BAŞYAZI

İndirgemeci Akla Genel Bir Bakış

Mustafa İSLAMOĞLU

  1. İnsan ve indirgemecilik

İndirgeme sözcüğüyle kastettiğimiz şeyi, eskiler irca sözcüğüyle karşılardı. Bizim burada kullandığımız anlam, indirgemenin olumsuz anlamı. Yani, tüm elemanlarıyla birlikte anlamlı olan, parçalanınca anlamını yitiren bir bütünün, parçalarına indirgenmesi işlemi. Mesela, kimyasal indirgeme bir maddenin oksijenini alarak onun oksit özelliğini yok etmektir. Bu bir anlamda, bir şeyi kendisi olmaktan mahrum etmektir.

İnsanoğlu, hakikate karşı farklı duruşlar ve tavırlar geliştirmiştir. Hakikati olduğu gibi kavrayıp kabul eden ideal duruşun karşısında, hakikati toptan reddeden duruş yer almaktadır. Tabiatıyla bu iki duruş da net ve açıktır. Ne ki bu ikincisi, hakikat karşısında insanın olumsuz duruşunun tek örneği değildir. Bunun dışında, insanın hakikati inkâr etmek yerine, onu kendi tasavvurunda deforme ettiği istikametten sapmış duruşlar da vardır. Bunlardan biri de hakikati, onu oluşturan parçalarına indirgeyen indirgemeci duruştur.

İnsan hakikati neden indirger?

Tabii ki bunun nedeni tek değildir. Bu nedenlerin başında, doğru bir açıdan bakmamak, bir başka ifadeyle yamuk bakışlılık gelir. Tali nedenler ise, yetersiz bilgilenme, bütünü algılayacak kapasiteden yoksun olma, parçayı bütün sanma yanılgısıdır. Yanlış duruşlar, yanlış anlamayı ya da hiç anlamamayı getirir. “Kişi bilmediğinin düşmanıdır.” sözü eskimez bir hakikattir. Hakikate karşı yapılacak düşmanlıkların en tehlikelisi ise, ona cepheden saldırıp onunla açıkça savaşmak yerine, daha rafine ve ustaca bir yöntem izleyerek bütünü parçalayıp elemanlarına indirgemek şeklinde yapılandır. Çünkü çoğu zaman parçalanan hakikat, hakikat olma özelliğini yitirir.

Şeytan, indirgemeci bir akla sahipti ve kendisini şeytanlaştıran süreci bir indirgemeyle başlattı: Âdem’i toprağa indirgemek. Âdemoğlunu ham maddesine indirgeyince, onun yaratılış misyonuna işaret eden “ilâhî soluğu” (ruh) ve insanoğluna verilen “eşyaya isim verme” (ta’limu’l-esma) yani “eşyayı soyutlama” yetisini fark edemedi bile. Şeytanın Kur’an’da simgesel ve metaforik bir üslupla anlatılan bu indirgemeci yaklaşımı, onun için sonun başlangıcı olmuştu.[2]

İnsan, “ünsiyyet kuran” bir varlık olduğu için insan olarak isimlendirilmiştir. Buna İbn Abbas’a atfedilen “İnsan, kendi misyonunu unuttuğu için unutmak anlamına gelen “nisyan” sözcüğünden türetilen bir isimle anılmıştır.” tezini de eklersek, gerçekte insan sözcüğünün etimolojisini bulmuş oluruz. Dünya sözcüğü ise, hem “yakın” hem de “aşağı-bayağı” anlamına gelen “edna-dena” kökünden türetilmiştir. Eğer kelimeler ceset, onların anlamları da ruhlarıysa, insan ve dünya kelimeleri ruh ve cesetleriyle birlikte insan-dünya ilişkisinin tabiatına da işaret etmektedirler. Bu kelime çifti, müsemmalarının (insan-dünya) ilişkisine birebir delalet eder.

İnsanın “hayat”ın anlamını “dünya hayatına” indirgemeye olan meyli, insanlığın arketipi Âdem’den beri bilinen bir gerçek. İşte bu nedenledir ki, sınırsız rahmetiyle insana tenezzül buyuran Allah’ın insanla olan diyaloğuna verdiği isimlerden biri de zikir (hatırlatma)’dir. Bu hatırlatma, evvel emirde hakikatin bütününü hatırlatmadır. İndirgemekten kaçın anlamını taşıdığı açıktır.

