Bedenin kalbe, kalbin beyne, beynin insana ve insanın yine insana emanet edildiği bir kâinatta yaşıyoruz. Beden kalbe emanettir. Çünkü kanı, canı, gönlü, duyguyu, idealleri, aşkı içinde taşıyan ve birçok özelliği hâlâ tam tespit edilemeyen; nice görevi olan o kalp, bedenle hedefine varacaktır. O, insanın sevda tahtıdır. Kalp de beyne emanettir. Kişioğlunun bu dünyaya gelişinin sebebi hikmeti olan iradenin taçlı mekânıdır beyin. Beynin insana emaneti ise, insanın çok bilinmeyenli karmaşık ve derinliği muhkem olan bir denklemin hülasasının varlığıdır. İnsanın insana emaneti ise kutsaliyetinin zirvesidir. Tüm bunları iç içe daireler şeklinde düşünürsek, bir yanda doğal hayat dediğimiz bu dünya yaşantısı diğer yanda da ötelerin ötesine doğru giden nihayetsizliğin kutsi serüveni. İşte insanı bu değerler ortaya çıkarır.

Eğer biz insansak, bütün mukaddesat bize emanet demektir. Bütün üstünlükler ve yücelikler bize emanet. Bütün acizlikler, sonlanan ve sonsuz olan her şey, her varlık bize emanet. Eğer insansak diyorum. Bu ifademi tamamen iradeye ve bilme bilincine dayandırıyorum. Bilmek, Allah’ın insana eşyayı öğretmesinin sırrı. Hatta sırlar ötesi sırrı. Şöyle ki; bilmeyi bilenin kuşatıcılığı, sınırsızlığının ismi.

İnsanın, çağlar boyu en büyük problemi, irade ve gönül dengesinin iyi kurulamaması değil midir? İrade ve gönül yani beyin ve kalp, insanı eşref-i mahlûk makamına çıkaran en değerli varlıklar. O zaman sıraya koyarsak kişi, önce ona emanet edilen ‘irade’sine sahip çıkacak. İradeye sadece irade ile sahip çıkılmaz. İrade, yanına gönlü alırsa kendini tamamlayabilir. O zaman işlev noksansız yapılır. Çünkü ‘gönül’süz irade egoizmi arttırır. Bugün dünyada yaşanan doğu batı medeniyetleri meselesinin de temel çıkmazı tam burada düğümlenmiştir. Doğu, gönlü çok önemseyip beyni arka plana atarken, batı, beyinle her şeyi halledeceğini sanmaktadır. Bu noktada dengeler bozulmuş ve problemler başlamıştır. Aklı işe katmayan gönül ancak meczup olur, gönlü işe katmayan aklın da sonu tanrılaşır ve nihayetinde şeytana dayanır. Eğer iki taraf da noksanlarını ve zaaflarını fark edip, tamamlayıcı olmaya çalışırsa, insanlığın yeniden kurtuluşu için böylece bir fırsat doğabilir.

İrade ve gönül gerçek anlamda can dost olursa, aynı bedende meydana getirdikleri insan denen varlığı, yaratılmışların en şereflisi noktasına taşırlar. Böyle olunca da bilinç en yüksek noktaya ulaşır. Sonra da eşyayı öğrenme bilgisi kalbe sağlıklı şekilde nakşedilir ve nihayetinde bundan ötesi kolaylaşmış olur. Sonrası insana teslim edilen emanetlerin önemine göre sıraya konulmasıdır ki böyle bir bilinç onu çok sağlıklı yapar. Bu bilinç doğrultusunda değerler sıraya konulurken insan, önce kendi iç emanetlerini ardından da diğerlerini korumalıdır. Geniş bir perspektiften baktığımızda insanın koruyacağı o kadar çok emanet var ki bu, ‘merkezden çevreye doğru’ oluşan önemin ‘çevreden merkeze doğru’ artan değerler manzumesiyle anlam kazanır. Yani yanındaki, çevrendeki kendi çocuğun dururken, uzaktaki kişinin sorumluluğunu üstlenmek, yakınını görmeyip uzak için ağlamak gibi bir şey. Böyle bir sıralamaya ruhsat yok. Her düşünen beyin, bunun hiç de doğru olmadığının söyleyecektir.

Bu yüzden emanetlerin, sorumluluk derecelerine göre sıraya konulması, onlara sahip çıkmak kadar önemlidir. Bu görüş bizi “emanete sahip çıkmak, insanlığa sahip çıkmaktır” mertebesine götürür.

