Kur’an; itikadî, ahlakî ya da hukukî emir-yasak ve tavsiyelerinde, hatta insan realitesine yönelik çeşitli tespitlerinde, ortalama vatandaştan ziyade toplumları sevk ve idare eden kişileri muhatap almakta; onların zaaflarıyla ilgilenmekte; onları yetiştirip yetkinleştirmeye çalışmaktadır. Fertler ve toplumlar seçkinler (elit) tarafından yoğrulduğu için, siyasî, ekonomik ve ilmî elitin zihin ve gönül dünyası, inanış ve davranışları, fertlerin gidişatı ve ülkelerin selâmeti bakımından büyük önem taşımaktadır. Kur’an’da siyasî ve ekonomik elit yani mele’ ve mutref başka müstakil çalışmaların konusu olduğundan, bu makalede Kur’an’ın bilim insanına yönelik muhtevası, özellikle bilim adamı eleştirisi yansıtılmaya çalışılacaktır.

Türkçede âlim tabiri daha ziyade dinî ilimlerde, bilim insanı ise genelde pozitif bilimlerde kullanılmakla birlikte, bilim–ilim ayrılığı sun’îdir; dinî–dünyevî, kutsal-seküler hangi tür ilim olursa olsun, ilimle iştigal eden kadın-erkek herkes bilim insanı kapsamında değerlendirilmelidir. İslam’da din adamı sınıfı bulunmadığı için, bu birleştirme Müslümanlar tarafından daha kolay benimsenebilir gözükmektedir. Bizzat Kur’an-ı Kerim kendisini bilim olarak nitelendirdiği[1], Hz.Peygamber de bu bilimin ileticisi (mübelliğ) olduğu halde, uğraş alanını bilim olarak görmeyen Din uzmanları için bir şey söyleyemeyiz.

Ülkelerin kurulmasında değilse de sevk u idaresinde ve varlığını sağlıklı biçimde sürdürebilmesinde ilmiye sınıfının önemli payı bulunmakla birlikte, bu sınıfın, ağırlığını haktan-hakikatten, ezilenden -kısaca kitlelerden- yana değil, daha ziyade siyasi ve ekonomik elitten, bir başka deyişle kurulu düzenden (statüko) yana koyduğu şeklinde bir izlenim edinilmektedir. Genelde sağlam ve güçlü bir ekonomik altyapısı bulunmayan bilim insanları geçim, itibar, makam-mevki vb. gailelerle hatta zaman zaman hayati endişelerle, siyasi ve ekonomik güç odakları ile paralel hareket etmekte; toplumun ezilen memnuniyetsiz kesimlerini rahatlatacak yeniliklere kendilerini kapatmaktadır. Onlar elitlere meşruiyet kazandırırken, elitler de çeşitli amaçları için onları desteklemekte, hatta amiyane tabirle kullanmaktadır. Bununla birlikte, kendi kendine yetebilen, kendi ayakları üzerinde durabilen bilim insanları ise bir başka gaileleri yoksa daha bağımsız hareket edebilmekte; aynı işbirlikçi tutumu sergilememektedir. (Bilim insanlarının, ‘hayat’larından endişe ettiklerinde, yani hayati varlıklarını sürdürebilecek hâmi ve dayanaklardan yoksun olduklarında, özgür hareket edememeleri; özgürce düşünüp özgürce konuşamamaları, yazamamaları, aslında onların değil, toplumun, özellikle de yöneticilerin sorunudur. Bu bakımdan, siyasî mekanizmalar, sonu nereye varırsa varsın, bilim insanlarının önünü açmalı; onları gizli-açık hiçbir şekilde baskı altına almamalı; baskı altında olmadan özgürce hareket edebileceklerini onlara hissettirmelidir. Çünkü özgürlük bilimsel çalışmanın en temel şartlarından biridir ve bilimin başka türlü ilerlemesi, gerçekleri ortaya koyup toplumları yetkinleştirmesi mümkün değildir.)

İnsanlığı dünya–ahiret mutluluğuna ulaştırmak için görevlendirilen peygamberlerin, karşılarında hemen daima din adamlarını yani ilmiye sınıfını bulmuş olması da iddiamızı pekiştirir mahiyettedir. (Bunun en iyi örneği herhalde İsa Mesih’tir. Hz.İsa Romalı istilacılardan görmediği hakaret ve baskıyı bir kısım Yahudi ulemasından görmüştür. Ayrıca, 12 Havari arasında “bilgin” ya da “din adamı” denebilecek tek bir kişi yoktur… Bu da dönemin ulemasının geleneksel kalıpları kırarak dinin özüne dönme konusunda ne derecede başarısız ve liyakatsiz olduğunu gösterir. –İsa Mesih’in dünyevî akıbeti bir yana– bu ulema tipinin elinde baskı ve işkence gören ya da katledilen peygamberlerle ilgili çok sayıda âyet bulunmaktadır[2]). Öte yandan, bilim insanlarını inkâr, fısk, nifak gibi herkesi ilgilendiren inanış-davranış konulu kavramlar açısından da değerlendiren âyetler vardır. Ancak bu çalışmada, bilim insanlarının alelâde insanlarla aynı çerçeveye girdikleri bu gibi durumlar değil, bilim insanı olmak bakımından arz ettikleri özellikler ele alınacaktır.

