İnsan, tarih boyunca bir anlam arayışı içinde olagelmiştir. İnsanlık tarihine yakından bakıldığında sadece İslam dünyasında değil, daha önce başta eski Yunan olmak üzere -ki Yunan mirası büyük ölçüde Doğu hikmetinden yapılan intikale dayanıyordu- kadim Babil, İran, Hind, Çin, Mısır vb. tefekkür havzalarında çok önemli sayılabilecek ilmi gelişmeler olduğu ve her bir havzada yaşayan insan topluluklarının, ilmi çalışmaları kendi âlem tasavvurları doğrultusunda kullandıkları görülür. İnsanın bu anlam arayışı, “bilgi” ve “bilgilenme” temelinde sürecektir. İşte burada karşımıza bir soru/sorun çıkmaktadır: Bilgi neyi bilmektir?

Sosyolog yazar Ali Bulaç, kaleme aldığı “Bilgi Neyi Bilmektir?” kitabında, bunun cevabını Doğu’da, Batı’da ve İslâm dünyasında, dört bir cihetten ele alıyor. Bu cevabın arayışı, aynı zamanda insanoğlunun acıklı bir hikâyesi gibidir. “İnsan ne zaman ki en üst bilgiyi önemli olmaktan çıkardı; o arada kendisi de önemli olmaktan çıktı.”

Bu durumda sorularımız daha da çoğalıyor: Bilgi nedir ve insan için nasıl bir anlam taşıyor? İnsanın varolma amacına ulaşması için salt bilgi kâfî midir?

Hemen hemen her eserinde geleneğimizin birikimine vurgu yapan ve modern kavramlara yönelik yoğun bir eleştiri üreten, Çağdaş Kavramlar ve Düzenler, İslam Düşüncesinde Vahiy/Akıl-Din/Felsefe İlişkisi gibi ufuk açıcı eserleri ile tanıdığımız yazar Ali Bulaç, bu kitabında bizlere, insanın anlam arayışlarının serüveninden modern bilime eleştirel bakışa kadar geniş bir perspektif ve karşılaştırmalı bir imkân aralamaktadır. Kitabın ana başlıkları ve ele alınan konulara gelince…

Batı Felsefesinde Bilgi Sorunu bölümünde, Batı tarihinde felsefi düşünüşü meşgul eden “bilgi problemi”, bilginin değeri ve bilginin kaynağı çerçevesinden ele alınarak Greklerden günümüze kadar irdelenmektedir.

Ali Bulaç, Batı’nın kök paradigmalarını teşkil eden Grek düşüncesinin düşünsel eğilimini şöyle nitelendirmektedir: “Greklerin ‘bilgi problemi (epistemoloji)’ ile bu kadar ilgilenmelerinin sebebi, bilginin kendisine duydukları derin sevgi değil, doğrudan bir vahiy geleneği içinde tefekkürde bulunmamış olmalarıdır.” Batı, zamanla bilgiyi “özne ile nesne arasındaki ilişki”den ibaret bir çerçeveye oturttu. Bu bakış açısıyla oluşan mesafe duygusu, önce eşyanın özünden kopmalarına, sonra tabiata hükmetmeye çalışmalarına neden oldu.

Bulaç, bu süreçte oluşan akımları ve özellikle idealizm-materyalizm tartışmalarını da ayrıntılı olarak ele almaktadır ve nihayetinde şu tesbiti yapmaktadır, “Gerçekliği hakikatten tecrit ettiğimiz zaman materyalizm, hakikati gerçeklikten ayırdığımızda idealizm ortaya çıkmaktadır ki, bu iki düşünme ve açıklama tarzı da aşırılıktır, yani biri ifrat diğeri tefrittir.”

İslam Kelamcılarında Bilgi Sorunu bölümünde, insanın kendi çabasıyla sahip olduğu bilgi (öğrenilen bilgi), vahiy yoluyla insana indirilen bilgi (ilim) ve Allah’ın sahip olduğu bilgi (el-ilm) arasındaki ilişki ele alınmaktadır. Ayrıca fetih hareketleri, tercüme çalışmaları ve oluşan farklı akımların etkisiyle bilginin değeri ve kaynağı üzerinde gelişen tartışmalar, yöntem çalışmaları, -başta akıl, vahiy, haber, nass, deney, duyu, keşf olmak üzere- inşa edilen kavramlar irdelenmiştir. Burada altı çizilen en önemli unsur, müslümanların bilgi problemini ele alırken metodolojik hareket etmeleri ve konuyu çoğulcu bir çerçevede ele almalarıdır. Bunun yanında akıl ve nass bilgisi üzerine uzun tartışmalar olmuştur.

