DENEME                                                                                                                       

 

BENİM HÂLÂ UMUDUM VAR?

Işıl CINGILLIOĞLU

[email protected]

Peygambere olan sevgimizin ortak payda olarak bizi birleştireceğine inanıyorum.

“İyi ki bize peygamber gönderdin Rabbim!’’ derim sık sık. Çünkü çok seviyorum, güveniyorum ve inanıyorum onun örnekliğine. Hani güven anketleri yapılıyor zaman zaman, Türkiye halkının en güvendiği ünlü, en güvendiği siyasetçi filan diye. İsimler yayınlanıyor. Genelde hayret etmişimdir hep o en güvenilir bulunan isimlere.  Benim güvenilir bulduğum, sahici bulduğum, bir ömürlük emeğine hayran olduğum isimdir Muhammed Aleyhisselam. Her yıl Resulullah’ın hayatını farklı bir siyer kaynağından okumayı kendime ilke edindim. Ve bunu hepinize tavsiye ediyorum.

Peygamber ve sünnet deyince hemen insanlar taraflaşıyor, konumlanıyor benim umudumun aksine. Bizim sorunumuz şu: Biz “Ben” demeye hep mensubiyetler, aidiyetler, kimlikler, etiketler, unvanlar, şablonlar üzerinden başladık ve öyle alıştırıldık. Bir varlık sancısı çekip Hira’lara çıkmadık. Kur’an’ın ilk dersi hiç bizim ilk dersimiz olmadı.

Şuradan başlamıyoruz biz: ‘Var edildim, bir Var eden var, Var oluşun devamı için her saniye inanılmaz bir yatırım, yönetim, işletim, ahenk, hesap var…’  Bu itiraf yok bizde! Oysa bu, imanın RAB-KUL ilişkisinde güven duygusu ile temellenmesi için birinci şarttı. Biz bu aşama olmadan “İslâm” adını hazır buluyoruz.

Resûlullah’ın ilk derdi, hiç bizim ilk derdimiz olmadı. Toplumun derdi bizi germiyor. Gayet de rahat sığıyoruz eve barka. Kişisel iyiliğimizi yeterli bulmak ne kelime! Biz cennetlik bile buluyoruz. Akana korkana karışmak için bir sebep, bir cesaret, bir sorumluluk yok? Ne gerek var sanki…

Resûlullah için Şahsiyet olan, bizim için kimlik. Resûlullah için sorumluluk olan, bizim için marka, etiket… Resûlullah için emek olan, alın teri, yürek teri olan, bizim için miras, gelenek. Resûlullah için layık olunulması gereken, hakkı verilmesi gereken, sarp yokuş olan, bizim için doğuştan verili hak, bir imtiyaz, hatta bazıları için üstünlük. Resûlullah için ufuk olan, bizin için nostalji. Resûlullah için mücadele olan, bizim için statüko. Resûlullah için özgürlük olan bizim için mahkûmiyet. İşte bu sebeplerden, biz ‘Ben’ idrakinde materyalist, görsel ve gösterişçi, şekilci ve ezber, sloganik ve kategorik, tekrar ve taklit bir aldanmaya kapılmışız. Muhammed ümmetindenim. Ehli sünnetim… diyoruz. Diyoruz da o aidiyetin, o sevginin ve ilginin sloganik, ritualistik, algoritmik olanı bana sahici gelmiyor.

“İnanan bir delil ile iman etsin” ayeti gereği, bilinçli ve gönüllü bir çaba ile, bilgiye ve ilgiye dayalı bir sancıdan doğmalı peygamber sevgisi. Emeksiz üstüne çökülen, rant devşirilen, miras yedi tüketilen, arsa gibi mülk edinilen olmamalı. Yüklü değil, verili değil, kendi el emeği, göz nuru, alın teri gibi; elinden, aklından, kalbinden işlenerek çıkmalı, helal kazancı olmalı. Helal olmalı peygamber sevgisi.

Her insan hatırasını yaşatmak ister sevdiğinin, o burada olsa yapacağı şeyi, o burada olsa takınacağı tavrı, duruşu bildirmek, anlatmak, göstermek çabasına girer. “Çok severdi” dediği şeyleri servis eder kendi şimdisinde, buradasında. O buradaymışçasına…  Seven sevdiğini, onun sevdiklerini, onun değer verdiklerini, onun önceliklerini ve ehemmiyet verdiklerini unutmaz, kendi hayatı içinde diri tutma çabasındadır. Onun doğruları, onun emekleri zayi olmasın, hep var olsun arzusundadır.

