Tarım toplumunda servetin ve gücün kaynağı kas gücü idi. Kas gücüne yani daha çok erkek evlada sahip olanlar daha çok kazanıyordu. Erkek evlada sahip olmak da toplumda bir üstünlük anlamına geliyordu. Hatta daha çok erkek evlada sahip olmak için yarışılırdı. Yatırım “beyne” değil “bedene” yapılırdı. Bir müddet sonra yüzlerce insanın üreteceği işi tek başına makineler yaparak sahneyi almaya başladı. Bu dönemde de yatırım insana değil makineye yapıldı. Bütün bunlardan sonra günümüzde makineler yerini bilgiye bıraktı. Bundan sonraki süreçte farklı sürprizlerin olacağı görülmektedir. Bugün dünyanın en çok kazananlar listesine bakıldığında servetlerinin tamamını bilgiden kazananlar olduğu görülmektedir.

Küresel marka stratejileri ve finansal danışmanlık şirketi Millward Brown’ın her yıl yayınladığı Brandz listesi, piyasa değeri açısından dünyanın en büyük markalarını sıraladı.  Mesela Larry Page ve Sergey Brin’in 1998 yılında Stanford Üniversitesi’nde doktora yaparken kurdukları Google, aradan 12 yıllık sürede baş döndürücü bir hızla büyüyerek 114 milyar dolarlık marka değeri ile dünyanın en değerli markası oldu. Google’ı ise 86 milyar dolarla IBM, 83 milyar dolarla Apple, 76 milyar dolarla Microsoft izliyor…[1]

ABD Maliye Bakanlığı’nın son rakamlarına göre ABD hükümetinin harcayabileceği nakit rezervi 73.7 milyar Dolar. Apple’ın açıkladığı mali verilere göre ise şirketin nakit rezervi 76.4 milyar Dolar. Üstelik ABD hükümetinin aylık harcaması gelirinden 200 milyar Dolar fazla. Apple bırakın açık vermeyi kazandığı paranın hızına yetişemiyor. Bunu nasıl başarıyor Apple şirketi?

Bilgiyi en geniş alana yayıp onu üstün teknolojiyle donatarak herkesin kullanımına sunuyor. İnsanlar da bu şirketin çıkardığı I-Phone, I-Pad gibi ürünleri almak için sıraya giriyor. Bugün dünyanın bütün gelişmiş ülkelerine gidin, herkesin elinde I-Phone, I-Pad göreceksiniz. Bilginin karşısında durulmuyor. Bilgi çağı dediğimiz çağ işte bu…[2]

Bu da gösteriyor ki “bilgi güçtür” paradigmasına anlam katacak ve dengeleyecek tek husus kutsalın gösterdiği ve planını çizdiği evrensel nitelikli temel kod ahlaki zihniyettir. Ahlaki değerlerin üst seviyede toplumun genlerine işlenmesi gerekir. Yoksa bu gücün ahlakla dengelenmeyip “bilgi ahlaktır” ilkesi ile tolere edilmediği bir dünyanın ürettiği bilgi ve ahlaksız/hikmetsiz/marifetsiz bilginin sahibi olan insanın aşağıda gelecek röportajda sergilediği pişmanlıklar hep olacaktır. Fakat pişmanlık her zaman bazı şeyleri geri getirmeyecektir.

Biyolojik silahlar ile ilgili araştırma yaparak ve sonunda bu yapılanların insanlığın sonu için olduğunu anlayan bir Rus bilim adamı bakın kendisi ile yapılan röportajda şunları söylüyor:

“…Biyolojik silahlar üzerine çalıştığınızı anladınız mı?

-Tabii ki. Ama genç bir bilim adamı olarak diğerlerinden 3-4 misli kazanmak bana oldukça cazip gelmişti.

-Siz 31 yaşında biyolojik silah fabrikasının müdürü, 37 yaşında ise biyolojik silahlar komitesi ikinci başkanı oldunuz. Sizi bunlardan hangisi etkiledi?