Baba isen, çocukların ve eşin sana emanettir. Sahip çıkmadığın an ihanetin büyük demektir. İhaneti büyük olanın, cezası da büyük olur. Babaysan, çoluk çocuğuna sahip çıkacaksın ama bu yetmez. Hem baba hem amca hem dayı hem dede olabilirsin. O zaman hem çocuklarına hem torunlarına hem yeğenlerine hatta onların varlık ve yokluğuna göre hem gelinlerine hem kardeşlerine sahip çıkmak zorundasın. “Ben ancak çocuklarıma sahip çıkarım” deme hakkın yoktur. Diyebilirsin fakat bu sadece kendi kendini kandırmak olur. Böyle bir mazeretin İslami anlayışta yeri de hükmü de yoktur.

Çocuklarını, torunlarını ve yeğenlerini gücün nispetinde koruma altına aldın. Bu, yine görevini tamamladın anlamına gelmiyor. Çünkü eğer gücün yetiyorsa sıra komşularına gelmiştir. Onlar da sana emanet değerlerdir. Komşularını da aynı hassasiyetle koruma ve kollama mecburiyetindesin. Şanlı Peygamberimiz (s) bunu o kadar veciz bir ifade ile dile getirmiştir ki bu ifade, bundan daha iyi söylenemezdi: ‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir.’

Buradan, gücün yetiyor da komşunu kendin gibi düşünmeden, ona yardım elini uzatmadan yaşıyorsan ne kadar çok bizden gibi görünsen de ‘bizden değilsin’ anlamı çıkıyor. Bizden değilsin demek; bir mü’min için çok ağır bir ifade olmalıdır ve o mü’min görevini, bu sözün ağırlığına göre yapmalıdır. Bahsi geçen hadis “komşu” derken illa da Müslüman komşu demiyor. Demek ki inanç farkı gözetmeden, komşuların tümünün hal durumu senin sorumluluğundadır. Sonra sadece yakın komşu diye bir ifade de kullanılmıyor.

Öyleyse gücün yettiği nispette uzak komşular da senin yardım gayretinin içine girmelidir. Eskiden en hızlı haberleşme aracı attı. Dolayısıyla kişinin, çok uzak komşularından haberi olamayabilirdi. Bugün haberleşme araçları uzak komşuları da yakın yapmıştır. Muhacir-Ensar kardeşliği uzak komşuya çok güzel ve anlamlı bir örnek değil midir?

Zenginliğinize, yetkinize, etkinize göre gücünüzü kendiniz bilip ayarlayacaksınız. Unutmayacaksınız ki eğer yarın yüce makama sunduğunuz mazeretler kabul edilmezse, koca dünya ömrünüz heba olmuş ve o en kötü kader tecelli etmiş demektir. Telafisi mümkün olmayan bir yola girme pişmanlığının kahırdan da kötü olduğunu her düşünen beyin bilmelidir.

Emanetleri sıraya koymaya çalışırsak:

Zayıf kuvvetliye emanettir. Halk yetkiliye, seçilmiş ve atanmışa emanettir. Memur amire, Kadın kocaya, çocuk baba ve anneye emanettir. Sakat sağlama, Kör görene, sağır duyup konuşabilene, yetim akrabaya, ahali kaymakama, belediye başkanına, valiye, bakanlara, başbakana, cumhurbaşkanına ve onların atadığı amirlere emanettir. Bunlar atananların derecelerine göre yetkilendirilmiştir. Bu konuda sorumluluk alındığı an yetkilinin etki derecesine göre görevi başlamış demektir.

Osmanlıda belediye başkanına ‘şehremini’ derlerdi. Bu Muhammed ül Emin’in o yüce sıfatından gelmekteydi. Tamamen bilinçli bir söylemin sonucu olarak değer kazanmış, güzel bir kavramdı şehremini. Bugün isimler değişmiş olsa da İslami hassasiyetimiz aynı olduğundan, kavramların ağırlığı zerre değişmemelidir. Hatta bu kavramlar, önemi artarak bizi kuşatmalıdır.