Kur’ân’ın inzal edildiği dönemde gerek vahyin (yani ilmin) tamamlanmamış olması gerekse Müslüman âlim kavramının henüz bulunmayışı sebebiyle bilim insanı temasının genelde Ehl-i Kitap, daha çok da Yahudi uleması etrafında şekillendiği görülmektedir. Tefsir ilminin en önemli kurallarından biri olan; “Kur’ân ilk muhataplarının anladığı çerçevede anlaşılmalıdır” ilkesi gereği, söz konusu âyetlerin asıl bunlarla ilgili olduğunu teslim etmek gerekir. Ancak Kur’ân’ın ilgili âyetlerinin çağımıza taşınarak, günümüz bilim insanlarıyla da ilişkilendirilmesi gerektiği aşikârdır. Aksi takdirde, Kur’ân’ı inzal edildiği tarihe hapsetmiş; onun tüm çağlara tuttuğu ilahî ışıktan ve sağladığı evrensel faydadan insanlık olarak yararlanamamış oluruz. Kur’an âyetlerini sadece mantûkları ile bırakmamalı; Yahudi bilim insanlarına yönelik eleştirileri kendimizle ilgili de düşünerek; “Oh ne âlâ! Nerede güzel bir hüküm varsa, bu size ait; nerede de can sıkıcı bir hüküm varsa, Ehl-i Kitaba ait!..”[3] diye feveran eden pîrimiz İbn Abbas’ın ruhunu şad etmeliyiz.

  1. KUR’AN’A GÖRE BİLİM İNSANININ GÖREVLERİ

Vahiy zincirinin son ve en parlak halkası olan Kur’ân-ı Kerim’le birlikte vahiy çağı, peygamberler silsilesinin en mükemmel ve son üyesi olan Hz.Muhammed’le birlikte de peygamberler devri kapanmıştır.[4]

Kendisini ‘ilm’[5] ve ‘burhân’[6] olarak tanıtan Kur’ân-ı Kerim’in;

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme!”[7],

“Getirin delilinizi!”[8],

“Getirin belgenizi!”[9]

gibi ifadelerle sürekli belge isteyip, zanla hareket etmeyi eleştirmesi[10] Kur’an’ın indiği çağda bütün haşmetiyle hüküm süren bilim dışı, olağanüstücü zihniyet açısından son derece radikal yaklaşımlardır.

Yine, bilgiye dayanmayan (bi-ğayri ilm) akılsız (sefehen) söylem ve eylemler, sözgelimi evladını öldürmek[11], saptırmak[12], uydurmak[13], tartışmak[14], zan ile hareket etmek[15] Kur’an’da tenkit edilmiş olmakla birlikte, burada aslında hevaya dayanan bu beyinsizce işlerin bir ilme dayanıyormuş edasıyla yapılması eleştirilmekte; insanlar dinî ve siyasî elitlerin kendilerine bilgi olarak lanse ettiği, hatta yer yer dikte ettiği inanış ve uygulamalar yüzünden başlarına gelebilecek felaketlere karşı ikaz edilmektedir.

Bu girişi takiben, Kur’an’a göre bilim insanının görevlerini şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Sadece gerçeği esas almak;
  • Gerçeğin farklı boyutları / farklı ifade tarzları olabileceğini düşünmek;
  • Belgeye dayalı konuşmak;
  • Belgeler karşısında hakkı kabul etmek;
  • Âdil olmak;
  • Emanetleri ehline vermek;
  • Alçakgönüllü ve saygılı olmak;
  • Kılı kırk yarmamak;
  • Hoşgörülü, kolaylıkçı olmak.
  • Bilmediği konularda susabilmek;
  • Kitaba uygun hareket etmek (temsik) / ilmiyle amel etmek (tıpkı sevgili Peygamberimiz gibi, bilim insanları da teoriyi pratize etmek (hikmet);
  • Bilimin konusu olabilecek daha nice şeyler bulunduğu gerçeğini iyi kavramak;
  • Bilimin, sahiplerini farklılaştırdığını bilerek ilimde en ileri noktaya ulaşma azmine sahip olmak…
  1. BİLİM İNSANINA YAKIŞAN… (HAŞYET, HUŞU, HİKMET)

(i) HAŞYET

“Kulları arasında, Allah’tan ancak (O’nun ne müthiş bir azamet ve celâle sahip olduğunu) bilenler korkar.” (Fâtır 35/28).

