Yeryüzündeki varoluşumuz Allah’ın sınırlarını korumak içindir. İlahi nimetler, ölçüler, bağışlar, değerler bütün insanlık içindir. İlahi yasa, hiç kimseye, hiçbir ırka, sınıfa, halka, topluluğa, cemaate her hangi bir ayrıcalık tanımamıştır. Yeryüzünde bütün insanlar aynı haklara sahip olarak yaşamak durumundadır. İlahi ölçü, renk, ırk, milliyet, inanç farklılıkları dikkate alınmaksızın herkesin yararlanabileceği bir adalet anlayışı ve uygulaması getirmiştir. İslam, pratik ve teorik faydacılığın sınırlarını aşarak, bilimde, sanatta, siyasette ve hikmette, bilimi/ sanatı/ siyaseti/ hikmeti hayatın merkezine koyan bir yaklaşım getirmiştir.

İslam, hizip, grup, mezhep, etnik köken, cemaat kardeşliğini değil, Ümmet kardeşliğini gerçekleştirmek ister. Ümmetçi, evrenselci bir tercih/tarz/duruş, yersiz/yurtsuzlukla tanımlanamaz. Takva konusunda yardımlaşmak demek, ilahi sınırların hayatın her alanında içtenlikle korunması konusunda yardımlaşmak demektir. Her alanda, her konuda en geniş anlamda müşavere, düşünce ve sorumluluk alışverişi, kişisel görüşlerin mutlaklaştırılmasını, kişilerin mutlaklaştırılmasını önlediği gibi, keyfi/kişisel yorumların meşrulaştırılmasını da önler. Müşavere yoluyla akıllarımızı çoğaltır ve güçlendiririz. Bu nedenle müşavere hayati bir ilkedir.

İslam’dan söz ederken, her açıdan tamamlanmış, kemale ermiş bir din’den, insanlık için en uygun, en güzel, en kapsamlı en etkili bir hayat tarzından söz etmiş oluruz. İslam, doğru ve yanlış yolları belirlemiştir. Kendi tercihlerimizi/tarzlarımızı özgür iradelerimizle belirleriz. Hiçbir beşeri ölçü/yasa/kural ilahi anlamlar kadar kuşatıcı, etkili ve etkileyici olmaz, olamamıştır. İslam’dan söz ederken, manevi/ruhi/ahlaki varoluş ve liderlikle birlikte, siyasal varoluş ve liderlikten de söz etmiş oluruz. Manevi, ruhi, ahlaki, güzellik, derinlik, nitelik ve içerikle birlikte, siyasal varoluş, etki, tayin edicilik birlikte düşünülmek/yaşamak üzere vardır. Ahlaksız, ruhsuz, maneviyatsız bir siyaset günümüzde yaşandığı üzere bir kaosa ve barbarlığa neden olduğu gibi; siyasetsiz bir ahlak, ruhsal/manevi bir varoluş da, insanları, toplumları hayatın ve tarihin sınırları dışına sürüklüyor.

Modern zamanlar boyunca Avrupa düşüncesi kendisini evrenselleştirerek, evrenselliği dayatarak, özellikle İslam’ı, İslam düşüncesini ve toplumlarını taşralaştırdı. Modern Avrupa bunları yaparken, kuşkusuz sahip olduğu politik/ekonomik gücü kullanarak yaptı. İslam dünyası toplumları tarihten çekildikleri için bu taşralaştırma süreçlerini gereği gibi sorgulayamadılar, bu süreçlere meydan okuyamadılar, itiraz edemediler. Taşralaştırılan düşünceler/kültürler/toplumların bilinci çok ciddi bir şekilde kontrol edildi, baskılandı ve sömürgeleştirildi. Bu sömürgeleştirmeyle birlikte İslami bütünlükler de parçalandı. Bilincin ve bütünlüğün parçalanmasıyla birlikte İslam’ın dünyevi sorumluluklar alması yerine, uhrevi sorumluluklar alması düşüncesi gündeme girdi.

