Başlangıçta bulunduğum odadan ibaret sanmıştım konağı. Bütün güzellikler, umutlar, sevgiler ya da ne bileyim çirkinlikler, bedbinlikler ve nefretler de odamın duvarlarından öteye geçmiyordu. Bütün bilgim, dahası bütün hakikat beni çevreleyen odanın duvarlarına takılıp kalmıştı. Doğrusu, kişinin ufkunun genişliği, ancak tanık olduğu dünya kadardır önermesinin tipik bir örneğinden başka bir şey değildi, yaşadıklarım. Algının mutlaklaştırılması dedikleri şey bu olsa gerektir.

Evet, efendim, duyuların ve gücün varabildiği noktanın insan bilgisinin doğal sınırları olduğunu öğreninceye kadar nice mutlak ve değişmez sandığım iddialarım olmuştu. Kendi algılarımın ve takatimin sınırlarını hakikatin sınırları olarak sunma cüretkârlığını cesaret olarak nitelediğim nice söylevlerde bulunmuştum. Doğrusu, bilginin sınırları daraldıkça hükmetme güdüsünün kat sayısı yükselmekteydi. Öz güven olarak nitelenmesi pek mümkün görünmeyen bilmişlik edasıyla her şeyin belirleyicisi olmaya çalışmak doğal bir davranışa dönüşmekteydi.

“Bildiğim, yalnızca hiçbir şeyi bilmediğimdir” ifadesi, bir itiraftan daha çok bilgiyle tanışıklık düzeyinin bir ifadesi olarak görülmeli. Eğer bir itiraf olarak görülecekse, bari mutlak bilgiyle kurulan ünsiyetin ve mutlak bilgi karşısında duyulan acziyetin söylettiğini düşünmek gerekir. Sonsuza ve sınırsıza açılan bir kapı olması bakımından bilgi, mükemmeli aramak ve noksan olandan sıyrılmak demekse eğer, bu itiraf, sahip olduklarımızla mükemmel varlık olamayacağımızın kabul edilmesi olarak görülmelidir. Bir yanın hep eksik kaldığını görmek demektir açıkçası. İşte bilgeliğin sınırlarına varıp dayanmak tam da bu noktada karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir yolculuktan sonra acziyeti itiraf bilgeliğin nişanesine dönüşmektedir.

Bilginin sınırlarına ermek dedimse, tel örgülerle çevrelenmiş mayınlı bir alandan söz etmek istemiyorum aslında. Ya da bu dikenli telin herkes için aynı uzaklıkta bulunduğundan hiç söz etmek istemiyorum. Varlığın bilgisine ulaşmak, diğer bir ifadeyle “varlığı olduğu gibi görmek”, yani hakikatine ermek için insan idrakinin özgürleşmesinden başka çıkar yol olmadığını elbette biliyorum. Söz etmek istediğim, varlığın bilgisiyle tanışanların bilginin sınırsızlığını fark ettikleridir. Bu kişiler, sınırsız bilgi karşısında kendi bilgilerinin durduğu sınırı da doğal olarak görürler. “Bilmediğini bilmek” düzeyine ulaştıklarında, bildiklerinin tutsağı olmaktan sıyrılırlar. ‘Bilgi zindanı’nda hapsolup gitmezler. Önlerinde ışık olması gereken bilgi yollarını karartan bir gölgeye dönüşmez. Bilgiyi hakikatine eremedikleri, eski ifadeyle künhüne varamadıklarının âlemi/işareti yaparlar. İlim, malûmun ‘âlem’i olmaktan öte bir şey değilse eğer, varlığın, daha doğrusu hakikatin insan zihnindeki izdüşümünden başka nedir ki?