 

Haşyet tazimle karışık bir havftır. Genellikle de korkulan şeyle ilgili bilgiden ileri gelir. Bu korkunun yukarıdaki âyette sadece bilenlere izafe edilmiş olması da bu sebepledir.[16]

Kelime günaha (zina) düşmekten korkanlar için cariye ile evlenme izninin verildiği belirtilirken[17]; müminlerin başkalarından değil Allah’tan korkmaları gerektiği ifade edilirken kullanılır[18]; “Müminseniz, korkulmaya herkesten daha fazla Allah lâyıktır!”[19] buyrulur. Peygamber’in de Allah’tan korkacağına insanların dedikodularından korkması haşyet ile anlatılır[20]; Allah’ın evlerini imar ve tamir etmeye en lâyık kişiler Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmaz kimseler olarak tavsif edilirler.[21]

Kur’an’ın hidâyetinden istifade edebilecek olan müttakîler anlatılırken, onların “Allah’a gayben iman ettikleri” belirtilir[22] ki birçok müfessire göre, buradaki iman haşyet anlamındadır[23]. Buna karşılık, haşyet de bazen açıkça iman anlamında kullanılmaktadır[24]; Kur’an’ın ilk sûrelerindeki korku ifade eden kelimeler[25] genellikle böyledir. Haşyet lâfzının zikredildiği bu ilk âyetlerde iman ile haşyet arasında büyük bir ilişki kurulmuştur. Çünkü ancak haşyet hisleri taşıyanlar Peygamber’in öğütlerini dinlemekte, ancak böyle bir korkuya sahip olanlar ilahî tehditlere aldırmaktadır.

 

(ii) HUŞU

“Sabrederek ve namaz kılarak yardım isteyin. Bu gerçekten ağır bir şeydir ama, huşû sahiplerine değil…” (Bakara 2/45).

Doğrudan korku anlamı ifade etmeyen huşû; genelde kalbin boyun eğişi için kullanılan darâ’anın aksine, daha çok, dış organlardaki boyun eğiş için kullanılır. Korku sâiki ile hem kalbî hem de zâhirî olarak kendine çeki düzen vermek anlamında olduğu söylenebilir. Seküler alandaki şu kullanılışına dikkat edilirse, kelimenin anlamı daha da belirginleşecektir:

Yeryüzü hareketsizken, üzerine suyu indirince harekete geçerek kabardığını görürsün ki bu da O’nun âyetlerindendir. İşte, ona hayat veren, kesinlikle ölüleri de diriltecektir. O her şeye kādirdir.[26]

Âyette, yeryüzünün, yağmurdan önce hareketsiz (خاشعة) bir şekilde öylece dururken, yağmur sayesinde nasıl kıpırdayıp kabardığı anlatılmaktadır. Huşû’un karşılığında kıpırdama ve kabarma masdarlarının kullanıldığı göz önünde bulundurulursa, huşû lâfzı ile, bu iki kavramın anlattığı durumun tam tersinin, yani sükûnet ve vakarın anlatıldığı tebarüz edecektir. Nitekim aynı durumu ifade eden bir başka âyet bunu destekler mahiyettedir[27]. Buna göre, huşû, mecâzen korku ifade eden bir kavram olmakla birlikte, daha ziyade, kabarıp böbürlenme (istikbâr) ifade eden kavramların zıttı olmaktadır. Nitekim Kur’an’da, dolaylı olarak huşû-istikbâr çelişkisi ifade edilir: Bakara sûresinin (2) 45. âyetinde, “Allah’tan, namaz ve sabırla yardım isteme”nin, herkese zor gelirken ancak “huşû sahipleri”ne zor gelmeyeceği anlatılır. Nisâ Sûresi’nin (4) 172. âyetinde ise, kulluk etmekten ne Hz.İsa (a.s.)’nın ne de mukarreb meleklerin istinkâf edeceği belirtilir ve kendini Allah’a kulluk etmekten çekmenin (استنكاف) sebebinin istikbâr olduğu vurgulanır.

“Dinî prensiplere ve vahyin tebliğcisine karşı kabarıp durma” tavrını kâfirlerin en temel vasfı olarak yansıtan Kur’an’a göre, huşû müminlerin en temel vasıflarından[28] biridir; Kur’an’a iman eden Ehl-i Kitabın temel vasfı, yine huşû sahibi olmalarıdır.[29]

Öte yandan ateşi hak edenlerin ahirette düşecekleri zillet anlatılırken huşû’ lâfzına yer verilmek suretiyle, dünyada hiç başlarını eğmeyen o müstekbirlerin, azabı görünce nasıl başlarını öne eğecekleri ifade edilir.[30]