İnsanlık tarihi boyunca görülen tüm sapmış toplumların, şeytanın açtığı indirgeme çığırını takip ettikleri görülür. Hz. Salih’in kavmi, “kamu malı” olması dolayısıyla kamunun gerçek sahibi Allah’ın korumasında olduğu için Kur’an’da “Allah’ın devesi” diye anılan deveyi, etine-kemiğine indirgemişlerdi. İndirgemeci mantıkları, onlara bu hayvanı hunharca boğazlamalarını telkin etti. Onlar da bunu yaptılar. Bardağı taşıran son damlaydı bu; onlar indirgemeci mantıklarının cezasını çekmişlerdi. (A’râf 73-79)

Firavun, Hz. Musa’nın mucizelerini “büyüye” indirgemişti. Onunkisi, bir bilgi noksanlığından daha çok, bilinçli bir ‘bilinçsizlik’ten kaynaklanıyordu. “Bilinçli bir bilinçsizlik” derken kastım, ısrarla kör, ısrarla sağır davranıyor olmasıydı. Sonunda indirgemesinin bedelini acı bir biçimde ödedi.

Tanrı atama yetkisine sahip olduğunu düşünen bir kısım Mekke egemenleri, Allah inançlarında “indirgemeci” bir akla tabi olmuşlardı. Varlığı, hayatı, ölümü yarattığına inandıkları Allah’ı sadece yüceltme bahanesiyle indirgemişlerdi; çünkü onların tasavvurunda Allah, hayata müdahil olmayan uzak bir Allah’tı. Bu indirgemeci tasavvur, hem hayatı ifsat etmelerine fırsat tanıyor hem de “bizimle Allah arasındaki aracılar” diyerek aracılık misyonu yükledikleri atalarından kalma bir gelenek olarak yaşattıkları putlarına bir ‘işlev’ bulmuş oluyorlardı.

Fakat insanlık tarihinde hiçbir uygarlık, indirgemecilik konusunda Batının ayak topuğuna ulaşamazdı. Yunan-Batı aklı, daha baştan hakikati önce “gözlemlenebilir olan”a indirgemiş, daha sonra onu da salt akla indirgemişti. Anaxagoras diyordu ki: “Evrendeki her şeyi akıl düzenlemiştir, bütün varlıkların illeti odur.” Yine aynı filozof “Dünyayı yöneten akıldır.” diyordu. Mutlak Hakikat’i akla indirgeyen indirgemeci yaklaşımı daha sonra Eflatun (İÖ. 427-347) ve Aristo (384-322) geliştireceklerdir. Aristo aklı “nedenlerin kavranması” olarak tasavvur ederken, aklı hem bir isme hem de bu camid ismin fonksiyonlarından sadece birine indirgiyordu. Mesela Kur’an’ın formüle ettiği “akleden kalb”in çok fonksiyonlu tasavvurunu hatırlarsak, yukarıdaki indirgemeyi daha iyi anlarız. Yunan aklının devamı diye nitelendirilebilecek Batı Modernitesi, insanı biyolojik canlıya, hayatı mikroorganizmanın ömrüne, ölümü insanın hayati fonksiyonlarının bir daha geri dönmemek üzere durmasına indirgeyivermişti. Onun indirgemeciliğinden aşkın hakikatler de payını almış; melekler yüksek enerji moleküllerine, cennet dünyevî refaha, vahiy para-psikolojinin konusuna indirgenmişti.