Bilgi yolcuğuna çıkılınca dağarcıktaki birikim doğal olarak artar, ne var ki kaynağa yaklaştıkça parlaklığı artan bir ışık gibi daha fazla göz almaya başlar. Bu noktada bilgi yolcusu, her zerreye zerk olmuş ve her olaya gark olmuş bilgiyle kendi kazanımlarını kıyas ettiğinde, ulaşabildikleri gözünde küçüldükçe küçülür. Gerçekte kazanımları artmıştır. Başladığı noktayla kıyasladığında aldığı yolu azımsamak hiç de mümkün değildir. Bu bakımdan küçülen ulaştığı düzey değil, onun mutlaka olan oranıdır. Çünkü cehalet aşıldıkça bencillik küçülür, bencillik küçüldükçe de tevazu artar. Diğer bir ifadeyle bilgi yolcusu kemale yaklaştığı oranda bencillikten sıyrılır ve tevazusu artar. Hakikatin sırrına erdikçe bilmediklerinin bildikleriyle kıyaslanamayacak oranda olduğunu bilgeye yakışır bir tevazu ile ifade etmekten utanmaz. Bütün bu bilgece düşünüşlerden sonra başa dönersek eğer, bütün yolcular, en baştan yola başlarlar, değil mi, efendim? Her şeye rağmen yolculuk yolun her karışına ayak basmakla anlamlı olur, değil mi? Yolun başı ile sonu arasında çok şey değişebilir belki ama değişmeyen yolculuğun kendisi değil midir? O nedenle yolcuyu tanımak için yolculuğun başına dönmek gerekir. Yolun sonunda elde edilen ürünün sağlıklı oluşu bütün aşamaları düzgün geçmeye bağlı. Yola çıkmış yolcuyu özgün kılan ise, kendi güzergâhını çizmesi, kendisine özgü bir yürüyüş ve dil bulması sonra becerebilirse hatıralar bırakmasından öte ne olabilir ki?

Bilgiyle ilk tanışıklığımdaki iddiamdan söz etmiştim ya efendim, düşündüm de en güçlü iddialar işe başlamadan veya en azından daha yolun başındayken savrulur. Büyük iddialar, hakikatin yalnızca kırıntısına ulaştığımızda veya hakikatin yalnızca siluetini yakaladığımızda gerçekliği kuşattığımız zehabına kapıldığımız anda patlak verir. Bizi çevreleyen duvarlar ne kadar kalınsa, duvardan süzülen ışık o kadar etkileyici gelmez mi? Platon’un meşhur mağara alegorisindeki gibi bütün hakikat yansımalardan ibaret sanılmaz mı?

Diğer taraftan efendim, güçlü iddialar olmadan yola revan olmak hiç mümkün olur mu, diye düşünmeden edemiyorum. Dağların hallaç pamuğu gibi savurabileceği vehmi olmazsa mümkün mü sınırları zorlamak? Her şeyi değiştirebileceğine inanmadan bir şeyler değiştirebilmek mümkün müdür? Değilse eğer, büyük iddialarla yola düşmekten başka bir şansımız var mı sizce?

Yolcu, küçük ve deneyimsiz, bilgi kıt ama iddia büyük… İşte bizim hikâyemiz… Dışarıdan gözleyen için iddianın ve onu besleyen azmin büyüklüğüyle alay edercesine sırıtan şey, başkasının bilgisinin hormonlu etkisinin oynadığı başroldür. Hormon verilmiş sebzeler gibi olması gerekenden fazla irileşmiş bilgi kırıntıların verdiği özgüvene bakıldığında, doğrusu şaşmamak mümkün değil. Acaba en büyük iddialar başkasının bilgisiyle mi savrulur, diye kendime soruyorum. Nasıl ki har vurup harman savuranların çoğu başkasının kesesinden yapıyorsa, hata ihtimalini düşünmeden inat eden uzlaşma bilmezler de başkasının bilgisiyle konuşanlardır, desem abartı yaptığımı düşünmeyin. İşte kafamda uçuşan bu tespitlerle bilgi yolculuğumun başına dönüp gözlemler yapmaya başlıyorum yeniden.