Huşûun anlam sahasında yer alan tevâzû, hevn ve ihbât kavramları da imanla ilişkili olmakla birlikte bunlar daha çok ahlâkî bir mahiyet arz etmektedir. Kur’an’da imanî bir değer olarak yer alan tevâzuun, Lokman Hakîm’in oğluna verdiği öğütlerde olduğu gibi, aynı zamanda ahlâkî bir değer olduğu da görülmektedir:

“Yavrum! İnsanları küçümseyerek onlardan yüz çevirme; ayrıca yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah övünüp duran kendini beğenmişleri sevmez. Bir de normal bir şekilde yürü ve sesini fazla yükseltme.”[31]

Kibir ne kadar yerilen bir davranış ise, tevâzû da o kadar övülen bir davranıştır. Kur’an kibre kâfirlerin temel karakteristiği bağlamında yer verirken, tevâzuu Rahmân’ın seçkin kullarının davranışı olarak ifade eder[32] ve Allah’ın âyetlerine, ancak, büyüklük duygusuna kapılmaksızın secdeye kapanıveren… kimselerin iman edeceğini bildirir[33].

(iii) HİKMET

“O, hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak vicdan sahipleri anlar.” (Bakara 2/269).

Sözlükte “alıkoymak” anlamında kullanılan[34] hikmetin mahiyeti ile ilgili olarak birbirine yakın çok sayıda görüş varsa da kelimenin, ilim, amel veya sözü -ya da bunların tamamını- en güzel ve kaliteli bir şekilde gerçekleştirmek; bir başka deyişle: “Bilmek ve bu bilgi gereğince amel etmek”[35] mânasına geldiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla hikmet de inanç + davranış ifade eden kelimelerden biridir. Nitekim Zemahşerî, bildiğiyle amel eden kişilere hakîm dendiğini belirtir. Hikmet kavramını genelde, nübüvvetle ilişkisi çerçevesinde ele alan[36] Kur’an, peygamberlerin insanlara kitabın yanı sıra, hikmeti de öğrettiğini[37] vurgular ki bu, peygamberlerin insanlara sadece teorik ilke ve bilgileri değil, bu ilkelerin nasıl tatbik edileceğini de bizzat gösterdiği anlamına gelir. İşte bu anlamda Kur’ânî ilkeleri hem öğrenip hem de tatbik etme kapasitesine sahip kılınmış olanlar, gerçekten büyük bir hayra nail kılınmışlar demektir![38]

 III. KUR’AN’DA BİLİM İNSANI ELEŞTİRİSİ (ÂYET MEALLERİ)

“Musa’ya o kitabı Biz verdik ve arkasından sırasıyla elçiler gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da kutsal ruh ile destekleyerek kendisine birtakım belgeler verdik. Size her ne zaman bir elçi canınızın istemediği bir şey getirse, ona karşı mutlaka büyüklük tasladınız ve onlardan bir kısmını inkâr ederken, bir kısmını da katlettiniz!..” (Bakara 2/87).

“N’âpalım, Bizim kalplerimiz kılıflı(ymış), dedikleri için (lânetlendiler).” (Nisa 4/155)

“Bir de: ‘N’âpalım Bizim kalplerimiz kılıflı(ymış)!’ diy(e dalga geçiy)orlar. Aksine, Allah onları kendi inkârlarından dolayı lânetlemiştir- artık çok az iman edebilirler. Vaktâki, ellerindeki kitabın tasdikçisi olarak Allah tarafından bir kitap geldi… -ki şu nankör (putperest)lere karşı o kitapla fetih ümit ederlerdi- işte, aşinâ oldukları o şey kendilerine geldiğinde, (getiren kişi Yahudi olmadığı için) onu inkâr ediverdiler! Allah’ın lâneti böyle inkârcıların üzerine olsun! Kullarından dilediğine, Allah’ın, kendi lütfuyla kitap ve peygamberlik vermesini kıskanıp Allah’ın kitabını inkâr etmek suretiyle, kendilerini ne kadar kötü bir şey karşılığında satmış ve böylece Allah’ın gazabını fazlasıyla hak etmiş oluyorlar!.. Ama burunlarını sürtecek bir azap bekliyor, bu tip kâfirleri!..” (Bakara 2/88-89).

“Şu, kendilerine kitaptan pay verilenlere bak!.. Nasıl da (temelde sizinle iştirak ettikleri doğru yolu bırakarak onunla) sapıklığı satın alıyor ve sizin yoldan çıkmanızı istiyorlar!?” (Nisa 4/44).

“Bak şu kendi kendilerini temize çıkaranlara!.. Asıl Allah dilediklerini temize çıkarır. Onlara hurma çekirdeğinin ince ipliği kadar bile haksızlık edilmez. Bak, nasıl da kendi uydurdukları yalan-yanlış şeyleri Allah’a mâl ediveriyorlar! Apaçık bir suç olarak kendilerine bu bile yeter! Şu, kendilerine kitaptan pay verilenlere bak; o kâhin ve büyücülere, o azgın heriflere inanıyorlar ve inkâr edenler için: ‘Bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır.’ diyebiliyorlar! İşte Allah’ın lânetledikleri!.. Allah’ın lânetlediği birine de kurtarıcı bulamazsın.” (Nisa 4/49-52).