-Bana verilen ayrıcalıklar. 37 yaşındayken neredeyse 2000 ruble kazanıyordum. O zamanlar bir bakan bile 800 ruble alıyordu. Bunun dışında özel bir şoförüm, ücretsiz sağlık hizmetleri, telefonlar, parti ve Gorbaçov ile doğrudan bağlantılarım vardı.

-Hiç karşı koymak istediğiniz bir emir aldınız mı?

-Bunun üzerine hep düşünürüm. İnsanlar bazı “etik değerler”i aştıklarında, her zaman her şeyi yapmaya hazır hale gelirler. Emir geldiği zaman, binlerce hatta milyonlarca insanı öldürebilirsiniz? Swerdlosk’taki biyolojik silah fabrikasında meydana gelen kazada, çok sayıda insan öldü. Bu kazadan sorumlu olan ordu mensuplarıyla konuştum. Onlar için biyolojik silahların, insanlar üzerindeki etkisi önemliydi. Oysa silahlar, Rus halkı üzerinde denenmişti.

-Bu savaş ürünlerinin tahrip gücü ne kadardır?

-Bir kilo şarbonu, bin metre karelik alandaki yaşamı ortadan kaldıracak şekilde üretiyorduk.

-En büyük görevlerinizden biri, şarbon virüsünden çok güçlü biyolojik silah elde etmekti. Bu eserinizle gurur duyduğunuz oldu mu?

-Tüm zamanların en güçlü şarbon virüsünü ürettim. O zamanlar bununla gurur duyuyordum tabii. Ama bugün bunu üreten kişiden nefret ediyorum. Ve bu kişi şu anda karşınızda. Yaptıklarımdan nefret ediyorum. Fakat bunların hepsi tarihe geçti ve tarihi değiştirmek olanaksız… Kızım, bir zamanlar bana: “Yaptıklarını görünmez hale getirebilir misin?” diye sormuştu. Tabii ki bu mümkün değil…[3]” Tıpkı Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki şehirlerine atılan ilk atom bombasından ölen 200.000 (ikiyüz bin) insanın geri getirilmesi mümkün olmadığı gibi… İnsanların yaşaması için bilgi üretmesi gereken bilim adamlarının insanların ölmesi için çaba sarf etmesini izah etmek zordur. Bugün bile mevcut nükleer silahların 58 milyar insanı yok edebilecek güce sahip olması, teorik olarak yeryüzünde yaşayan her bir insanın 9-10 kez ölmesi demektir.[4] İnsanlar ahlaki değerleri değersizleştirdiklerinde her şey değerini kaybediyor…!

Hz. Peygamber’in (s) faydasız ilimden Allah’a sığınmasından bugün insanlığa zarar getiren bilgiyi de anlayabiliriz.[5] Bugün bilgi üretme ve bilimsel faaliyet adı altında yerküreyi yaşanmaz hale getiren, yaşadığımız coğrafyayı tahrip eden “faydasız” ve ahlaksız bilgi yığınının haddi hesabı yoktur! İnanan insanların bilim ve ahlak felsefesi paradigması oluşturması bütün insanlık ailesine en büyük iyilik olacaktır. Yoksa bugün mesela kürtaj ve kök hücre konularındaki gelişmeler evrensel ahlaki bir zeminde yürümezse meydana getireceği olumsuzlukların önü alınamaz.