Yolculuğu başa aldığımda karşılaşacaklarıma şaşakalmamak için uzun bir nefes alıyorum. Önce sakin ol diyorum. Biraz da gerçekçilik öğütlüyorum kendime. Daha sonra cesaretimi toplayarak yolun başına döndüğümde görüyorum ki, bu dönem, ufkumun sınırlarının çevremdekilerin söz ve eylemleriyle çevrili olduğu bir dönemmiş. Yakın ve uzak çevre olarak bu gün adlandırdığım yakınlarımın duyuş ve tasavvurları, algılayış ve ifadeleri yolun başında sahip olduğum azıkmış. İster avantaj olarak kabul edin isterseniz dezavantaj olarak niteleyin yılların biriktirdiği bu azığı uygun ambalajıyla birlikte en başta hazır bulmuştum. Uzun uzadıya avantaj olup olmadığı tartışmasına hemen girmek istemem. Bunları konuşacağımız daha çok zamanımızın olacağını sanıyorum. Ancak hemen belirtmeliyim ki değirmen haznesine akıtılanı öğütür. Hazneye hangi tahıl aktarılırsa değirmen onu öğütür. Özünü değiştiremezse de niteliklerini değiştirmekte zorlanmaz. Binlerce yılın birikimi, bir nefeste üzerime boca edildiğinde aşırı yüklenme yapılmış değirmen haznesinin çaresizliğini yaşadığım muhakkaktı. Bu nedenle sunulan birikimin çoğunu hazmettiğim söylenemezdi. Zaten acelesi olan insanların gösterdiği telaşla veya sağanak bir yağmurun hışmıyla bilgiler üzerime boca edilirken nasıl özümseyebilirdim ki bunca şeyi? Üzerimde eğreti durması bundandı. Aslında herkes anormal bir yükleme yapıldığının farkındaydı, ancak herkesin acelesi vardı. Ya kendileri bir yerlere yetişmek istiyorlardı ya da beni bir yerlere yetiştirmek istiyorlardı. Bir taraftan istasyon değiştirme korkusu saran bir insanın yapmayı istediği her şeyi şuursuzca gerçekleştirme isteğine benzer bir şeydi. Diğer taraftan yarış atı hazırlayan acemi seyisin aceleci ruh halinin yansımasına benziyordu. Neye benzerse benzesin, hangi duygudan kaynaklanırsa kaynaklansın içine sürüklendiğim mahzen aynı mahzendi. Büyük önem atfedilerek bana sunulanlara hıfzetmekten öte bir anlam yüklemediğim doğruydu. Çabucak üzerime boca edilenleri sahiplenme becerisini göstermem takdire şayan olsa da, sahiplendiğim şeyler ödünç alınmış şeylerdi. Daha doğrusu ödünç verilmiş şeylerdi Başlangıçta yaptığım şey pasif bir kâşif olarak sunulanı keşfetmekti. Gösterileni görüyor, duyurulanı işitiyor ve anlatılanı dinliyordum. Bu niteliğimle bir kâşiften daha çok bir tüketiciydim. Üretilen bilgiyi nerede kullanacağını bilmeden öğrenen konumumla bir ambarı andırıyordum. Biriktirmek… Bilgiye ilişkin biricik işlevim gibi duruyordu. Çevremdekilerin, işin başında itibaren bu işlevimin farında olduklarını sanıyorum. Sanki herkes beni ambar olarak görüyordu. Biriktirdikleri her şeyi içine atıyorlardı. Değerli olanı da attıkları oluyordu, işe yaramaz diye taşıyamayacaklarını düşündüklerini de… Boş ve bakir bir yerdim onlar için. Beni bir an önce istedikleri şeylerle ve istedikleri gibi doldurmak istiyorlardı. En özenli davranan önemli olduğunu düşündüklerini depolamamı istiyordu, o kadar. Yoksa herkes için bir an önce doldurulması gereken bir depodan öte bir şey değildim.

Öncelikleri farklı olan bilgileri toplamak ve sorulduğunda tekrarlamak bilgiyle kurduğum en anlamlı ilişki sayılıyordu. Bilginin içeriğini belirlemek hususunda bana soran yoktu zaten. Eğer dur durak bilmez öğrenme azmim olmasaydı hiç katlanamazdım bütün bunlara. Bir ambar gibi görülmek ne acı… Bugün düşünüyorum da keşke toprak olarak görülseydim. Gümrah bitkiler bitiren mümbit bir toprak olarak bakılsaydı diye iç geçiriyorum. Neyse ki bu yaklaşıma karşı tedbirlerim vardı… Yarın hiçbir işime yaramayacak hatta yanlış hedefe yönlendirecek bilgileri derlemeye mecbur edilirken umursamaz gibi gözükmem boşuna değildi. Belki onlar farkında değildi ama elimde iki büyük silah vardı. Biri, hiçbir sınır tanımayan hayallerim; diğeri, bir ok gibi ya da bir kurşun gibi kullandığım sorularım. Elimde değildi hayallerime sınır koymak. En uç ve en uçarı gibi görünen şeyler hayallerime takıldığında olağan şeylere dönüşmekteydi. Belki de bana çizilen sınırları zorlamanın dahası aşmanın yolu gibi görünmekteydi. Bu nedenle küçük bir hayvan oyuncağından dev bir canavar, pencereden süzülen bir ışıktan göz kamaştıran bir güneş, bir bardak sudan derya, bir ağaçtan orman meydana getirecek kadar üretkendi hayallerim. Bir bisikletten uçak yapabileceğimi inanarak söylediğimde aslında yaratıcılığın sınır tanımadığını ifade etmek istiyordum. Bana sunulan kalıpları aşabileceğimi kendi dilimce ifade etmekteydim.