Bu konu ile ilgili bir başka sorumluluk da insan / doğa ilişkisidir. Çünkü doğa, insana emanettir. Yine yüce Peygamberimiz bu konuda söylenecek en güzel sözü söylemiştir: ‘Kıyametin koptuğunu görseniz dahi elinizdeki fidanı dikiniz.’ Bu ifadeyi irdelediğimizde doğaya ne denli sahip çıkmamız gerektiği apaçık ortaya çıkmaktadır. Doğa, içindeki her şeyini insanlığın hizmetine sunduğu bir cennet mekândır. İnsan, varlık değerinde davranıp emanete sahip çıkarsa bu dünya mutlu, yaşanabilir, güzel bir yurt durumuna gelir.

Taşından toprağına, çimeninden ağacına, meyvesinden hayvanına, suyundan havasına en hassas, noksansız ve muhteşem bir şekilde dizayn edilmiş ve bizlerin hizmetine sunulmuş bir doğa. Bizim görevimiz onu, tüm bu değerleri ile korumak hem geliştirmek hem de yenilemektir. Çünkü bize bu özellikler de verilmiştir.

Burada yine en yukarıdakinden en aşağıdakine, en yetkiliden halka kadar herkese hem görev hem sorumluluk hem de vebal düşmektedir. Ormanı yok etmek, çayırı kurutmak, suyu boşa akıtmak, barajı yanlış yere yapmak, karıncasından ineğine hayvanları korumamak, ‘ben yaptım oldu’ demek aynı zamanda emanete hıyanet etmek anlamına gelir.
Böceğin, dikenin, arının, çiçeğin, zerreden küreye hemen her şeyin sonsuz faydasının olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Her yaratılanın mutlaka önemli bir boşluğu doldurduğu kâinat bizi kuşatmış da bunun idrakinde değilsek, o zaman her şeyi baştan kaybetmişiz demektir. Çok iyi bilmeliyiz ki bu evrende küçük diye bir şey yoktur. Hiç umulmadığı anda en değersiz görünenin, bir gün çok işe yarayacağı geçmişte binlerce kez tecrübe edilmiştir.

Her insanın hayatında bir karıncanın, bir böceğin, basit gördüğü bir bitkinin önemli bir yer alacağını hiçbir zaman aklından çıkarmaması gerekir. Doğaya sahip çıkmak, bugün daha çok anlam ifade etmektedir. Hızla artan nüfusa oranla yaşadığımız yeryüzü aynı şekilde korunamazsa, yarının insanları aç kalıp, perişan olacak demektir. Yarının insanları kimlerdir? Öyle ise doğaya sahip çıkmak, torunlarımıza sahip çıkmak anlamına gelmez mi? Emanet işte bu kadar geniş ve değerlidir.

Bizi yaratan ve çok güzel özelliklerle donatan, fakiri zengine emanet etmiştir. Sonra da zekât, sadaka ve yardımlaşmayı da önemli kılmıştır. Bunun göz ardı edilmesi demek, dünya adaletsizliğine yardım etmek demektir ki böyle bir umursamazlık felakettir. Varlık ve yokluk tamamen Yüce Allah’ın takdiri altındadır. Nasıl ki çocuğu tamamen babanın emanetine verilmişse, aynı oranda fakir de zengine emanet verilmiştir. İş bu kadarla da kalmıyor. Mal, sahibine emanettir. Kazandığın malı istediğin gibi kullanamazsın. Mal senin ama senin olduğu kadar başkalarının ve insanlığın, hatta gelecek nesillerindir. Aslında bize mal biriktirme, mal mülk yığma ruhsatı verilmemiştir. Ben geleceğimi garanti altına alayım diye diretmek, bir anlamda yaratıcıya güvenmemektir. Atinin bekası için, insanlığın hizmetine ortak ürün sunmaktır asıl görevimiz. Bunun başında da nesillerin yani çocuklarımız ve torunlarımızın sağlıklı yetiştirilmesi gelir. Bugün, yeryüzünde görkemli köşk ve binaların ne kadarı üçüncü, dördüncü nesle kalabilmiştir? Baba yememiş, içmemiş, yığmış; emaneti takdir edildiği gibi kullanmamış, sıra çocuğuna geldiğinde de çocuk har vurup harman savurmuş ve nice alın terleri böylece heba olup gitmiştir.

Her şey bir yana kişinin kendisi, kendisine emanettir. Kişinin kendi bedenini hoyratça kullanma hakkı ve lüksü yoktur. Nasıl almışsa öyle teslim etmek durumundadır. Yoksa bu konudaki sorumluluk, diğerlerinden az değildir.