Bilginin ahlakı olmazsa biyolojik seviyede bir insanı öldürmekle bir maymunu öldür­mek arasında hiçbir fark kalmaz. Zaten birçokları da in­sanı tarif ederken tüysüz maymun diyor. Ha tüylüsünü öldür­müşsünüz, ha tüysüzünü fazla bir fark olmayacağı ortadadır. Ahlaka gelindiği zaman böyle bir şeyi kesinlikle onaylamaz. İn­san mükemmel bir varlıktır. Değerli bir varlıktır. Onu öldüremez­siniz. Vahiy buna daha da mana kazandırır. İnsan mukaddes bir varlıktır. Çünkü onda ilahi bir nefha vardır. Ona ilahi ruh nefhedilmiştir[6]. O halde bilimin ihtiyacı olan şey ahlaki üst denetim ve onu yüksek seviyede üreten insan eliyle sahip olması gereken tevazu ve ahlaki yapıdan ayrılmamaktır. Kültür tarihimize bakıldığında “ahlaku’l-ulema”[7] yani “âlimlerin ahlakı” ismi altında yazılan kitapların bilim adamıyla ahlak arasında karşılıklı ilişkinin ahlaki olmasını tesis etmek için yazıldığı görülmektedir. Bu ilmi disiplinin kültür tarihimizde olması oldukça anlamlıdır. Bilginin faydalı veya faydasız iyi veya kötü olmasını ahlak üzerinden görmeyi sağlayarak bilginin ve bilim adamının ahlaki zeminde yürümesini temin ve tesis etmişlerdir.

Aslında ahlakın sadece davranış tarzı olmadığı, davranışlardan da önce bir algılayış, tasavvur ve zihniyet tarzı olduğunun bilinmesi gerekir. Çünkü şeklen hicret edip zihin dünyasında başka düşünceler taşıyan kimse hicret sevabı alamadığı gibi[8], yetim kıza sahip çıkarak bunu gayri ahlaki emellerine alet etmenin ahlakiliği de yoktur. Ahlaki tasavvur inşa edilmeden sağlıklı bir “davranışlar demeti” de ortaya koymak zordur.

Bilgi sahibi olup bilgisini ilahi iradeye saygı ile bütünleştiren Hindistanlı Prof. İnamullah şöyle bir hatırasını anlatır: Amerika’da bulunduğum zaman, astronomi dünyasının tanıdı­ğı, atom fiziğinin kurucularından Jean’la sık sık görüşürdüm. Bir gün sokağa çıktığımda yağmurlu bir havada üstadın sürat­le kiliseye doğru gittiğini gördüm. Koltuğunda bir şemsiye var­dı. Yağmur sağanak sağanak yağıyordu, ama onun bu olup biten­lerden haberi yoktu. Çok dalgındı. Yanına sokuldum farkına var­madı. Biraz beraber yürüdükten sonra havasını bozdum. Üstad! dedim. Galiba farkında değilsin yağmur yağıyor. O zaman ancak kendine gelebildi. Koltuğunun altındaki şemsiyeyi açtı başına tuttu. Şemsiyenin altında beraber yürürken dedim ki:

Asrımızda dinsizlik moda haline geldi. Ama görüyorum ki siz ilim dünyasında bir ufuk bir kutup olmanıza rağmen hala ki­liseye gidiyorsunuz?

Bu soruya şu heyecanlı halimle cevap veremem yarın evime gel sana bir çay içireyim, orada uzun boylu konuşalım dedi.

Ertesi gün vakit kaybetmeden gittim… Odasına girdiğimde yumruklarını sıkmış masanın başında oturuyordu. Yanına otur­duğumda, mekânlardan ve mekân içinde mekânlardan bahsetti. Buut içine giren buutlardan söz etti. Galaksilerin iç içe girişin­den bu muhteşem nizamın baş döndürdüğü ahenginin bozulma­yışından, atomlardan, nebulozlara kadar hiç bir şeyde nizamsız­lık ve gayesizlik olmadığını anlattı durdu. Anlatırken coşmuştu, adeta başka bir âlemden inkişaf ediyor gibi, sanki bir ilhama mazhar gibi konuşuyordu. Dolmuştu ve sözlerini şöyle tamamladı: “İnamullah hayret ediyorum! Hayret ediyorum! İlmin geliş­mesine rağmen, ilim irfan yuvalarında inkârın hükümran olma­sına hayret ediyorum.”

Ben de tam taşı gediğine koyacağım zamanı yakalamıştım. “Üstad” dedim. Şu tatlı sözlerini bir dakika kesersen sana tatlı bir şey anlatacağım. Durdu, sükûnetle beni dinliyordu. Ben içim­den gelebildiği kadar, ruhuna girebileceğim şekilde Kur’ân’ın bir âyetini okumaya çalıştım. Dedim ki: Hz. Muhammed’e (s) vahy edilen Kur’ân-ı Kerim’de bir âyet var. Allah şöyle ferman ediyor: “…Allah’ın kulları arasında ona yürekten saygı duyan ancak bilginlerdir.”[9]

-Bunu dediğim an irkildi, birden bire:

-Bunu Muhammed mi söylüyor?