Hayallerime yelken açarken, daha sonra gerçekçilik olarak adlandırıldığını öğrendiğim düşsüzlükle aramda hiçbir bağ yoktu. Gerçek olarak adlandırılan ve benim dışımdaki olgunun esiri olmayı hiç düşünemezdim bile. Zaten çevremdekiler bana hep olguları gösteriyorlardı. Hep olandan haber veriyorlardı. Olgunun neden bu şekilde oluştuğunu, nasıl bu şekli aldığını, olgunun başka türlü olup olamayacağını insanlardan öğrenemezdim, eğer hayallerim olmasaydı. Rüzgârda salınan bir uçurtmanın kuyruğuna takılmaktan farksız gelebilir belki hayalleri olmak. Esen rüzgârın insafına kalmış bir yelkenlinin şişen yelkenlerinden rota çizmekten de farklı görülmeyebilir. Nasıl görülürse görülsün, hayalleri olmak var oluş yolcuğunu kazanmanın olmazsa olmaz koşulu gibi görünmektedir. Derin yolcunun sığlıktan kurtuluşu, diğer ifadeyle sığ sularda karaya vuran bir balık gibi olgulara teslim olmaması için sahip olunan imkânların en büyüğü gibi karşımızda durmaktadır. Hayalleri olmaya, düşleri olmak da diyebilirsiniz. Düş görmeyenler yol açamazlar. Gördüğü düşlerden tüyleri diken diken olmayanlar düş de gördüremezler.

‘Bir ihtimal daha var’ diyebilmek düş görmekten özü bakımından farklı değildir. Bu bakımdan bilinenden farklı ya da uçarı şeyler söylemek sıradanlığın öldürücü nefesini savmanın yolu gibi gözüküyor. Öyle düşler görmeli ki, düş oluşları gülüp geçmeye fırsat tanımada kollarına alıp götürmeli. Düş olması değerinden bir şey eksiltmemeli. ‘Bir düşüm var’ diyerek cümleye başlamaktan çekinmeyen bir yürekle desteklenmeli. Düşlerinden korkmayan bir özgüvenle beslenmeli.

Gerçeğin sınırlarının hayallerimizin sınırları olduğu hakikatini görmezden gelmek kadar köreltici olan başka bir şey var mıdır? Bu bakımdan ulaşacağı hakikati sınırlamak istemeyenlerin, düşlerine sınır koymamaları gerektiğini söylemeye ne hacet? Bu bakımdan herkes hayalleri kadar insandır. Düşleri kadar varlıktır. Bu noktadan bakınca hayallerime çok şey borçlu olduğumu fark ediyorum. Zira onlar beni düşsüzlük çukurundan çıkardılar. Başkalarına en saçma gözüken hayallerin nedense en ufuk açıcı hayaller olarak yaşamıma iz bıraktığını daha iyi anlayabiliyorum artık.

İnsan zihninin en soylu meyvesi olan bilgiyi genişleten başat ham maddenin hayaller olduğunu söylemeye ne hacet? Bilgi ancak bu malzeme işlendikçe gelişir. Hayal edilemeyenin var olamayacağını bilmeyen kaldı mı? Bu bakımdan yaşamın her dönemini süsleyen ve ileriye taşıyan hayaller vardır. Zaten zihin, bir kuş gibi kanatlanmaya başladığı ilk anda hayal ile tanışır. Hiçbir kural dinlemeden en uç noktalarda dolaşır durur. Ne zaman dönüp kanat çırpışlarının sağlamasını yapmaya başladığında hayallerin yerini ondan ilham alan bilgi ve düşünce almaya başlar. Hayallerin dağıttıklarını düşünce yeniden toplar. Ama artık öncekinden çok farklı bir şekilde kompoze olur her şey. Doğrudan düşünceye dâhil olmak için artık yeni formüllere sahip olmuştur.

