Sıcak bir yaz günüydü İstanbul’da. Hoca bir hikâye anlatıyordu öğrencilerine. Soğuk Erzurum’un sıcak bir öğlen vaktiymiş. Mahallenin imamı öğrencilerini çatı katına çıkarıp elifba öğretirmiş. Günün en kızgın anında elini çatıya dokundurup; çocuklar cehennem de bunun gibi sıcak ve yakıcı. İnce bir cızırtı ve yanık oluşurmuş parmaklarının üzerinde. Öğrencilerine dönerek “düşünün cehennem bu çatıdan daha sıcak ve yakıcıdır. Vahye yüreğinizin elleriyle sarılın” dermiş.Hava durgundu. Bulutlar gökyüzüne serpilmiş koyunlar gibi yayılmıştı. Yaprak kımıldamıyordu sınıfta. Bütün kalpler bir saat rikkatindeydi. Talebelerin minik yürekleri sevimli ruhları hala soğuk Erzurum’un sıcak çatı katındaydı. Hoca seçtiği hikâyenin nasıl bir atmosfer oluşturduğunu anlamakta gecikmedi. Hemen tahtaya şu cümleyi yazdı: “Allah rahmeti kendisine ilke edinmiştir.”

Çocukların gözleri biraz olsun hayata bakmaya başladı. Uzun bir izahtan sonra şu cümleler geldi: “İman Rabb’ine güvenmektir. En büyük imkândır umut, güven ve muhabbet…”

Çocukların büyüyen gözbebekleri nihayet küçülmeye; kalpleri minik serçe kıvamında atmaya başlamıştı.

Hoca tahtaya bir serçe resmi çizdi; gagasına öğrencileri alıp kadim bir ağacın köklerine doğru ilerledi. Birbirine tutunmuş iki kök gördüler. Biri diğerinin sekînet yurduydu. Bir adam gördüler en güzel hayvanını adayan. Bir âdem gördüler kargadan öğrenen, tarlalar ve hayvanlar. Nuh’un gemisine bindi biri. Karada gemi neden yapılır, dedi. Nuh ona tebessüm etti. Canlılardan çiftler göstererek eşyanın ve kâinatın çift kutupluluğuna değindi. ‘Kötü olmadan iyinin; güzel olmadan çirkinin ne anlamı var?’ der gibi baktı. Arkada bıraktıklarımız olmazsa gemiye neden binelim ki? Harran ovasının münbit topraklarına kondular. İbrahim‘e selam verip, baltasına el sürdüler.

Düşüncenin engin ırmaklarından kana kana içip yıldızların, ayın, güneşin ve nurun kaynağına gönül gözleriyle aktılar. Ateşin gül bahçesine dönüşünü izleyip serçenin gagasına su taşıdılar. Çocuklardan biri “maksadımız tarafımızın âyân olmasıdır” dedi. Kübik bir yapının önünde secde ettiler. Siyah bir taşa el sürdü minikler. İsmail’in ayaklarının önünde su içip iki tepe arasında birçok defa gidip geldiler. Hicret etmiş bir annenin ellerinden öpüp uzaklara kanat çırptılar.

Biri rüyasını anlattı. Yusuf’un kuyusundan su içtiler. Kervanları izleyip çölün derinliklerinde yokluğun susuzluğuna kandılar. Zengin bir efendinin evinde arkadan yırtılan bir gömleğin hikâyesini dinlerken zindana atıldılar. Zindanda rüyalarını anlatan iki adam gördüler. Özgürlüğü ve esareti tadıp, unutuluşun hazin günlerinde durdular. Derken görkemli bir sarayın koridorlarında kıtlık ve bolluğu yâd ettiler… Sabrı Eyyub’un ruhunda, imtihanı teninde ve gözlerinde buldular. Nehirde yüzen bir bebek denizi yaran bir asaya dokundu. Bir kral tevbesinde gecikti. Bir dağın sesini duyup, bir kardeşin ıstırabını hissettiler. Az sayıda bir topluluğun ırmağın kenarında bir avuç su içip kanmadığına ve çok sayıda bir topluluğa galip gelmesine şahit oldular. Bir sapan gerip taş atmaya başladı bazı öğrenciler. Bir kralın ve tankın yıkılışına sevindi tüm mazlumlar. Bir duvarın önünde ağladılar. Etrafı dağlarla çevrili bir vadiye yürüdüler, hiç ot bitmeyen kara kuru bir yer. Fillerden müteşekkil bir orduya bakarak develerini kaybetmiş bir adamla tanıştılar. Günler sonra güneşin doğuşunu seyredip semaya sevgilerini savurdular. Yeşil bir şehre ilahiler okuyarak girip ravzanın kenarında salavât getirdiler… Sonra Sadi’nin bostanına uğrayıp gül ağacının dibinde uyudular… “İnsanın öğrenciliği asla bitmez” dedi bir öğrenci.

Hoca kara tahtanın beyaz dimağından birkaç vecize çıkardı:

  • İlim servetten daha kıymetlidir.
  • Tuzağa saçtığın taneler cömertlik sayılmaz ki…
  • Adâletin kuvvetli, kuvvetlinin de âdil olmaları gerekir.
  • Herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.
  • Güçlükler, başarının değerini arttıran süslerdir.
  • Kötülük kapısını aralık etmeye gelmez.

Buğday tenli genç, bir türbedarın çölün kalbine yazdığı kasideyi sesinin buğusuna katarak okudu:

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su

Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk

Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin

İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

Suya virsün bâğbân gülzârı zahmet çekmesün

Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâra su

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna

Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su

Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola

Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ

Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su

İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it

Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi

Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar

Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl

Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri

Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü-i şeh-vâra su

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam

Çeşme-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su

Dersimiz şimdi başladı; teneffüs yok bugün…

ÖZCAN GÖKHAN