Kur’an’ın Fihristi” Bakara Sûresi, “seb’a tıvâl” adı verilen ve “yedi uzun” anlamına gelen, Kur’an’da yedi uzun sûreden oluşan grubun birincisidir. Sadece âyet sayısının çokluğu bakımından değil, uzun bir zamana yayılan iniş süreci ve konu zenginliği açısından da Kur’an’ın en etkili sûresi olma vasfını kazanmıştır.

Medine dönemine ait olan sûre, resmi sıralamada Kur’an’ın ikinci sûresidir. 286 âyetten oluşmaktadır. Kur’an’ın borçlanmalarla ilgili olan en uzun âyeti, yine bu sûreye aittir.

Sûre, ismini 67 ila 73. âyetler arasında anlatılan kıssadan alır. Bakara “inek” anlamındadır. Bu isim sûrenin içeriğini ifade etmek için konulmuş değildir. “Râbbiniz dilerse insanın imtihan aracı bir inek bile olabilir” söyleminin özetidir.

Peygamberimiz sûreyi “Kur’an’ın zirvesi” (senâmu’l-Kur’ân) olarak nitelendirir. Ayrıca hukuka ilişkin âyetlerinden dolayı “füstatu’lKur’an” âyete’l-kürsi’den dolayı “sûretu’lkürsi” de anılan isimler arasındadır.

Vahyin öncelikli amacı, iki temel yapıyı hayatın merkezine yerleştirmektir: Tevhit ve ahlâk. Kur’an’ın en temel kavramı takva bu iki dinamiğin hayata yansıyan tezahürüdür. Takva, Allah’tan hakkıyla korkmayı ve sakınmayı gerekli kılan bir bilince ulaşmaktır.

Bakara Sûresi, hemen ilk âyeti ile takva sahibi olmayı, hidayete ulaşmanın yasası olarak belirler.

İnsanın hidayetten önce takvalı kalabilmesi, fıtrat donanımını tanıması ile mümkündür. Bu donanıma sahip çıkan insana, vahyin hidayete ulaştıran doğru yol rehberi olduğu müjdesi verilir. Kur’an avare gezene rehberlik etmez. Bunun için öncelikle kulun yolunu kaybettiğinin farkına varması gerekmektedir.

Muttali olmaya vurgu yaparak konuya giren sûre, iman merkezinden hareketle insanı üç gruba ayırarak özetler. Müminlerden iki, kafirlerden beş, münafıklardan on sekiz âyet ile bahseder.

Kâfir; Allah’a güvenmeyen, münafık; ne güvenen ne de güvenilen kişiliği ifade ederken, mü’min; güvenen ve güvenilen olmanın en güzel örneğini temsil eder. Mü’min, vahyin önerdiği ideal insan modelidir. Kur’an tüm insanlığı bu modele göre değerlendirir.

Sûrenin devam eden âyetlerinde; varlığın Allah’a olan muhtaçlığını, “insanın aydınlığa olan ihtiyacını” 19 ve 20. âyetlerde örnekle anlatır. Bir sivrisinek misali ile (26) Allah’ın kudreti karşısında insanın acizliğini ve haddini bilmesi gerektiğini öğretir.

Kur’an’ın resmi sıralamada, ilk kıssası Hz. Âdem kıssasıdır. Bu kıssa insanın misyonunu, değerini, acziyetini ve sınırlarını öğreten en can alıcı kıssadır. Kur’an’da yedi yerde anlatılan Âdem kıssasının her anlatımında farklı yönlere vurgu yapılır. Bakara Sûresi’nde insanın halife olarak görevlendirilme süreci anlatılır. Bu süreçte Allah’ın meleklerle diyaloğundan insanın iki farklı yapısını öğreniyoruz. Birincisi, meleklerin itiraz ettiği, ikincisi, meleklerin secde ettiği insandır.

Rabbimiz “Ben yeryüzünde bir halife tayin edeceğim” dediğinde, melekler “Yeryüzünde fesat çıkaran ve kan dökmekte olan birini mi atayacaksın, üstelik biz seni hâmd ile tesbih ve takdis edip dururken…” (30) âyetlerinde meleklerin itiraz ettiği insan yapısını özetler.

Melekler, insanın hamd, tesbih ve takdis edebilecek bilgiye sahip olmadan önceki durumuna itiraz ederler. Ancak daha sonra melekleri secde ettirenin; Allah’ın insana peşinen bahşettiği “ilk bilgi” olduğunu yine Kur’an’dan öğreniyoruz:

“Ve Âdem’e tüm isimleri öğretti.” (31) “(Allah) buyurdu; Ey Âdem! Şunların isimlerini onlara bildir. Onların isimlerini meleklere bildirince de size dememiş miydim, ben bilirim göklerin ve yerin sırrını, gizlediklerinizin ve açıkladıklarınızın tümünü de ben bilirim diye.” (33)

Eşyaya isim koyma yeteneği, bilgiyi üretebilme ve kullanabilme kabiliyeti, insanın “ilk bilgi” ile nasıl donanımlı hale getirildiğini çok güzel ifade etmektedir.