Bu indirgemeci “akıl”, daha sonra gelen tüm batılı düşünür ve bilginleri, hakikati kendi ekollerine indirgemeye sevk etti. Rene Descartes (1596-1650) Grek indirgemeciliğini daha da pekiştirerek varlığı “düşünceye” indirgiyor ve sürekliliğin/faaliyetin ayrı bir cevher olduğunu söylüyordu. Aslında bu, hakikatin parçalanmasıydı. David Hume (1711-1776), insan ahlakını “hazza” indirgiyordu. Aslında Sigmund Freud’un (1856-1939) Psikanaliz’de yaptığı da bu değil miydi: İnsan davranışlarının temelinde yatan psikolojik yönlendirmenin “libido” adını verdiği “şehevî güdü” tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor, çocukla anne-baba arasındaki ilişkiyi dahi bu indirgemeci anlayış üzerine bina ediyordu. Karl Marx (1818-1883), insanlık tarihini üretime ve üretim araçlarına indirgemiş ve felsefesini “tarihî materyalizm” üzerinde temellendirmişti. Onun bu indirgemeci yaklaşımını, “İnsan alet kullanan hayvandır.” vecizesinde ifadesini bulan insan anlayışı net bir biçimde resmediyordu. Emile Durkheim (1858-1917), insanı sosyal boyutuna indirgeyip “İnsan sosyal hayvandır.” derken, Albert Camus (1913-1960) onun tam zıddına insanı bireysel isyanına indirgeyerek “İnsan isyan eden canlıdır.” diyordu.

İndirgenenler içerisinde neler yoktu ki: İnsan, cinsiyetine indirgenip erkeklik ya da kadınlık öne çıkartılmış, bu indirgemenin sonucu olarak cinselliği öne çıkarılan kadının kişiliği yok edilerek yerine dişiliği konulmuş ve ticarî bir meta gibi servis yapılmıştı. Bir ırmak gibi kesinti kabul etmez bir biçimde bir özge âlemden doğuma, doğumdan ölüme, oradan da daha ötelere akan insan hayatı evrelerine bölünmüştü. Gençlik bütünden bağımsız bir kategori olarak öne çıkarılmış, dolayısıyla çocukluk, olgunluk ve yaşlılık da yine bütünden bağımsız kategoriler olarak ayrı ayrı tasarlanmış birer ‘bağımsız hayat’ hâline getirilmişti. Bu bireyleştirmeden de öte insanı tehlikeli boyutta yalnızlaştırma ameliyesi sonucunda insan, savunmasız, güvenliksiz ve korunaksız bırakılmıştı.

Konumuz, Batı indirgemeciliği olmadığı için çok kısa bir özetle yetiniyoruz.

Asıl konumuz peygamberlik kurumu ve peygamber tasavvuru, dolayısıyla bu alandaki indirgemedir. İndirgemecilik eğer böylesine, akidenin temel unsurlarından biriyle alakalıysa, çok daha vahim bir durumla karşı karşıyayız demektir.

  1. İndirgemecilik neden bir anlama problemidir?

İnsanlığın bu ezelî zaafı, elbet İslâm toplumlarında da şu ya da bu biçimde kendini göstermiştir. Muhammedî davetin hemen ardından ortaya çıkan siyasi ve kelâmî okulların çoğu, özünde indirgemeci bir mantığa dayanıyordu. Hicrî ilk iki yüzyılda ortaya çıkan akımları klasik milel ve nihal (dinler ve mezhepler) metinlerinin fazla öznel ve bir o kadar da taraflı bakış açısıyla değerlendirmek, elbette yanıltıcı olur. Fakat, ilk ekollerin kişilere nispetinde ciddi yanlışlıklar bulunsa da, onların taşıdıkları düşünceye nispetlerini doğru kabul edebiliriz.

Mesela Mücessime, tipik indirgemeci aklın doğurduğu bir okuldu. Çünkü Allah hakkında referans metinlerde kullanılan el, yüz, göz, taht, oturmak, gelmek vs. gibi terimleri mecazî değil de lafzi anlamıyla ele alıp, Mutlak Aşkın bir varlığı cisme indirgiyorlardı. Hasımlarının Haşeviyye (kabukçu) adını verdiği bir anlayış, sözlü bir söylem olan İlâhî Kelâmı, Hz. Peygamber’den sonra gerçekleşmiş bulunan yazılı mushafa indirgiyor, bu problem etrafında hayli gürültü kopuyordu.

Hiç kuşkusuz, ümmet tarihindeki en ilginç indirgemecilik örneği Mürcie idi. Bir ekol ismi olan Mürcie adının tarihimizde “iman”ı yalnızca vicdana indirgeyen bir fırka olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mı?