Hani Muhammedîlik? diye soracağım, esas sorusu bu yazımın? Muhammedîlik dedim, hani Musevilik, İsevilik ifadelerine bir atıf olsun diye. Aslında hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, hepsi Allah’ın peygamberleri, hepsi aynı ilahi kaynaktan kitap alan elçiler. Musevi İslam kelimesi kadar Muhammedî İslam veya “İslam’ın son sürümü” ifadelerinin de yanlış tarafa çekilmeyeceğini umarım. Soru önemliydi, tekrar edelim:

Hani Muhammedî İslam?

Hani bizim çok sevdiğimiz, savunduğumuz, yaşattığımız Muhammedî incelikler, davranışlar, tavırlar…???  Bir insan sadece adıyla, sadece kalıplaşmış selam ve sevgi cümleleriyle. Ezber sloganlarla, manası bilinmeyen bir takım parola kelimelerle anılmamalı, doğru mu? Hele de bir peygamber için, bu çok yetersiz. En azından bu bana “saygı maskesi takmış bir lakaytlık, bir samimiyetsizlik, bir riya gibi gözüküyor. Günümüzde resûlullah’ı sevmenin ve saymanın boşluğu, peygamberi anmanın kalitesizliği beni üzüyor. Peygambercilik, sünnetçilik bir holiganizm kıvamında yaşanıyor ve yaşatılıyor. Anmalar daha derin, daha sahici, etkisi de daha kalıcı, daha çarpıcı olmalı değil miydi? Kolonya kadar törensel, göstermelik, geçici bir ferahlama olmamalı onu hatırlamak. Tüh! Uçtu bile mi??

Onun herkesi ayrıştırdığını iddia edenler olmuştu Mekke’de,” O ise birleştirmeye, barıştırmaya gelmişti. Bütün beşerî hiyerarşileri, kibirleri ve eşitsizlikleri bozmuştu tevhid ile. Peki bugün, onun adına ayrıştırıcı, kavgacı, tekfirci olmak da ne demek? Nereden çıkıp, nereye gelindi, sormayalım mı? Niye soramıyoruz?  Ona layık olma “çabası” ne olacak bugün? Bunu konuşmalıyız, konuşabilmeliyiz hep birlikte, ayrılmadan, ayrıştırmadan.

Onun elçilik yapıp bize ulaştırdığı “vahye kulak verme çabası” ne olacak? Onu en çok üzen şeylerden biri vahye kulak vermeyen, vahiyden yüz çeviren, vahye karşı düşmanlık eden, vahyin sesini bastırmaya, susturmaya çalışanlar değil miydi? Bugün buna muadil her çaba, yine onu üzer, bizi üzer, üzmeli.

Allah’ın elçisi, Allah’ın ayetlerini getirdi. Allah’ın ayetlerini gündeme getirdi, işitilir eyledi, anlaşılır kıldı, bizatihi kendi yaşamıyla görünür eyledi ve onların yaşanılırlığını ispat etti herkese.  Onun, anlaşılsın ve örnek alınsın diye bize “ilk Müslüman” olarak yaşayıp uyguladığı o Kur’anî hayata, o ilkeli hayata bakma görevi ortak paydamız olur. Öyle değil mi? Ve kendi hayatımızı ona göre ayarlama çabası ortak arzumuz, kesişim kümemiz olmalıdır.

Onu ömrünü adadığı “insanlık, merhamet ve adalet davasına destek olma çabası bizim manevi mirasımız. Bugün bu miras bizim elimizde nasıl canlanacak, ne yapacağız? İşte bu insanlık, merhamet ve adalet ortak hedefi için uzlaşabilmeliyiz, uzlaşırız da, maruf üzere tüm insanlık uzlaşabilir hatta.

Onun ağzından çıktığı kesin olan cümleler var. Bir kişi daha dinlesin, bir kişi daha öğrensin, bir kişi daha o emirle değişsin ve düzelsin diye kendini paraladığı, bugün gelse yine sözlerinin en başını, ana eksenini, sırat-ı müstakimini belirleyecek, yine belini çatırdatacak, saçını ağartacak, omuzunda ağır yükü olacak o cümleler… Evet, 6236’sı şu an evimizde, elimizin altında, hemen önümüzde onlar. Onlar ortak derdimiz olabilir, olmalı, olsun!