İşi sınırları zorlamak olan hayaller, ‘büyük’ insanların dünyasına yöneldiklerinde sorulara dönüştüler. Eğer hayal olarak kalsalardı, hikâye olarak döneceklerdi insanların arasına. Bu nedenle bazen hikâye formunda ortaya koymayı da deneyebilirdim hayallerimi. Beni dinleyenlerin sabırsızlıkları ve “olacak şey mi” diye bakan gözleri olmasaydı… Bu yüzden hikâye etmeyi düşlerime bıraktım, bir de beni alıp götüren masallara, çizgi kahramanlara. Masalları ve çizgi filmleri sevdiysem bana hikâye anlattıklarından değil, benim hayallerime tercüman oldukları içindi. Ne kadar sınırları aşan şey varsa, olağanı aşan davranış varsa bu nedenle çekici geldi. Sorulara dönüştü demiştim ya hayallerim. Hakikaten her şeyi sorulaştırmayı büyük bir ustalıkla başarmaktaydım. En olmaz noktaları, en ifade edilmez şeyleri çok rahat bir şekilde bir çırpıda sormakta üstüme yoktu. Her sorduğum soru olgunun kalıplarını kırmak içindi. Ama bana verilen her cevap olguların soğuk yüzünü yansıtmaktaydı. Soru sormakla kısmen hayallerimi gerçekçi hale getirdiğim söylenebilirdi belki. Ama olgulara mahkûm olmak gibi bir niyetim hiç yoktu. Bu nedenle aşmaya çalıştığım olguların, bütün soğukluğuyla cevap olarak bana sunulması kadar büyük bir talihsizlik olamazdı. Her şeye rağmen konağın bana açık odasının sınırlarını aşmak için verilen cevaplara aldırmadan sordum. Çoğu kez cevapları dinlemiyordum bile. Çünkü asıl olan soruyu sormaktı. Gerçekte bilgelik soruda saklıydı. Çünkü cevabı herkes bulabilirdi. Asıl olan sorulaştırma becerisini göstermekti. Çok sonradan kişinin akıl düzeyinin sorduğu soru kadar odluğunu öğrendim. Gerçekten sorunu görmek ve onu cevaplanmaya hazır bir forma dökmek cevabın yarısından fazlasına karşılık gelir. Bir kez sorulmaya görsün, geceler gündüzlere katılır, ikna edici bir açıklama mutlaka bulunur. Çünkü soru yüreğe kor düşürmektir. Akla çengel atmaktır. Artık engellenmesi mümkün olmayan bir hareket soruyla birlikte oluşmuştur. Ancak aklın ve kalbin işlevini yitirmesiyle ivme kazanmasının önüne geçilebilir.

Kim ne derse desin, soruların sahibi olmak hep gurur verdi bana. Soruları bularak asıl bilgeliğin sahibi olduğumun hep farkındaydım. Bu nedenle soruyu bastırmak için ya da bir süreliğine oyalamak için verilen cevapları dinlemesem de olurdu. Aslında bu yaptığım, soru sorulduğunda zevk olan ya da sorular sınırlarını zorladığı zaman bunalmış gözlerle bakan büyüklerimden intikam almak içindi. Bana tahsis edilen odanın sınırlarını aşmak için sorduğum sorulara, verdikleri cevaplarla beni odanın daracık alanına mahkûm edenlere karşı başka ne yapabilirdim ki? Farkında mı idiler, bilmiyorum. Ama verdikleri her cevap, eğer kabul etseydim, ışıldayan bir yanımı solgunlaştıracaktı. Parlayan gözlerim gittikçe donuklaşacaktı. Renkleri kaybolacaktı yaşamın, siyah-beyaz olacaktı. Bir de grisi olacaktı itiraf etmek gerekirse. Gökkuşağının renkleri gök kubbemizden silinip gidecekti. Programlanmak dedikleri şey böyle bir şey olmalıydı. Farklılıklarını yitirip donuklaşmak ve ideallerini terk edip ruhsuz robotlara dönüştürmek… Milyonlarca benzeri olan bir nesneye dönüşmek… Her gün yenisi üretilen fabrikasyon bir varlık olmak… İşte böyle efendim, her sorduğum soruyla nesneleştirilmeye isyan ettim. Fabrikasyon olamaya itiraz ettim. Bütün engelleri aşarak sakini olduğum konağı tanımak ve öznesi olmaktı dileğim. Sorduğum her soruyla bu gerçeğe biraz daha yaklaştığımın farkında olarak sordum. Bütün dikkatimi öteye, bildiğimin ötesine yönelterek sordum.

Mehmet BİRSİN