Konuya girerken, eskilerin “indirgeme” sözcüğünün karşılığı olarak “irca” sözcüğünü kullandıklarını dile getirmiştik. İndirgemeci mantığın temsilcisi olan Mürcie, imanı sadece “tasdik”e indirgiyor, imanın alt yapısı olan bilgi ve bilinci (marifet), imanın dile getirilmesi olan ikrarı, imanın ürünü olan eylemi (amel) yok sayıyordu. Bu tasnife göre, Kur’an’ın bir inanç problemi olarak üzerinde durduğu nifak ve münafık kategorisi yok sayılıyordu. Mürcie’nin indirgemeci yaklaşımında imanın tanımı şöyleydi: Allah’ı bilmek… Allah’ı bilene, yaptığı hiçbir kötülük zarar vermezdi. Bu indirgeme yöntemi, sadece ahlaki davranışın temellerini yok etmiyor, aynı zamanda insanın en büyük imkânı olan imanı işlevsizleştiriyordu.[3]

İndirgemeci aklın aktif olarak kullanıldığı dinî alanlardan biri de peygamberlik kurumu idi. Her ne kadar nübüvvet kurumuna yönelik indirgemeci yaklaşımın yaygınlığı, önceki bölümde ele aldığımız aşırı yüceltmeci yaklaşımın seviyesine ulaşmamışsada, yine de bu damar hep var olagelmişti. İşte bir bilimci (scientist) indirgeme örneği:

“Din, Allah’ın varlığıyla ve peygamberlerin nübüvvetiyle sabittir. Bu iki sabiti de bilim onaylamaz. Gerçek ilim adamı, dine, hepsi de toplumun varlığını ortaya koyan sosyal birer olgu olması hasebiyle dile, fıkha, elbiseye baktığı gibi bakar.”[4]

Birinci Bölüm’ün konusu olan aşırı yüceltmeci aklın karşı kutbunda yer alan bir yaklaşımdı indirgemecilik. Hatta, ileride örnekleriyle göreceğimiz gibi, kimi bölgelerde aşırı yüceltmeciliğe bir tepki olarak ortaya çıkmış ve serpilmişti. Aslında bu iki aşırı uç, birbirini besleyen düşman kardeşler rolünü oynuyordu.

Şu durumda, indirgemeci yaklaşımın tıpkı önceki bölümde ele aldığımız aşırı yüceltmeci yaklaşım gibi bir anlama sorunu olduğunu ispata hacet kalmamış bulunuyor. Elbette bir anlama sorunudur; çünkü peygamberlik kurumunun hakikatine ilişkin bir yanlış anlamaya dayanmakta ve bu sorunu yaşayanların zihinlerinde, dinin referanslarının çerçevesi dışında gelişen bir peygamber tasavvuru inşa etmektedir.

İndirgemeci mantığın inşa ettiği peygamber tasavvuru, aşırı yüceltmeci yaklaşımın aksine, peygamberlik kurumuna karşı daha hâkim ve tiz perdeden bir söylemle ‘tayin edici’ bir rol üstlenmek şeklinde kendini dışa vurmaktadır. Şimdi, indirgemeci söylemin söz konusu pozisyonu üzerinde kısaca duralım.

  1. Hiçbir peygamber bir “iletişim aleti” değildir.

Farsça “haber” anlamına gelen peyam sözcüğüyle, “alan, getirip götüren” anlamına gelen ber sözcüğünün birlikteliğinden elde edilen “peyamber” kelimesi, Arapçadaki nebinin karşılığıdır. Nebi, “haber verdi” anlamına gelen ne-be-e eyleminden türetilmiş bir isimdir. Nübüvet, öznesi nebiler (enbiya) olan “haber verme kurumu”dur.

Bir nebiyi, sıradan bir “haberci”den ayıran, verdiği haberin “kaynağı”dır. Bu kaynak, mutlak bilginin de kaynağı olan Allah’tır ve bu kaynaktan gelen haber, vahiy adı verilen özel bir yöntem ve kanalla nebiye aktarılır. Görüldüğü gibi peygamberlik, haberin kaynağıyla haberin hedefi arasında bağlantı kuran bir işleve sahiptir. Bunu Allah-insan ilişkisine, Allah’ın insana olan şefkat ve merhametinin sayısız tezahürleri arasında çok özel yeri olan bir katkı olarak niteleyebiliriz.