-Muhammed söylüyor, ama söz onun değil.

-Eğer bunu o diyorsa İnamullah sen şahid ol, Muhammed Allah’ın evvelki elçileri gibi bir elçidir dedi…[10] Haşyetin/saygının karakter haline geldiği bir prototip.

İbn Mes’ud: ”İlim rivayet/malumat çokluğu değildir, Allah’ın kalbe attığı nurdur[11] veya “ilim haşyettir[12] derken bilgi ahlak ve Allah ilişkisine dikkat çeker. Kalbi Allah saygısı ile ürpermeyen, ahiret düşüncesi ile hemhal olmayan bir insanın üreteceği bilginin ahlaki değeri olmaz. Rubeyyi İbn Enes de  “Allah’a saygı göstermeyen âlim değil­dir” der. Sahip olduğumuz bütün bilgiyi “el-âlim”e borçlu olup bu borcu dinin sahibine saygı duyarak ödememek saygısızlıktır.

Kur’an-ı Kerim “…Allah’a kulları içinde yalnızca bilenler hakkıyla saygı duyarlar”[13] derken bilgi sahibinin ahlakiliği haşyetin/saygısın/den, bilginin de ahlakla olan birlikteliği de marifeti/hikmeti netice verir. Hikmet de; aklın tecrübe ile veya aklın vahiyle kesiştiği/buluştuğu noktada, söz ve davranışı her türlü kötülük ve fesattan alıkoymak için, insanın iç dünyasını/kalbini tesir altına alarak, düşüncesini afakî ve enfusi boyutlara yönlendiren, etkileyen, yeni ve özgün bir formla ortaya çıkartarak, insanoğlunun varlıkla ilişkisini doğru bir biçimde belirleyen ve öğreten tüm bilgi ve çabaları içine alan, insani söz ve fiillerin kaynağı olarak tarif edilmektedir.[14]

Kur’an-ı Kerim kâinatın bir kitap gibi okunması gerektiğini anlatırken ilahilik ve ahlakilik boyutunu dikkatten kaçırmamamız gerektiğini anlatır. “Yeryüzünü sizin emrinize âmâde kılan O’dur; artık onun her tarafını dolaşın ve O’nun rızkından nasiplenin; ama O’na döndürüleceğinizi asla unutmayın[15] Cenâb-ı Allah, kendisinin güç ve kudretini gösteren delilleri bir kez daha gözler önüne sermekte; yerkürenin yaratılması, her türlü nimet ve imkânlarla do­natılarak üzerinde yaşanılır hale getirilmesinin, sonsuz bir gücün varlığını ve bir­liğini gösterdiğine dikkat çekmektedir. “Her tarafı” diye çevrilen “menâkibihâ” tamlamasındaki “menâkib” kelimesi, “omuz” anlamına gelen “menkib”in çoğulu olup mecaz olarak yeryüzündeki yolları, köşe bucak ve dağları ifade eder.  Yüce Allah, bu nimetleri kulları için yarattığını bildirerek onlara yeryüzünde dolaşmalarını, yarattığı rızıklardan yiyip içmelerini istemiş; arkasın­dan “Dönüş yalnız Allah’adır” buyurmak suretiyle insanların dünya nimetleri ve zevklerine dalarak Allah’ı ve ahiret hayatını unutmamaları gerektiği, zira her ni­metin bir sorumluluğu olduğu mesajını vermiştir.[16] 

Hz. Peygamber (s) de inşa edeceği toplumun temelinde ahlaki bir esasın olduğuna şöyle vurgu yapar: “Ben ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim.”[17] Çünkü ahlakın inşa edildiği toplumda sadece sokaklar değil vicdanlar da kontrol/denetim altında olur. Diğer tarafta da âlimlerin peygamberlerin varisi olmasını da vurgulaması[18] bilginin ahlak ile kâmil hale geleceğini gösterir.