Kur’an ve Bilgi bölümünde, yaratma ile bilgi arasındaki ilişki, Kur’an’da ilim bahsi, ontolojik güvenin zemini fıtrat, gayb ile metafizik arasındaki farklılık, insanın bilgisinin sınırları ve değerlerin kaynakları işlenmektedir. Kur’an’ın, çeşitli dolayım ve şekillerde 750 ayrı yerde ‘ilim’den bahsettiğinin altını çizen yazar, “İnsana bakan yönüyle ilimden amaç, insanın kendisi, varlık ve hayatın anlamıyla ilgili doğru, güvenilir ve sahih bir perspektife sahip olmasını sağlamaktır.” tesbitiyle de el-Alîm’in maksadına atıf yapmaktadır. Biliyoruz ki, Kur’an, kendini “zikir” olarak tanımlamak suretiyle bizi sürekli “hatırlamaya” çağırmaktadır.

Geleneksel ve Bilimsel Bilgi bölümünde, kopuşa uğrayan zihnin bilgisi, geleneksel, modern, bilimsel ve üniversitenin bilgisi kav ramları çözümlenmektedir. “İnsanın bilebileceği sınırlıdır gerçeğinin altını çizen geleneksel bilginin en bariz vasfı, insanı mütevazı, eşyaya karşı sorumlu, tabiatla uyumlu kılmasıdır.” vurgusunda buluna yazar, buna karşın bilimsel bilginin gelişip artmasındaki iki ana beşeri dürtünün insan bilincinin derin tabakalarında belirleyici rol oynadığına; bunlardan birinin, daha müreffeh bir dünya için kolaylaştırılmış maddi araçların tedariki, diğerinin de ötekileştirilmiş her şeyi imha etmek için silah teknolojisine duyulan şiddetli ihtiyaç olduğuna dikkatleri çekmektedir. Yazar, Doğu’nun Batı’dan ayrılan en bariz farkını, doğuda risaletin her zaman canlı olmasına bağlarken, burada oluşan hikmetin batıya ancak Sokrat öncesi filozoflarla ve Katolik hristiyanlarla kısmen taşındığını belirtmektedir.

Sosyal Bilimlerin Parçaları: İnsan ve Toplum bölümünde, toplumların tasnifi ve kentlerde yeniden inşa edilen sınıfsal toplumlar, sosyal bilimlerin batı-dışı yüzü, bilimlerin yarattığı ve bütünlük duygusunu kaybeden insan, hakikat sevgisinden yoksun modern sanatın kurtarıcılığa soyunması gibi konular ele alınmaktadır. Bu dönemde bilginin başkaları üzerinde kullanılacak güç, insanın ise denetlenebilir toplumsal bir varlık konumuna getirildiğini belirten yazar, “Bu durum, anlamın buharlaşması, amacın kaybıdır. Anlamdan ve amaçtan yoksun bir dünya çok sıkıcıdır.” demektedir.

Akıl ve Türevleri bölümünde, aklın tanımı, ilkeleri, türevleri, vicdan, Kur’an ve sünnette akıl ve vicdan, din-bilim, iman-akıl çatışması gibi çift yönlü konular ele alınmaktadır. Aklı, “İnsanın düşünme, bilme, davranışlarını belirleme, denetleme melekesine veya yargıda bulunması ya da iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayırmasıyla ilgili kabiliyetine (yeti) veya topluca dirayetine akıl denir.” şeklinde tanımlayan Bulaç, İslam düşüncesi ile Batı felsefesinde aklın işgal ettiği konuma değinmekte, akıl ile nakil arasındaki tartışmaları dile getirmektedir.

Modern Bilim Greko-İslam Mirası mı? bölümünde, sünnet ile modern bilim arasında bir karşılaştırma yapan yazar, başta İbn Haldun olmak üzere İslam mirasından beslenen modern dünyanın aydınlanmayla birlikte bir zihinsel kırılmaya uğradığını ve insana hikmeti unuturduğunu belirtmektedir. Bugünün bilim telâkkisine dikkatleri çeken yazar, “Seküler ve profan bir karaktere sahip olan hiçbir düşünce ve onun bilimsel tezahürü hayatın derin anlamları konusunda bize yeterli, tatminkâr ve sadra şifa olacak perspektif veremez.” tespitinde bulunmaktadır.

Modern Bilim ve Hakikat’in Bilgisi Arasında İnsan bölümünde, Batı felsefesinin yüzyıllarca tartıştığı ‘bilgi teorisi’ ile ‘Kur’an’ın bilgi kavramı’ arasında kavramsal bir mukayese yapan yazar, akabinde, modern düşünce şekillerinin “hakikat ve hakikat bilgisi” yerine, “fiziki gerçeklik ve ölçülebilir gerçekliğin bilgisi”yle uğraşmasının, geleneksel insanın anlam çerçevesini tayin eden “âlem tasavvuru” yerine bir “dünya görüşü”ne tek ve nihai olarak önem vermesinin, insan düşünce tarihinin en büyük ve en radikal kırılma noktası olduğunu dile getirmektedir.