Günümüzde İslam dünyası, İslam düşüncesi ve toplumları, hayata, dünyaya, olaylara ve gelişmelere hep bu taşralılığın ufkundan, taşralı bir yaklaşımla ve parçalanmış bir bilinçle bakıyor, bakmaya çalışıyor. Bu taşralılık/taşralılaşma, bu parçalanma ve bölünme olmasaydı; İslam kültür/düşünce ve entelektüel hayatı, modern zamanlar boyunca sistemli bir şekilde sürdürülmekte bulunulan seküler/laik saldırganlıklar karşısında bir direniş iradesi ortaya koyabilirdi. Entelektüel bir özgürlük ve direniş iradesine sahip olabilseydik, seküler/laik düşüncenin tam anlamıyla Judeo-Hıristiyan bir düşünce ve uygulama olduğunu, bu nedenle de seküler düşüncenin hiçbir gerekçeyle evrenselleştirilemeyeceğini, böyle bir dayatmanın özellikle de, İslam toplumlarında çok derin patolojilere neden olabileceğini kanıtlayabilirdik. Aynı şekilde Aydınlanma düşüncesinin de Hıristiyan kültür dünyasıyla sınırlı işlevleri olduğunu, bütünüyle Avrupalı algılara, kültürlere özgü bir özelliği olduğunu konuşabilirdik.

İslami bilincin, vicdanın, dilin bastırılması, kontrol edilmesi, yabancılaşmasıyla toplum, her tür vicdansızlığa açık ve her tür değerden bağımsız bir dünya haline geldi.

Tarihsel koşulların ağırlığı sebebiyle, İslami/Kur’ani, temellere, bütünlüklere, özgünlüklere, dile ve iklime maalesef yabancılaştık. Bugün, bu temelleri, bütünlükleri ve dili gereği gibi temsil edemediğimizi, İslami/Kur’ani bir iklimi teneffüs edemediğimizi itiraf etmeliyiz. İslami/Kur’ani temellere yabancılaşmakla, bu temellere ihanet birbirinden çok faklı şeyler değildir. Maruz kaldığımız ya da maruz bırakıldığımız yabancılaşmalar nedeniyle hem küresel anlamda, hem de Türkiye’de gittikçe yoğunlaşan İslam histerisi karşısında tevhidi bir duruş gerçekleştiremiyoruz. Tevhidi bir duruş/varoluş gerçekleştiremediğimiz için bugün kimi kesimler aziz İslam’ı modernlikle, kimi kesimler demokrasiyle, kimi kesimler kapitalizmle, kimi kesimler Türklükle, kimi kesimler gelenekle ya da popülist muhafazakarlıklarla uzlaştırmaya çalışıyor, çalışabiliyor. Küresel kapitalizme karşı çıkan Müslümanlar çıkarları söz konusu olduğunda yerel kapitalizmle içtenlikle uzlaşabiliyor, bütünleşebiliyor.

İslam histerisiyle karşı karşıya bulunuyor olmamız, arkaik bir zihniyetle, despotik bir zihniyetle, faşist bir zihniyetle kuşatıldığımızı gösteriyor. İslam toplumlarında, taşralaştırılan modern-laik kesimlerin de İslami kesimlerin de ufukları çok kısıtlı. Bu durum gerçek bir taşralığı yansıtıyor. İslam karşıtları gerçek anlamda modern-seküler unsurlar değil. Modern seküler unsurların karşıtları da İslam’ı/Kur’an’ı bir bütünlük içerisinde temsil edebilecek ehliyet ve liyakate sahip değil.

Bütün bağnazlık ve aşırılık biçimleri insanların/toplumların ufkunu kapatır.

Kısıtlayıcı statükolar, alışkanlıklar, gelenek ve görenekler sorgulanmaksızın yeni bir çıkış yolu bulunamaz.

Düşünsel, ahlaki, entelektüel temeli bulunmayan ideolojik yapılar, çatışmacı, dışlayıcı yöntemlerle ayakta kalmaya çalışırlar. Günümüzde, modern-seküler tahakkümü meşrulaştırabilmek için bütün kavramlar pervasızca araçsallaştırılıyor. Bu durum kavramsal bir kaosa neden oluyor. Bu durum karşısında küresel propaganda makinesinin çarptırmalarını büyük bir dikkatle çözümlemek gerekiyor.

Atasoy Müftüoğlu