Rasul ise “kolay, sıkıntısız ve güvenlikli olarak yol almak” anlamına gelen reslden türetilmiştir. “Sözlü ya da yazılı bir haberi taşımakla görevlendirilen kişi” anlamına gelir. Sadece taşıyıcı değil, aynı zamanda haberin kaynağını haberin hedefi nezdinde temsil eden bir misyona sahiptir. Bu nedenle rasul sözcüğünün “elçi” diye çevrilmesi, bu anlamı da kapsadığı için en doğru çeviridir.

Kolayca fark edileceği üzere, nebi ismi haberi taşıma fonksiyonuna, rasul ismi ise haber kaynağını temsil etme misyonuna tekabül eder. Nübüvvet, haberle ilgili, risalet ise haberin kaynağıyla ilgilidir. Kur’an’da farklı vurgularla da olsa birbirlerinin yerine kullanıldığı görülür. Biz de bağlama bağlı olarak, küçük anlam farklılıklarıyla birlikte “peygamber”, “peygamberlik kurumu”, “peygamber tasavvuru” gibi ifadeleri, fonksiyon ve misyonu birlikte içeren bir anlamda kullandık.

Bir peygamber, ne “habercilik” fonksiyonunu, ne de “elçilik” misyonunu üstlenmeye tek taraflı olarak kendisi karar verebilir. Bu aklen de mümkün değildir. Çünkü, eğer bir haberden söz ediliyorsa, mutlaka bu haberin bir kaynağı olmalıdır. Eğer bir elçilikten söz ediliyorsa, onu elçi atayan bir makam olmalıdır. Her elçiliğin bir “temsil” olduğu, temsil edenden söz edilen bir yerde temsil edilenin varlığının kaçınılmazlığı müsellem bir hakikattir. Eğer söz konusu haber, ulaşılınca elde edilecek bir haber değil de ancak iletilince alınacak bir haberse, bu durumda habercinin haber kaynağını ve haberi seçmesinden değil, haber kaynağının haberi ve haberciyi seçmesinden söz edebiliriz. Elçilik misyonu için de geçerlidir bu: Hiçbir elçi, temsil ettiği makamın sahibini atayamaz, fakat her elçiyi atayan, ona elçilik payesini veren makamın sahibidir.

Bu durumda, peygamberlik kurumu, Allah-insan ilişkilerinde hem misyon hem fonksiyon üstlenmiş çok ayrıcalıklı bir kurumdur. Bu kurumun mensupları olan peygamberlerin söz konusu misyonlarını kabullenmeden (iman), onların getirdiklerinin kaynağını, doğruluğunu kabullenmek söz konusu olamaz.

İndirgemeci aklın içerisine düştüğü en büyük yanılgı, peygamberliği salt haber taşımaya indirgeyip, misyonu ya sınırlandırmak ya da tamamen görmezden gelmektir. Oysaki misyon sınırlaması, aynı zamanda bir fonksiyon daralmasıdır.

Hiçbir peygamber, bir “iletişim aleti” değildir. Dolayısıyla peygamberler sesleri, yazıları, görüntüleri bir yerden bir yere taşıyan cihazlarla karıştırılmamalıdırlar. Allah, hiçbir elçiyi salt “ara kablosu” işleviyle sınırlamamıştır. Elçiler, kaynaklarına sadıktırlar, getirdiklerine önce kendileri inanırlar, eğer o yaşanacak bir şeyse önce kendi hayatlarında ortaya koyarlar. İşte bu da örneklik misyonudur. Kur’an, Hz. Muhammed aleyhisselamdan da örneklik misyonuyla söz eder. Çünkü örnekler, “önder”dirler. Önderlik, insanların ardından değil önünden gitmeyi, onlara yol göstermeyi, iz bırakmayı, istikamet tayin etmeyi gerektirir.

Örneklikten söz edilen bir yerde, mutlaka iki şey gereklidir:

  1. Örnek gösterilen şey, örnek alacaklar tarafından kesinlikle ‘üretilebilir’ bir şey olmalıdır. Üretilemeyecek bir şeyi örnek göstermek, güç yetirilemeyecek olanı teklif etmektir ki, Allah Teâlâ için bu muhaldir. Mesela, hiçbir mümine Hz. Peygamber’in göz rengi, boyu, kafatası yapısı örnek gösterilemez.
  2. Örnek ile örnek alacaklar arasında yapısal farklılık bulunmamalıdır. Çünkü insan, ancak insanı örnek alabilir. İnsan meleği örnek alamaz. İşte bu nedenle her gelen peygamberin ilk verdiği mesajlardan biri, “Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım.” olmuştur.