“Ey Yakub’un oğulları! Size bahşettiğim nîmetimi hatırlayın; Benimle yaptığınız antlaşmaya sâdık kalın ki Ben de ettiğim vaadleri yerine getireyim!.. Sadece Benden korkun. Elinizdeki (kutsal kitab)ı doğrulayıcı olarak indirdiğim (Kur’ân-ı Kerim)e iman edin. Onu ilk inkâr edenler siz olmayın; Benim âyetlerimi değersiz şeyler karşılığında satmayın ve evet, sadece Benden çekinin. Gerçeği bile bile gizleyerek hakkı bâtıla bulamayın. Namaz kılı(p Allah’la ve müminlerle sağlam bir bağlantı kuru)n, zekât ver(erek benliğinizi arındır)ın ve (o ümmî peygamberin otoritesine) boyun eğenlerle beraber siz de boyun eğin. Dindarlık ve erdemi başkalarına emrederken kendinizi unutuyor musunuz!? Bir de kitap okuyorsunuz!.. Hâla kafanızı çalıştırmayacak mısınız? Gerek sabrederek gerekse namaz kıl(ıp Allah’la ve müminlerle bağlantınızı sağlamlaştır)arak yardım isteyin. Evet, bu (ümmî peygamberin liderliğini benimsemek sizin gibi vahiy kültürüne sahip kişiler açısından) gerçekten ağır bir şey; ama Rableriyle karşılaşacaklarına ve O’na döneceklerine kānî olan huşû sahipleri için hiç de öyle değil…” (Bakara 2/40-46).

3.2. BİLİMADAMININ AFETİ: KISKANÇLIK

“Şüphesiz, Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlıktan dolayı anlaşmazlığa düşmüş (İslâm’ı terk etmiş)lerdir. Kim Allah’ın âyetlerini nankörce inkâr ederse, Allah’ın hesabı son derece hızlıdır! (Âl-i İmran 3/19).

“Evet onlara, ‘emr’imize ilişkin açık belgeler vermiştik; ancak kendilerine ilim geldikten sonra –sırf birbirlerini çekemedikleri için- anlaşmazlığa düşmüşlerdi.” (Câsiye 45/17)

“Kitap sahiplerinden birçoğu, kendilerine gerçek besbelli olduktan sonra, sırf kıskançlıklarından dolayı, isterler ki imanınızdan sonra sizi tekrar birer kâfir hâline getirebilsinler!” (Bakara 2/109).

“Yoksa Allah’ın, (kendi ırklarından olmayan başka) insanlara kendi lütfundan verdiği (peygamberlik) yüzünden onları kıskanıyorlar mı? Oysa Biz kitap ve hikmeti İbrahim’in soyuna verip onlara büyük bir hükümranlık bahşetmişizdir.” (Nisa 4/54).

3.4. BİLİM İNSANINA YAKIŞMAYAN: ÇIKARCILIK

“Ama bunların ardından, kitaba mirasçı ol(up onu yorumlama yetkisini eline geçiren) öyle bir nesil geldi ki hem şu alçak (dünya hayatın)ın geçici metâını alı(p rüşvet yi)yorlardı hem de ‘Sonunda nasılsa bağışlanırız.’ diyorlardı. Buna benzer bir çıkar daha gelse, onu da alacaklardır. Peki, bunlardan, Allah hakkında gerçek olanın dışında hiçbir şey söylemeyeceklerine dair yazılı teminat alınmamış mıydı? Onun muhtevasını öğrenip öğretmemişler miydi? Müttakîler için âhiret yurdu daha hayırlıdır; düşünsenize! Kitaba sımsıkı sarılıp namaz kıl(arak Allah’la ve müminlerle bağlantılarını sağlam tut)anlar yok mu… Biz, böyle düzgün hareket edenlerin mükâfatını asla zâyi etmeyiz.” (A’râf 7/169-170).

“Hatırlarsan, Allah: “Kitabı insanlara açıklayacaksınız; onu gizlemeyeceksiniz!” buyurarak kitap sahiplerinden söz almıştı. Ama onlar kitabı değersiz şeyler karşılığında satarak bu sözü değersiz bir metâ gibi bir tarafa fırlattılar! Ne kötü bir alış-veriş!..” (Âl-i İmran 3/188).

3.5. BİLİM İNSANINA YAKIŞMAYAN: BİLDİĞİYLE HAREKET ETMEME (AYRICA FISK)

“Tevrat kendilerine yüklendikten sonra onu lâyıkıyla taşıyamayan (Yahudi)lerin durumu, (hayatında hiçbir yansıması olmayan) koca koca kitaplar taşıyan eşeğin durumuna benzer. Görüyorsunuz, Allah’ın âyetlerini yalanlayan bir zümrenin içinde bulunduğu durum ne kadar kötü! Allah, (yanlışta direnen) zâlim bir toplumu doğruya iletmez.” (Cum’a 62/5).