Bunları ardı ardına sıralarken ortaya çok önemli değerler çıkmaktadır: Emaneti hayırla buluşturmak kutsal dava olarak insanın omuzlarına yüklenmiştir. Yani görev, yalın anlamda verileni yapmaktan çok öteye geçiyor. Görevi, gücün yettiğince bir aşk haline getirmek ve ideallerle onu donatıp yaşamak, insan olmanın en önemli erdemi oluyor.

Bugün medeniyet, maddi anlamda teknolojik gelişimin zirvesindeyse, insanın bu açıdan görevini yapmış olması gerekir. Eğer medeniyetin manevi tarafında problemler hat safhadaysa, o zaman bu alandaki imtihan kaybedilmiş demektir.

Bu böyledir ve bu yüzden denge büyük oranda bozulmuştur. Emanet iyi anlaşılamamış ve uygulanamamıştır. Bu konudaki sorumluluğumuz ve vebalimiz çok fazladır.

Özellikle İslam ülkelerinde bu kadar savaşın, iç çatışmanın, kardeş kavgasının yaşanması, bizi bu sonuca ulaştırmaktadır. Bu konuya her Müslümanın gücünün yettiği ölçüde kafa yorması ve sahip çıkması gerekmektedir. Aslında bu, tüm insanlığın görevidir. İnancım odur ki kardeşliğin gelişmesi için mücadele etmemek, Hakk’ın huzuruna çıktığımızda imanımızdan sonra ilk verilecek imtihan konularının başında gelecektir.

Yüce Allah İslam ülkelerine nice nimetler vermiştir ki yer altı kaynakları bunların başında gelmektedir. Müslümanlar, neredeyse yüz yıldır bu değerli ürünlerin kullanımı sağlıklı yürütememektedir. Üzerinde yaşayan her insanın pay sahibi olduğu yer altı kaynakları eğer doğru kullanılsaydı, bugün hem kardeş kavgaları olmaz hem de medeniyette çok ileri seviyede olunurdu. Biri açlık sınırında yoksul, diğeri çok zengin iki toplum yan yana yaşıyorsa, bunun adaletsizlikten, emaneti doğru kullanmamaktan başka bir izahı yoktur. Bu kadar olayın bu coğrafyada olması ve belalardan bir türlü kurtulamaz oluşumuz, bunun katmerli belgesidir.

İsra Sûresi’nin 16. âyete bir bakalım: “Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşlarına iyilikleri emrederiz: buna rağmen onlar, orada kötülük işlerler. Böylece o ülke helaka müstahak olur: biz de orayı darmadağın ederiz.” Yakın ve uzak tarihi iyi bilenler, Allah’ın vaadinin gerçekleştiği nice olaya şahit olmuşlardır. Eğer ders almazsak, tarih tekerrür etmekte geç kalmaz.

Bir başka kutsal emanet de tarihtir. Tarihin bize yüklediği büyük sorumluluklar vardır. Bu milletin, Yüce Rabbin sunduğu emanetlere sahip çıktığı, onları şanlı bir şekilde bayraklaştırırcasına taşıdığı ve bize ulaştırdığı bir gerçektir. Bayrak yarışı gibi bir şeydir bu. Ta Fas’tan, Yemen’den,  Endonezya’dan Viyana kapısına kadar onlara emanet edilmiş şanlı bayrağı yüzyıllarca taşıyabildiler. Bunu ancak İslami bir ruhla yaptıklarını her değerlendirmede mutlaka ifade ettiler. O gün emanet bilinci zirvedeydi ve bu yüzden ‘ilahi kelimetullah’ bayrağı gönderden inmiyordu. Bilinç zayıfladıkça bayrak da rüzgârını kaybetti. Lakin şükürler olsun ki biz o bayrağı çamurlu yerlere düşürmedik. Düşürmedik ancak –maalesef- daha yukarılara da çıkartamadık. O zaman, görevi üstlenme vaktinin geçmekte olduğunu bilerek, acele hareket etmemiz gerekmektedir.

Neticede hem bu dünyanın hem içindekilerin sağlıklı şekilde mutluluğu, geleceği ve devamlılığı hem de öteki âlemdeki kurtuluşumuz için bize verilen emanetleri göz nurumuz gibi korumaya mecburuz. Yoksa kul olarak da millet olarak da sorumluluğumuz ve vebalimiz altından kalkamayacağımız kadar ağır olur.