Bu mesaja sahip çıkma çabası nasıl tahakkuk edecek bugünümüzde? Adı Müslüman insanlar grubu olarak ve/ya fert fert, bu cümlelerin ağırlığını omuzlarında hissetmek, gece gibi sessizlikte ve tenhalıkta içine sindirmek, gündüzlerinde canlı canlı, ilmek ilmek hayatına dokumak bize düşmezse kime düşer? Bunun telaşına düşsek ya hep beraber…

O “dilinizden çıkan eyleme dökülsün” isterdi değil mi?  “İyi ki varsın Ya resulullah” demelerimiz… kuru söylemimiz değil, özde eylemlerimiz olsa, nasıl sevindirdi kim bilir!.. Kutlu doğumlarda, mevlit kandillerinde, nice Cumalar ne salavatlar çektik, çekiyoruz. Ah ne çok! Halbuki dürüst değiliz kendimize bile. “İyi ki varsın” derken hâlimiz, “iyi ki yoksun, iyi ki bu hâlimizi görmedin” der gibi için için.  Her “iyi ki varsın, sana selam olsun” cümlesi; onun önerdiği ve özlediği halden uzaklığımızı saklamak içindi belki. Hâlimizle uzaklaşmalarımız, gösteriş ve sitayiş ile yakınlaşmayı ummamız da cehalettendi muhtemelen.

Ne olacaktı peki? Bu “iyi ki varsın’lar” eşittir “seni mesajınla, ahlakınla, erdemlerinde yaşatıyor ve bana ulaşan tüm kaygını, tüm o umutlarını işte bugün diri tutuyorum” olmalıydı, olmalı.

Biraz beyin jimnastiği hepimize iyi gelebilir. Mekke’yle empati yapabiliriz. Denemekten ne çıkar? Muhammed-ül emin kalitesinde bir davete rast gelmeyi hayal edin, hadi!? Ne derdiniz? Nasıl tepki verirdiniz? Nerenize dokunurdu söyledikleri, nelerinizi değiştirmek zorunda kaldırdınız, nelerden feragat etmeniz beklenirdi? Bunu yapmaya mangal gibi bir yürek gerekmez miydi?  Basit bir empati denemesi yapın hadi, lütfen:

Keşke ben olsaydım Mekke sokaklarında karşılaştığın… Ben seni adam akıllı dinlerdim. Ben anlamaya çalışırdım.

Ben farklı bir fikri, “daha önce atalarımızdan böyle görmedik, böyle öğrenmedik” diye boğmaya çalışmazdım.

Önyargılı yaklaşmazdım sana. “Bu da bizim gibi beşer” diye Allah’ın ve senin defalarca vurguladığın “beşerliğini” küçümsemezdim. Sözüne itibar etmek için mucize, keramet felan göstermeni şart koşmazdım. Çünkü “emîn bir insan OLMANIN” ne kadar büyük değer olduğunun farkındayım. (Bugün gerçekten bu kerametin çok farkındayım)

O gün karşılaşsa idik; ağzından çıkacak sözün, evet birebir aynı erdemli hayat ilkelerinin; “bugün”, “şimdi”, “burada”, “ben de”, “muhatabıyım”.  Evet burada dinliyorum elhamdülillah getirdiklerini. Ön yargısız dinliyorum. Anlam ve amaç eksenli okumaya çalışıyorum. Evet evet! anlamak için dinliyorum, dinleyip anlamadan da bırakmıyorum. Çünkü ihtiyaç hissediyorum senin ilettiğin mesaja. İçinde bulunduğum olumsuzluklara bir rehberlik aramaya devam ediyorum getirdiklerinden. O günkü gibi. Güveniyorum, büyük itimat ediyorum senin özverili örnekliğine. “İyi ki varsın” diyorum sık sık.

Belki benim için en önemlisi şu: Aklımı ve vicdanımı aktive ediyor getirdiklerin, “oturma, durma! “diyor bana. Dürtüyor beni senin bir ömürlük emeğin. O durmadı, durmamak sünnet, havlu atmamak, susmamak sünnet…

Kendimi, hayatımı, toplumumu o senin ‘’insanlar bilmiyorlar keşke bilselerdi” istediğin bu ağır söze göre muhasebeye çekiyorum…

Bugün karşılaşsaydık, “Kur’an’ı mehcur bırakıyorlar, devri geçmiş bir söz gibi öksüz bırakıyorlar” diye şikâyet edeceğin insanlardan biri olma ihtimali çok korkutucu benim için. Göze alamayacağım bir hüsran olur bu sözü işitme ihtimali. Kur’an’ı mehcur bırakmak, seni üzmek ve hayal kırıklığına uğratmak demek bana göre. “Burada ben varım, karınca kararınca elimden gelen gayreti yapıyorum bize getirdiğin mesaja sahip çıkmak için” diyebilmeyi hayatıma gaye edindim.