“Onlara (yani, kendilerine verilen kitapla amel etmeyen bu Yahudilere) şu adamın haberini oku: Hani, ona âyetlerimizi verdiğimiz halde, kendisini bunlardan soyutlamış ve Şeytan onu (asla sözünden çıkmayan bir it gibi) peşine takmıştı da azgının teki olmuştu. İsteseydik, onu bu âyetlerle yükseltirdik, fakat o kendi keyfine uyarak yere saplandı… Şimdiki durumu bir itin hâline benziyor: hani bir şeye de zorlasan dilini sarkıtıp solur, kendi hâline de bıraksan dilini sarkıtıp solur ya!.. İşte âyetlerimizi yalanlayan güruhun durumu!.. O halde, bunu güzelce anlat ki iyice düşünsünler. Çünkü âyetlerimizi yalanlayan ve kendi aleyhine hareket edip duran gürûhun hâli gerçekten berbattır! (Hâsılı; Allah katında işler etiketlere ve boş kuruntulara göre yürümüyor;) Allah kimi doğruya iletirse, doğru yolda olan odur; hüsrâna uğrayanlar da O’nun saptırdıklarıdır.” (A’râf 7/175-178).

“Yine, görüyorsun ki birçoğu, günahta, zulümde ve rüşvet yemekte yarışıyor! Bu yaptıkları gerçekten berbat! Rahiplerinin ve hahamlarının onları günah sözlerden ve rüşvet yemekten alıkoymaları gerekmiyor mu? Bu işledikleri gerçekten berbat!” (Maide 5/62-63).

“Haham ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını yok yere yemekte ve milleti Allah yolundan alıkoymaktadır. Altın ve gümüş biriktirerek bunları Allah yolunda harcamayanları sen şu can yakıcı azapla müjdele ki kıyamet günü (o azap dolu uçsuz-bucaksız) Cehennem (vadisinin) ateşinde kızdırılacak olan bu altın ve gümüşlerle alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte kendiniz için biriktirdikleriniz!.. Yığıp durduğunuz şeylerin azâbını tadın bakalım!” (Tevbe 9/34-35).

“Biz Tevrat’ı gerçekten hidayet kaynağı ve nur olarak indirdik. Allah’a kayıtsız şartsız teslîmiyet göstermiş peygamberler Yahudileri onunla yargılarlardı; rahipler ile hahamlar da Allah’ın kitabını korumakla görevli olmaları hasebiyle (fetva verirler ve) her biri onu gözetip korurdu. O halde (ey Yahudiler), siz de, insanlardan değil, Benden korkun. Benim âyetlerimi değersiz şeyler karşılığında satmayın. Asıl nankör (kâfir)ler, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerdir! Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş” ve “yaralar da kısasa tâbidir” hükmünü de orada (Tevrat’ta) emretmiştik. -Bununla birlikte, her kim kısas hakkını tasadduk eder; affedip bağışlarsa, bu kendisi için keffaret olur.- (Yapması gerekenin tersini yapan) asıl zâlimler, Allah’ın indirdiği ile yargılamayanlardır! Onların ardından, Meryemoğlu İsa’yı önündeki Tevrat’ın tasdikçisi olarak gönderdik ve o hidâyet ve nur kaynağı olan İncil’i kendisine, önündeki Tevrat’ın tasdikçisi olarak ve kendilerine çeki düzen verecek olanlara kılavuz ve öğüt olarak verdik. İncil sahipleri de Allah’ın orada indirdiği şeyle yargılasınlar. (Emir-ferman dinlemez) asıl fâsıklar, Allah’ın indirdikleri ile yargılamayanlardır!” (Maide 5/44-47).

3.6. BİLİM İNSANINA YAKIŞMAYAN: GERÇEKLERİ SAPTIRMA

“İçlerinden bir zümre, Allah’ın kelâmını işitip anladıktan sonra onu, bile bile tahrif ederken, (ey müminler) bunların (bütün bu olumsuz özellikleriyle) size taraftar olabileceğini hâlâ umabiliyor musunuz?” (Bakara 2/75).

“Bunların bir de ümmîleri vardır ki kulaktan dolma bazı kuruntular dışında o kitabı bilmezler; yalnızca tahmine dayanırlar. Kitabı kendi elleri ile yazdığı halde onu değersiz şeyler karşılığında satmak için: “Bu, Allah katındandır.” diyenlere yazıklar olsun! Yazıklar olsun bunlara, o, elleri ile yazdıklarından dolayı! Yazıklar olsun bunlara, o, kazançlarından dolayı!..” (Bakara 2/78-79).