Bu iki gerekliliği göz ardı ettiği için, aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru, sonuç itibarıyla peygamberi hayattan dışlama anlamına geliyordu. Fakat ilginç olan, indirgemeci yaklaşımın da aynı kapıya çıkmasıdır.

  1. Aşırı yüceltmecilik gibi indirgemecilik de bir ‘hayattan dışlama’dır.

Aşırı yüceltmeciliğin yücelterek yaptığını, peygamberi “iletim” ya da “iletişim aracı”na irca eden peygamber tasavvuru, indirgeyerek yapmıştır. Spor terimlerini ödünç alacak olursak, birinci tasavvur topu saha dışına yukarıdan atarken, ikinci tasavvur aşağıdan atmıştır. Sonuçta iki tasavvurun da vardığı nokta aynıdır: Hayattan dışlamak.

İndirgeme, peygamberlik kurumunu tamamıyla tarihsel olana mahkûm eden bir yaklaşımın ifadesidir. Dolayısıyla peygamber, getirdiği haberden kısmen ya da bütünüyle ayrı düşünülür. Peygamberin getirdiği ilâhî mesaja ilişkin yaklaşımı, o mesajı nasıl anlayıp uyguladığı sıradanlaştırılır. Oysaki o, mesajın ilk muhatabıdır ve mesajın aynı zamanda büyük ve ilk ‘nüzul sebebi’dir. İlâhî mesajla ilk muhatabı arasındaki ilişki, karşılıklı ve bakışımlı bir ilişkidir. Vahyin davranış psikolojisi açısından tahlile tabi tutulması sonucunda, bu ilişki net bir biçimde görülebilir. Dahası, Rasulullah’ın kimi olaylar karşısındaki hâletiruhiyesi, Kur’an vahyi izlenerek tespit edilebilir.

Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber, sadece vahyin muhatabı değil, aynı zamanda vahyi alan öznedir. Vahyin kaynağıyla doğrudan ve fiilî ilişkisinin Peygamber’e kazandırdığı anlama kolaylığı, inişinin üzerinden bin dört yüz yıl geçmiş olan bugünün insanının vahyi anlama çabası sırasında, hiçbir şekilde ulaşıp elde edemeyeceği bir imkândır. Çünkü Peygamber’in vahiyle olan ilişkisi, dolaylı değil doğrudan yaşanmış bir tecrübeye dayanıyordu. O, vahyi dışardan bakan ve anlamaya çalışan bir ‘gözlemci’ olarak değil, sürecine bizzat katıldığı, kendi varlığı ‘iç bağlama’ dâhil olan ve vahyi ‘hakkâl-yakîn’ olarak yaşayan içeriden bir özne olarak anlıyordu.

İlâhî vahyi anlamada, hiçbir beşerî çabayla ulaşılamayacak böylesine bir imkâna sahip olan Hz. Peygamber’in vahyi nasıl anladığı bir kenara bırakılarak vahyi anlamaya çalışmak, öncelikle vahim bir mahrumiyettir. Fakat böylesi bir yaklaşımın, mahrumiyetten öte, dinin amaç ve fonksiyonlarından kimilerini atıl hâle getiren daha vahim sonuçları da vardır.

Vahiy, kendi tanımlamasıyla ölü canlara ruh üfleyen bir hayattır. İnsanın atıl hâldeki ruhî gücünü aktif hâle geçirerek onu kapasitesinin sınırlarına çıkaran ilâhî bir güç kaynağıdır. Onun bir hayat olması sadece mecazî ve metafizik anlamda değildir. Aynı zamanda o, sahici bir hayatı kuran bir hayat tarzı, bir yaşama yöntemi, bir ilâhî inşa projesidir. Ne ki o bu fonksiyonunu, ancak insanda, insan eliyle gerçekleştirir. Çünkü, bir proje ne kadar mükemmel olursa olsun, hayata geçirilip uygulanmadığı zaman o projenin kimseye bir yararı yoktur.