Çok sünnet var unutulan, onları ihya etmeyi çok seviyorum. Ne güzel bir ortak paydamız olurdu bu sünnetlere hep bir kafayı taksak:

Değişebilmek;

Beğenmemek halini,

Beğenmemek toplumu,

Değişebilmek, değiştirebilmek;

Elini taşın altına sokmak;

Vahyin öz güvenini kuşanmak;

Kötülüklere karşı siper olmak,

İyiliklere dahil olmak;

Razı olmamak dünküne eş iyiliğe;

Şükreden bir kul olmayım mı farkındalığın da tutmak yüreği;

Ahireti unutmamak;

Kalkıp, bir daha oturmamak sorumluluktan;

Yük almak…

Gönlü kırıkları tanımak, aramak, sormak; Umeyr’in yavru kuşuna baş sağlığına gidecek şefkat ve inceliği çağa taşımak; bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalkacak, yaşlı bir teyzenin un çuvalını onun ve kendimizin kimliğini sormadan, izhar etmeden taşıyacak mertliğe erişmek; Cehalete karşı bilgiyi, bedeviliğe karşı medeniyeti, hukuku övmek ve savunmak; birey olarak, toplum olarak, zamanın, mekanın, çoğunluğun, gücün erozyonuna direnmek, onlara rağmen iyilikte  ve doğrulukta sebat etmek, risk almak, bedel ödemek, adayışı ve kaliteyi fiilî dua olarak Rabbe sunmak…

İşte bunlarla ‘iyi ki varsın Ya Resûlullah!’ demek çok kolay, dolu dolu. Biliyorum bu hissiyat ortak paydamız. Ortak ihtiyacımız ve fıtratımıza eş bu sünnetler. Aklımıza eş, vicdanlarımıza eş, Kur’an’a eş, Resûlullah’ın 23 yıllık emeğine eş bu insani duruş.

“Ben hayatımda bunları canlı tutmaya ve aynı hassasiyetleri gözetmeye çalışıyorum.” cümlesi herkese yakışır, yakışmaz mı? Herkesin yüzünü güldürmez mi bunlar?

‘’Hani Muhammedî yol, yordam? Hani Muhammedî incelikler, tavırlar, Muhammedî nezaket?

Hani onun kuşanıp şahsiyet edindiği Kur’an Ahlakı?’’ diye sormak, sorgulamak, eleştirmek niye bu kadar tehdit olarak algılanıyor ki? Ne savunacaksak ne anlatacaksak ne öğreteceksek şöyle olsa:

Şu yalnızlaşan, bireyselleşen, bencilleşen dünyanın “ne olur benim de hayatımda şöyle bir insan olsa” dediği kişiler olarak yapsak bunu? Ne dersiniz? Hâl diliyle?

Tartışmaların değil, ahlakın ve salih amelin galibiyetine ihtiyacımız var. Zaten hep oydu ihtiyaç. Yine o, emin olun. Muhammed Aleyhisselamın risalette başarı yöntemi neydi ki? Sen yaşatırsan, ben yaşatırsam, biz yaşatırsak; bugün de gündemde olacak bu yöntem.

İşte bu ortak paydamız var. Ortak payda bilincini uyandıralım yeniden.

Dedim ya size, benim hâlâ umudum var!

 

DUAM:

Rabbim! Affet beni! Affet bizié

Ya Rabbi beni de ayine eyle insan olmak dediğine, Mü’min olmak dediğine, Rahmanın Has kulları dediğine, Muhammedîliğe ayine eyle, kalem eyle, duruş eyle, şahit eyle, seyirci değil. Aktör eyle kalbi selimliğe, hâl-i eminliğe, ahdine  sadıklığa….

 

Ya Rabbi

Bana yolumun kesiştiği canlar için, pozitif yüklü, dua istenilesi, varlığı şükür vesilesi bilinesi olmayı nasip et. Ya Rabbi ben dupduru, sapsakin, masmavi bir göl gibi olayım.

Liman gibi sukunetli ve korunaklı.

Güven ve huzur veren bir sığınak olayım eşime dostuma.

Fırtına gibi esip gürleyip kimsenin dalını kırmayayım.

Bana kontrollü ve dengeli yaşamam için yardım et Allah’ım. İmanın neşesini, Rahmani terbiyeyi, Muhammedî örnekliği önce gözlerimden, sonra tebessümümden, sonra ellerimden taşırayım.  Senin şu kitabını anlatmak için dilinde tüy biten elçinin boynunu büktürmeyeyim kitapla ve hayatla ilişkimle.

Rabbim Bizi onun gibi Vahyin ışığında yeryüzüne göz aydınlığı eyle!

(Amin)