“Kuşkusuz, Allah size, emanetleri ehline ver(erek Muhammed’in peygamberliğini tanı)manızı ve (hangisi hidâyette hangisi dalâlettedir diye, başka) insanlar arasında hükmederken âdil olarak hükmetmenizi emreder.” (Nisa 4/58).

“Şu iman et(tiğini söyley)enler için, Allah hatırlatıldığı ve nâzil olan gerçekleri duydukları zaman gönüllerinin yumuşayacağı ve bundan evvel kitap verilmiş olup aradan uzun bir süre geçtiği için kalpleri katılaşan ve çoğu, emir-ferman dinlemeyen (paragöz Yahudi)ler gibi olmayacakları dönem hâla gelmedi mi?!” (Hadid 57/16).

“Ehl-i Kitap’tan bir grup şöyle dedi: İman edenlere indirilen! şeylere günün başında iman edin, günün sonunda da inkâr edin. Belki onlar da dönerler.” (Âl-i İmran 3/72).

3.7. BİLİM İNSANINA YAKIŞMAYAN: BİLMEDİĞİ KONUDA AHKÂM KESME

“Siz öyle kimselersiniz ki, haydi, bilginiz olan şeyler üzerinde münakaşa ediyorsunuz! Peki, hakkında bilginiz olmayan bir şey üzerinde niçin münakaşa ediyorsunuz? Siz bilmezsiniz, Allah bilir. (Bakınız:) İbrahim; ne Yahudiydi ne de Hıristiyandı, fakat (O’na) teslimiyet göstermiş samimi bir muvahhitti… Müşriklerden de değildi. İbrahim’e en yakın olanlar; şüphesiz, ona uyanlardır; şu Peygamber ve iman edenler… Allah da müminlerin velîsidir.” (Âl-i İmran 3/66-68).

“Allah, hiçbir beşere hiçbir şey indirmemiştir!” diyorlar… Sor bakalım: Musa’nın insanlar için nûr ve hidayet kaynağı olarak getirdiği kitabı kim indirmiş?! Hani, parçalara bölerek bir kısmını açıklayıp çoğunu saklamakta olduğunuz; sizin de atalarınızın da bilmediği şeylerin sâyesinde size öğretildiği kitabı…” (En’âm 6/91).

“Yapmadıkları şeyler sebebiyle övülmekten hoşlanarak[39] bu ettiklerine sevinenlerin, sakın azaptan kurtulacaklarını sanma. Bunları canlarını yakacak bir azap bekliyor!” (Âl-i İmran 3/187).

 SONUÇ OLARAK…

Bilim insanının uzak durması gereken tutum ve davranışlar şunlardır:

  • Gerçekleri gizlemek;
  • Bâtılı hakka tercih etmek;
  • Hakk’ın âyetlerini (gerçeğin belgelerini) küçük çıkarlar için satmak;
  • Maddî-manevî çıkar karşılığı adam kayırmak;
  • Gerçeklere kapalı olma, ön yargı;
  • Kendi fikirlerini Allah’a mal etmek;
  • Hakkı bâtıla bulamak; sahteyi gerçeğe karıştırmak;
  • Gerçeği savunanları kıskanmak;
  • Gerçeği savunanlara karşı büyüklük taslamak;
  • Haddini bilmemek ya da öne çıkma sevdası (bağy);
  • Bildiklerine göre amel/hareket etmemek;
  • Kendini temize çıkarma gayretkeşliği;
  • Başkasına hakkı tavsiye ederken, kendini göz ardı etmek;
  • Bilgi birikimini siyasî vb. amaçlara alet etmek;
  • Hakka/gerçeğe karşı anti-propaganda yapmak…

*

– Kaynağa ve belgeye dayalı konuşmalı;

  • Belge/delil karşısında hakkı kabul etmeli;
  • Sadece hakkı/gerçeği esas almalı;
  • Gerçeği gördüğünde ona tanıklık etmeli, desteklemeli;
  • Bilimin, sahiplerini farklılaştırdığını bilerek ilimde en ileri noktaya ulaşma azmine sahip olmalı;
  • Bilimin konusu olabilecek daha nice şeyler bulunduğu gerçeğini iyi kavramalı; her bilgi sahibinin üzerinde bir bilgin olduğunu unutmamalı;
  • Gerçeğin farklı boyutları, farklı ifade tarzları olabileceğini göz ardı etmemeli;
  • Bilmediği konularda susabilmeli;
  • Kitaba uygun hareket etmeli; ilmiyle amil olmalı;
  • Adil olmalı;
  • Emanetleri ehline vermeli;
  • Alçakgönüllü ve saygılı olmalı;
  • Esaslara ve furûâta hak ettiği kadar değer vermeli;

– Hoşgörülü, kolaylıkçı olmalı; kılı kırk yarmamalı; işi zorlaştırmamalı; zorlaştırmayı takva sanmamalıdır.

