Sen gelmeli ve İbrahim’in baltasıyla yıkmalısın çağımızın kökleşmekte olan gizli ve aşikâr putlarını… Yani zulüm seninle bitmeli… Bu karşılıklı, dünyalar yakan ve dünyalar yıkan hain bir savaştı… Uğruna serlerin, yeminlerin, çizgilerin ve özlemlerin yaralanıp bitirildiği… Belki de belirlenmiş o vakte kadar bitmeyecek… Belki de son doğan insanın ölümüne dek sürecek bu savaş, garip başlamıştı ve garip bitecekti… Ama ne olursa olsun, bu savaş sadece senin sözlerinle biter, bu kavga seninle nihayet bulur, bu bulanıklık seninle durulur… Kendi kendini basitlikte, karanlıkta, yıkılmış iç dünyasında kaybetmiş insanlar sadece seninle bulunur… Sen gelmeli ve Nuh’un tufanı olmalısın kanla, acıyla, ganimetle dolmuş (doymuş) şu coğrafyaya… Yeryüzü seninle arınmalı, fazlalıklara setler örülmeli…

Yoksa kim inşa edecek bu gemiyi, neyle kaçacağız bu tuğyandan, başka kim ve nasıl çözer bu bilmeceyi… Bu bilmeceyi, bu kör düğümü yalnız sen çözersin… Gelmeli ve çözmelisin… Yoksa köleden ne farkımız var? Özümüzü esir almaya çalışan şu düzene tabii olmak mı derdimiz!? Bunu mu istiyoruz ki boyun bükeceğiz?!! Görsün bütün dünya ki, sabır ve direnç içinde kutlu günün habercisini bekliyor gözlerimiz… Ve biz esir olmayacağız… Sen olduğun müddetçe de özgürlüğümüzü kimse alamayacak… İhtiyaç büyük, yara derin, sular kaynadı, denizler karardı… Gelmeli ve arındırmalısın… Kirlenmeden temizlenmez bilirim, yıkılmadan onarılmaz bilirim, acımadan kanamaz, ayrılmadan sevilmez bilirim… Ama ya kirlenirse, ya yıkılırsa, ya acırsa, ya ayrılırsa…? Ya bu can bu hastalığa bir deva bulamazsa…?

Ne etmeli firar eden duygulara ne demeli?.. Bak, yürekleri kavrulmuş çöle, ciğerleri kurumuş göle dönüyor bu bedenler… Sensiz, ruhsuz ceset gibiyiz… İçimiz çok buruk gelmelisin, tüm çift yaratılanlar tekini nasıl bekliyorsa bizde seni öyle bekliyoruz. Ve öylesine özledik ki seni, artık gelmelisin…

İçimizi en iyi bilen sensin. Biz kendimizi bilemeyiz, biz seni bilmeden… Savrula savrula kolu kanadı kırılmış bu ruhumuzu ancak sen onarırsın. Hissedelim yardımını ki kurumaya yüz tutmuş damarlarımızdan kan, çöllere ektiğimiz filizlerden tomurcuklar çıksın… Tomurcuklar yalnız seninle baharı müjdeleyebilir… Sen karanlık gecelerimizi aydınlık gündüzlere hazırla…

Sensiz kalınca tutunacak bir dal kalmıyor, umut yerini çaresizliğe bırakıyor… Günahlar, büyük yangınlar sonrası virane şehirlere çevirdi içimizi, hayatımız ise maraz dolu bir burukluk içinde… Gel ve deva getir şu yaralılara…

Her şey sahte ve kırılgan sen gerçekçi bir sonla sonlandır sözlerimizi… Gözündeki yaşı dinmeyen mazlum, yetimler aşkına gel ve kaldır, gel ve uyandır bizi… Özlem hücrelerimizde hissettiriyor seni… Sen bizleri kavuştur sana… Derdimiz arzuhalimizdir… Beklenen sensin ey yüce Kur’an, beklenen sensin ey eşsiz vahiy…

Yüzümüz de, özümüz de sana dönüktür… Çözüm sende saklıdır ötesine gidemeyiz… Gelmeli ve inmelisin yüreklere beklemekteyiz… Sen gelmeli ve yüreklerimize sen inmelisin…

Ömer NOYAN