Şöyle bir tarihi anekdot anlatılır, Düştüğü yerde patlayan, çevresindekilere de zarar veren bir bomba ya­pıp Osmanlı padişahına getirirler. Sadece hedefi değil çevreyi de tahrip ettiğin­den, yani masum insanlara da zarar verebileceğinden sultan “Alın bunu götürün. Allah’ın kullarını öldüremeyiz” der. Yüzyıl sonra aynı bombayı Şarapnel adın­da Fransız bir mühendis yapar…!

Sonra da Amerika’nın doğusu ile batısını birleş­tiren demiryolunu yapan işçilere büyük bir çukur kazdırırlar, hepsini ma­kineli ile tarayıp, o çukura doldururlar. Şükranlarını böyle ödedikleri insanların tek günahı renklerinin farklı olmasıydı. Sanki zavallılar Avrupa’dan gelen göç­menlerin sevmedikleri bu rengi onları kızdırmak için seçmişlerdi. Kaderi ceza­landırmak Avrupalı göçmenlere zalimlik gibi gelmiyordu. Can ve acıların üstüne ku­rulan Amerika artık akıl almaz zenginliklerin sahibidir.[19] Bunlar gücün ahlaktan yoksunluğunu göstermektedir.

Kur’an-ı Kerim geçmiş topluluklardan örnek verirken onları tarih sahnesinden silen temel unsurun güçsüzlükleri olmadığı, ahlaksızlıkları olduğuna şöyle dikkat çeker: “Şimdi onlar hiç yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin nasıl bir akıbete uğradığını görmediler mi? Oysaki onların gücü bunlardan daha üstündü. Nitekim ne göklerde ne de yerde, hiçbir şeyin Allah’ı aciz bırakma imkân ve ihtimali yoktur; çünkü o her şeyi bilir, üstün ve yüce kudrete sahiptir.[20] ifadesi göstermektedir ki tek başına maddi güçlülük, bir toplumu ayakta tutamamaktadır. Çünkü bu gücün gerisinde, onu şekillendiren, istekleri doğrultusunda kullanan ve ona dünya görüşüne göre bir değer atfeden Allah, insan ve ahlak bulunmaktadır.

Bir diğer âyette: ”Onlar yeryüzünde dolaşmıyorlar mı? Artık kendilerinden öncekilerin nasıl bir akıbete uğradıklarını görselerdi bari: onlar kendilerinden daha güçlüydü ve yeryüzünde daha derin izler bırakmışlardı, dahası onlar orayı, berikilerden çok daha fazla mamur ve müreffeh hale getirmişlerdi; üstelik onlara da elçileri hakikatin apaçık belgeleriyle gelmişti: neticede onlara zulmeden Allah değildi, ama asıl onlar kendilerine zulmettiler.”[21] Modern dünyanın sahip olduğu gelişmişlik düzeyine rağmen geçmişte yapılan bazı eserler bugünkü imkânla yapılamamaktadır.

Dünyanın diğer ucunda üretilen zararlı bilgiye kapımızı kapatma şansımız kalmadı. Bu bağlamda bilginin gücünü kendisinden değil ahlaktan aldığı bir paradigmaya bütün insanlığın ihtiyacı var. “Ana aktör” ahlak olmazsa, önce virüsü üreten el ile sonra da anti virüs üreten el aynı el olur. Bilginin ahlakı olmazsa önce hastalık icat edip sonra bu hastalığın aşısını bütün dünyaya satmanın yolunu önleme imkânı yoktur. Daha dün isminden söz edilen birçok hastalık çok kısa bir zamanda bitiverdi.