*

Eğitimin başarılı olabilmesi için, önce terbiyecinin terbiye edilmiş olması gerekir. Nitekim insanları eğitmekle görevlendirilen ‘resûl’ler daima sağlam karakterli, anlayışlı, dürüst, güvenilir, onurlu, akıllı/zeki insanlar olmuştur. Bir eğitim gönüllüsü; ahlâklı, şefkatli, sevgi dolu, merhametli, mütevazı, olgun ve önyargısız olmalı; bencil, çıkarcı, haris ve mutaassıp olmamalıdır. Bilim insanlarının terbiyesi bu bağlamda önem kazanmaktadır. Tahsil arttıkça cahillik de artıyorsa, koca koca diplomalara karşılık “nitelikli” suçlarda büyük artış yaşanıyorsa, eğitimde sorun var demektir.

“Akıl yaşta değil, baştadır” gerçeği çoğu insan tarafından anlaşılmamakta; kerli-ferli insanların yanlış olduğu besbelli birtakım tutum ve davranışları “vardır bir bildiği” çaresizliğiyle sineye çekilmekte, hatta bazen bunlarda keramet aranmaktadır. Oysa peygamberlere genelde yaşını başını almış kendilerinde büyüklük vehmeden (müstekbir) Ebu Cehl gibi tipler karşı çıkmışlardır. Çünkü statükoyu onlar temsil etmektedir… Onlara göre, Hz.Muhammed ‘din’den çıkmış bir kâfirdir!.. Bu sebeple, işe büyüklerin terbiyesinden başlanmalıdır.

Murat SÜLÜN

[1] Örneği: Bakara 2/145; Âl-i İmran 3/61; Ra’d 13/37.

[2] Örneği: Bakara 2/61, 87; Al-i İmran 3/21, 112.

[3] Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 29; ayrıca bkz. Mâverdî, en-Nüket ve’l-’uyûn, II, 43.

[4] Bkz. Mâide 5/3 (اليوم أكْمَلْتُ لكم دينكم وأتْمَمْتُ عليكم نعمتي); A’râf 7/115 (وتمَّتْ كلمةُ رَبِّك).

[5] Örneği: Bakara 2/145; Âl-i İmran 3/61; Ra’d 13/37.

[6] Nisa 4/174.

[7] İsrâ 17/36.

[8] Bakara 2/111; Enbiya 21/24; Neml 27/64; Kasas 28/75.

[9] Sāffât 37/157.

[10] Örneği: Hac 22/3, 8; Ahkāf 46/4; Necm 53/23, 28.

[11] En’âm 6/140.

[12] En’âm 6/144; Nahl 16/25.

[13] En’âm 6/100.

[14] Hac 22/3, 8; Lokman 31/20.

[15] Rûm 30/29.

[16] Râgıb, el-Müfredât, “hşy” md.

[17] Nisâ 4/25.

[18] Mâide 5/3, 44.

[19] Tevbe 9/13.

[20] Ahzâb 33/37.

[21] Tevbe 9/18.

[22] Bakara 2/2.

[23] Taberî, Cami’ul-Beyân, ilgili âyet hk.

[24] Nâzi’ât 79/19.

[25] TāHâ 20/3, 44; Fâtır 35/18; YâSîn 36/11; Kāf 50/33; Nâzi’ât 79/19, 26, 45; ‘Abese 80/9; A’lâ 87/10.

[26] Fussilet 41/39.

[27] Hacc 22/5.

[28] Mü’minûn 23/2.

[29] Âl-i ‘İmrân 3/199. Benzer ifadeler için bkz. Enbiyâ 21/90; Ahzâb 33/35.

[30] Şûra 42/45) Kalem 68/43 ve Nâzi’ât 79/9 da aynı anlamdadır.

[31] Lokmân 31/18, 19. Ayrıca İsrâ 17/37.

[32] Furkān, 25/63.

[33] Secde 32/15.

[34] Râgıb, el-Müfredât, s. 126, “h-k-m” md.; Hāzin, Lübâb, I, 424.

[35] Zemahşerî, el-Keşşâf, Bakara 2/269 hk.; Râgıb, el-Müfredât, s. 127, “h-k-m” md.

[36] Bakara 2/129, 151, 231, 251; Âl-i ‘İmrân 3/48, 81, 164; Nisâ 4/54, 113; Mâide 5/110; Ahzâb 33/34; Sād 38/20; Cumu’a 62/2.

[37] Bakara 2/151; Cumu’a 62/2.

[38] Bakara 2/269.

[39] Hz.Peygamber’e, yalan-yanlış bilgiler aktardıkları halde, bu dezenformasyonu büyük bir lütufmuş gibi gösterip ondan medhedici sözler işitmek isteyen bazı Yahudilerden bahsediliyor.