Bu ilâhî inşa projesinin mimarı, Hz. Peygamber’in ta kendisidir. O, söz konusu projeyi önce kendi varlığında içselleştirerek, vahyin gerçekleştirmeyi amaçladığı insan tipinin “model şahsiyeti” olmuştur. Vahyin projesini ciddiye alıp ona inanan hiç kimsenin, “modeli” göz ardı etme, Peygamber’in model olma işlevini sadece yaşadığı çağla sınırlama ya da görmezden gelme lüksü yoktur.

Evet, o bir insandır, ama aynı zamanda rasuldür de. O, insan olarak tarihin konusudur, fakat rasul olarak akidenin yani imanın konusudur. Mümin için iman, hem yaşayan bir şeydir, hem yaşanan ve hem de yaşatan. İman bizatihi hayattır, şimdi ve buradadır. Kimse imanını, şimdi ve buradasından ayırıp belli bir zamana, belli bir mekâna hapsedemez. İmanın objesi de imanla birlikte taşınır. O da şimdi ve buradadır. Bu anlamda Hz. Peygamber’in risaleti, yani model olma misyonu, tarihin herhangi bir döneminde kalmamıştır. Her mümin, onu imanıyla kendi şimdi ve buradasına taşır, taşımak durumundadır. Bunun aksi, indirgemeciliktir.

Ve indirgemecilik işte bu boyutuyla tam bir hayattan dışlamadır.

Aşırı yüceltmeci mantıkla indirgemeci mantık birbirinin zıddı gibi görünseler de işlevleri ve sonuçları itibarıyla aynı gözede buluşmaktadırlar. İşte o göze, hayattan dışlama gözesidir. Ne ki, bu işi birinciler yüceltme yöntemiyle, ikincilerse indirgeme yöntemiyle yapmaktadırlar. İkinciler, risaletin örneklik misyonunu sınırlandırmak için, rakiplerinin aşırı yüceltmeci mantığını aynıyla Kur’an’a uygulamakta ve ortaya “Kur’ancılık” adı verilen bir anlama problemi çıkmaktadır. İleride ayrıntılı olarak ele alacağımız Kur’aniyyun akımı, ister istemez peygamberlik kurumunun örneklik misyonunu sınırlayıcı, hatta tasfiye edici bir sonuç üretecektir.

İndirgemeci peygamber tasavvurunun, risaletin örneklik misyonunu daraltıcı bir yanlış anlamaya dayandığı doğru. Fakat, indirgemeci tavrı peygamberlik kurumuna yönelik bir aşağılama olarak görmek doğru olmasa gerektir. Bunu böyle adlandırmak, haksızlık olacaktır.

Peygamber’in misyonunu da Kur’an’a yükleyerek Kur’an’dan ilâhî projenin hem teorik kaynağı hem de pratik kaynağı olmasını beklemek elbette olmayacak bir şeydir. Peygamber, örneklik misyonu itibarıyla, Kur’an’ın hayata dönüşmüş biçimidir.

Onun bu misyonunu Kur’an’a yükleyenlerin, peygamberlik kurumunu ya da Hz. Peygamber’i aşağılama amacı güttüğünü söylemek istemiyoruz. Fakat, indirgemeci yaklaşım dışında, bir de “aşağılamacı” olarak nitelendirebileceğimiz yaklaşımın var olduğu tarihî bir gerçektir. Bu isimlendirme çok isabetli olmayabilir. Ama, belli bir düşünce çizgisini ele alırken kullanacağımız isimlerin ve yapacağımız nitelemelerin, galibiyet kuralı göz önüne alınarak okunmasının gerekliliği ortadadır.

Aşağılamacı diye nitelendirdiğimiz bu yaklaşıma ait indirgemeci peygamber tasavvurunu burada ele almamızın nedeni şudur: Kimi noktalarda, indirgemeci yaklaşımın aşağılamacı yaklaşıma prim verdiğinin, hatta çok ender de olsa onu çağrıştırdığının okuyucu tarafından da fark edilmesini sağlamak. Çünkü bu iki yaklaşım, mahiyet itibarıyla birbirinden farklı olsa da üslup, yöntem ve sonuç açısından, bazen birbirine yaklaşan bir düşünce grafiği çizmektedir.