Ma’rifetü’l-Halk bölümünde, ilâhî cümle, varlığı algılama biçimi, hakikat, birlik ve çokluk, âlem ve bilinç, kader ve özgürlük, Rahman’ın nefesi ele alınmaktadır. “Bütün varlık âlemi (mahlûkat) “Kün (Ol)!” emriyle varlık bulmuş ilâhi cümledir. Bu ilk söz, ilk emir ve ilk müziktir. Ma’rifetü’l-Halk’tan kastettiğimiz nefis’in ve Allah’ın bilinip tanınmasına yardımcı olan varlık bilgisidir.” diyen Bulaç, bilginin kök-fikrinin varlığın yaratılmış olması ön kabulüne dayandığını belirtmektedir.

Yazar, varlığı algılama biçimini de şöyle dile getirmektedir: “İnsanın kendisinin de bir parçası olduğu varlık âleminin (mevcudat) iki varoluş düzeyinden söz etmek mümkün: Biri ‘aşkın düzey’; diğeri ‘dünyevî düzey’. Aşkın ve dünyevi düzey batı felsefesi terminolojisinde bunlara tekabül ettiği düşünülen ‘metafizik’ ve ‘fizik’ varlık düzeylerinden farklı anlamları ifade ederler. Fizik-metafizik ikiliği, ya ontolojik temel bir ayrım olan materyalizm-idealizm ayrımını veya kartezyen felsefede açıkça dile getirildiği üzere çifte-gerçekliğin referansını teşkil etmektedir.”

Din Bilimle Çatışabilir bölümünde, son iki yüzyılın baskın söylemi, hatta Müslümanların bir tür ‘resmi görüşü’ haline gelen ‘din ile bilimin çatışmadığı’ görüşü çerçevisinde fikir beyan etmektedir. Batı kendine özgü her sorunu sanki insanlığın ebedi ve evrensel sorunuymuş gibi gördüğünden, İslam dünyasının Batı etkisine girişinden sonra İslam için de benzer bir sorun olduğu farzedildi.

“Batı’nın Greklerden ‘ruh-beden’ ikilemini alıp, Hristiyanlığa devrettiği ‘iman-akıl, kilisedevlet çatışması’, ‘din-bilim çatışması’nın da arka planını teşkil eder.” tesbitini yapan Bulaç, dolayısıyla Aydınlanmanın temel varsayımları çerçevesinde teşekkül etmiş bulunan modern bilimin İslâm ile tam bir uyuşma içinde olduğunu, aralarında herhangi bir sorunun bulunmadığını söylemenin mümkün olmadığını belirtmektedir. Çünkü modern bilim, kalbi de, aklı da aydınlatmadı, insana araç bolluğu içinde amaç ve anlam yokluğu sundu.

Bilgi Neyi Bilmektir? Bölümünde ise, insanın en temel varoluşsal sorunu olan ‘neyi bilmesi gerektiği’ problemi çerçevesinde, bütün düşünce tarihinin cevapları etrafında dönüp dolaştığı -‘insan niçin bilmek ister, insan neyi bilmek ister, insan nasıl bilmek ister’- üç önemli soruya cevaplar aranmaktadır.

Doğu ve Batı kaynaklarını birlikte vahyin perspektifinden kullanarak, ‘bilgi problemi’nin serüvenini ortaya koyan, bu alanda önemli bir boşluğu dolduran Ali Bulaç, sözünü şöyle noktalıyor: “Bilgi, nefsin bilgisi (ma’rifetü’n-nefs) ve varlık âleminin, yani yaratılmışların bilgisi (ma’rifetü’lhalk) üzerinden Allah’ı bilmektir, yani sözün özü ma’rifetullahtır.”

Evet, insan, kimisi için hükmetme aracı, kimisi için aklının hazzı, kimisi için ruhunun suyu olan bilgiyi üç kere bilmek ister; insandır, çevresini kuşatan herşey onu hayretler içinde bırakır, celbi merakından bilmek ister. Düşünendir, kemâle doğru yol almak için üstün bir bilgiyle hareket etmek ister. Mü’mindir, ‘ikra’ emri mucibince var olmanın anlamını yakalamak için bilmek ister.

Bu bağlamda eseri, hem bu konuda çalışma yapmak isteyerlere, hem de ‘insan niçin bilmek ister, insan neyi bilmek ister, insan nasıl bilmek ister’ sorularının cevabını merak edenlere tavsiye ediyoruz.

ALİ BULAÇ- BİLGİ NEYİ BİLMEKTİR?