Netice olarak; bilgi dünyasına ahlaki güzellik demetlerinin yansımasını temin etmek için “…bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah da o toplumun gidişatını değiştirmez…” (13/11) hakikati ışığında önce fertlerin gönül dünyalarının ahlaki bir güzelliklerle donatılması gerekir. Gönül dünyasında meydana gelen esinti de aksiyona dönüşür. Eğer insanlık sahip olduğu bilgi birikimini ahlaki zeminde avantaja dönüştürmezse ümitler tehditlere dönüşür. Ahlaki zemini olmayan bir bilginin sadece insanların ölümünü değil, şehirlerin yaşanır mekânlar olmaktan çıkmasını, suların kullanılmaz hale gelmesine, ormanların yok olmasını ve ekolojik dengenin bozulmasına götürebilir. İşin korkunç boyutu nükleer silahların dünyayı birkaç defa tahrip edecek güce erişmesidir. Japonya’ya atılan bombanın sadece psikolojik tesiri bile kırk yıl sürmüş, Çernobil nükleer kazasından dolayı ise halen doğum sakatlıklarının devam etmektedir.

Bugün yeryüzünde yaygın bir şekilde bulunan açlık, yoksulluk, cahillik ve sağlık sorunları kaynak yetersizliğinden dolayı olmadığı aksine bu kaynakların ahlaki zemini olmayan bir zihniyetin elinde dolaştığıdır. Batı dünyasının ahlaki zeminin erozyona uğradığı hususunu General Omar Bradley şöyle anlatır: “Biz bir nükleer dev, ama ahlaki küçüklük dünyasında yaşıyoruz. Öyle bir dünya ki, muhteşem, ancak erdemsiz ve şuursuz! Biz atomların gizemlerini çözdük, ancak (İsa’nın) dağdaki öğütlerini unuttuk. Biz barıştan daha çok savaş, yaşamdan daha çok ölüm hakkında bilgilere sahibiz.”[22]

Zeki TAN

[1] Altan, Mehmet, Muş’ta Meryem Olmak, Etkileşim Yayınları,  İst. 2011, s. 66.

[2] www.haber7.com/haber/20110802/Apple8217in-nakit-parasi-ABD-Devletinden-cok.php.

[3] “Bir Bilim Adamının Pişmanlığı,” 10 Haziran 1999, Perşembe, Zaman Gazetesi, (CBT- 29 Mayıs 1999)

[4] Köylü, Mustafa, Küresel Ahlak Eğitimi, İst. 2006, s. 148-149.

[5] Müslim, Zikir 75; Nesai, İstiaze 13, 65.

[6] Hicr, 15/29; Sad, 38/72; Enbiya, 21/91; Tahrim, 66/12.

[7] Bkz. Acurri, Ebu Bekr Muhammed; Âlimlerin Ahlakı, Trc. M. Emin Akın, Ank. 1993; Bayraktar, Mehmet, “İslam’da Bilim Ahlakı” İslam Ahlakı ve Sevgi, Ank. 2007, s. 144-150.

[8] Buhari, “Bed’u-l-Vahiy” 1; “Nikâh”, 5.

[9] Fatır, 35/28.

[10] Gülen, M. Fethullah,  Altın Nesil, Derleyen: Latif Erdoğan, Erz. 1978, s.15-17. Metin kısaltılarak alınmıştır.

[11] Gazzâli,  Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed; İhyau ‘Ulumiddin, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, ty. I/49.

[12] Gazzali, İhya, I/64.

[13] Fatır, 35/28.

[14] Tan, Bilal, Kur’an’da Hikmet Kavramı, Pınar Yayınları, İst. 2000, s. 253.

[15] Mülk, 67/15.

[16] Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, İst. 1979, 7/5227.

[17] Muvatta, “Husnu’l-Huluk”  8; Müsned, 2/381.

[18] Buhari, İlim 10, 1, 25; Ebu Davut, İlim 1; Tirmizi İlim 19.

[19] Mehmet Niyazi, “İlimle Güçlü, Dinle vicdanlı Oluruz”, 20 Mart 2000, Pazartesi, Zaman.

[20] Fatır, 35/44.

[21] Rum, 30/9; Aynı anlamdaki âyet için bkz. Mü’min, 40/21.

[22] Köylü, Küresel Ahlak Eğitimi, s. 81.