerekiyor. Hayatta ve hayatın her alanında; siyaset, sanat, edebiyat, fikriyat ve fiiliyatta vahyin izleri ve derin tesiri görülmelidir. Hayatın her ânına nüfuz ederek belirleyici konumda bulunmalıdır. Her alanla ilgili Kur’an’da ve yaşanmış tecrübedeki (sünnet) söylenmiş ve yaşanmışlar, aranmalı/araştırılmalı ve hayata taşınmalıdır.

Kur’an’ın hayata dönük, koordinatlarını, yaratıcı ruhu ve kurucu iradesine, ilmi derinlik ve münevverane sezgi ile yaklaşmak gerekiyor. Eylemlerimizle Kur’an’ı tefsir etmek, iyi bir örneklik ortaya koymak, böylece aşınan insanî tarafımızı tamir etmek gerekiyor.

Evet… pratik hayata dönerek onda vahyin izlerini araştırmamız gerekiyor. Hayatın anlamını vahyin ikliminde aramak ve kopuk teması yeniden sağlamak gerekiyor. Vahyin diriltici ilkeleri, sinmiş, yenmiş, sessiz ve yaralı duyarlılığımızla buluşmalı, diriltici nefesine, dönüştürücü ve inşa edici gücüne varlığımızı teslim etmeliyiz.

Elbette vahiyle kopmayan temasımıza da işaret etmek gerekiyor. Eline Kur’an’ı alan, zulüm ve olumsuzluklara karşı kendisinde bitimsiz bir direniş gücü buluyor. Kuru ve derinlikli olmayan bir ilişki olsa da, derinden bir etki varlığını hissettiriyor. Her şeye rağmen Kur’an dünya ölçeğindeki yaşanan tüm olumsuzluklara meydan okuyor. Sınırlı bir kesim de olsa çarenin O’nda olduğunu görenler bulunuyor. Lokal da olsa, Kur’an merkezli çalışmalar, yasaklara inat sürüyor. Yaz aylarında bile olsa minik yavrular Kur’an tilavetiyle buluşuyor ve yer yer, Kur’an, Hadis ve İslam Tarihi vs. merkezli eğitimler ile takviye ediliyor. Kur’an’ın, dünya gündeminde ağırlıklı bir şekilde varlığı devam ediyor.

Daha önemlisi beşeri ideolojiler havlu atmış bulunuyor. Kutsal’a olan ilgi her geçen gün artıyor. Kur’an’a yeni bir ilgi dalgası gelişiyor. Toplum modernleştikçe, insanların geleceği ile ilgili kaygıları artıyor. Ne var ki, vahyi susuz gönüllere taşıyacak ilim ve gönül erlerine ihtiyaç bulunuyor.

Hülasa insanlığın çarkı, düzeni ve dümeni bozuk bugünkü gidişine dur demek için, Kur’ani Hayat büyük bir imkân olarak yerini alıyor.

Bu satırların uzun soluklu bir yürüyüşe “girizgâh” sadedinde görülmesi dileği ile…

Adnan İnanç

[1] 39 Zümer: 67.
[2] 25 Furkan: 30.
[3] 15 Hicr: 9.
[4] 14 İbrahim: 52.
[5] 54 Kamer: 17.
[6] 47 Muhammed: 24, 2 Bakara: 219, 266,  4 Nisa: 82, 38 Sad: 29.
[7] 4 Nisa: 82, 23 Mü’minûn, 68-70, 47 Muhammed: 24.
[8] 2 Bakara: 118, 219, 221, 16 Nahl: 44, 57 Hadîd: 17.
[9] 1 Alak: 1, 3, 2 Bakara: 121, 73 Müzemmil: 20.