İnsanın onu diğer tüm varlıklardan ayıran bu ayırıcı vasfı, kıssadaki ana mesajı oluşturmaktadır. Ne verildiğini ve niçin verildiğini anlamak insanın varoluş amacının farkına varmasıdır.

Meleklerin önce itiraz ettiği, ancak daha sonra secde ettiği Âdem’e İblis, onun maddesine takılarak “ilk bilgi”yi fark edemediği için secde etmedi. Melekle İblis arasındaki fark “anlayabilme” farkı idi. Melekler anladılar ve emre amâde oldular. İblis ise anlayamadığı için Âdem’e düşmanlığını ilan ederek şeytan oldu.

Şeytan ilk vazifesinde Âdem’e verilenleri sınayarak zafere ulaştığını zannetti. Ancak öğrendiği isimleri kullanarak tövbe eden Âdem, adam olarak kalmayı başardı.

Kur’an’ın bu can alıcı kıssasında insana dört şey öğretilir; irade, tövbe, nefis, şeytan… İrade, Âdem oluşumuzu, tövbe acziyetimizi, nefis beşer yönümüzü, şeytan düşmanımızı temsil eder.

Onun bilgilendirmesi dışında hiçbir şey bilmeyen insanı bilgilendiren Rabbimize hamdolsun. “O sonsuz lütuf sahibidir.”

Kur’an’da en detaylı şekilde sık sık gündeme taşınan kıssa İsrailoğulları kıssasıdır. Bakara Sûresi’nin en uzun bölümü de bu kıssaya ayrılmıştır. Bunun en önemli iki sebebi; Rabbimizin geçmişte çok uzun yıllar çok özel ilgilendiği bir topluluk olmaları olsa gerektir. Bir başka sebep de ümmet-i Muhammed’in de benzer tecrübeleri yaşayacak, benzer sınavlardan geçecek oluşudur.

Sûre, elde ettikleri nimetleri kanıksayan bir topluma, nimetlerin Allah’a ait olduğunu hatırlatarak başlıyor: “Ey İsrailoğulları! bir dönem size verdiğim nimetlerimi hatırlayın.” Onlara özgeçmişlerini hatırlatarak o gün kendilerine ulaşan yeni vahye sahip çıkmaları istenir. Vahiy gerçeğini bildikleri için, açık ve net olmaları gerektiği öğütlenerek “inkâr edenlerin öncüsü olmayın” diye de uyarılırlar.

İsrailoğulları kıssasının ana mesajı, Allah tarafından nimetlerle desteklenmiş ve seçilmiş bir toplumun nasıl olup da Firavun’dan kurtuldukları halde zulüm sistemini aşamadıklarının çok özgün anlatımıdır.

Rabbimiz seçilmiş olan bu toplumu, sadece Firavun’un zulmünden kurtararak değil, tüm toplumlara referans olan, örnek bir toplum oluşturabilecek inanç sistemi oluşturarak da destekler. Ancak onlar Mısır’dan kopamadıkları için, Musa (as)’ın onlara ulaştırdığı sisteme bağlanamadılar. Temelde Allah’ın amacını anlamak istemediklerinden, vahyin maksadını, nübüvvetin görevini koruyamamışlardır. Oysa inanmak, Allah’ın özel ilgisine muhatap olmaktır. İsrailoğullarının bu ilgiyi nasıl suistimal ettiklerini Kur’an’dan öğreniyoruz.

Onca nimetlerle çok uzun yıllar desteklenmelerine rağmen, “Ey Musa! Doğrusu Allah’ı kendi gözümüzle görmedikçe sana asla inanmayacağız.” (55) demelerini şu örnek çok güzel ifade ediyor: Sarayda çalışan bir dadı, prense ‘Leyla ile Mecnun’ hikâyesini anlatır ve sonunda çocuğa hikâyeyi anladın mı evladım, diye sorunca çocuk: “Her şeyi anladım da dadıcığım, Leyla Mecnun’un nesi olurdu onu anlayamadım” der. İsrailoğullarının tavrı da buna benziyor.

İsrailoğullarının bu isteğinden, mazhar oldukları onca ilgiye rağmen yaşananlardan hiç bir şey anlamadıklarını ve sık sık tekrar başa dönüldüğünü görüyoruz. Devam eden âyette isteklerine verilen cevabı okuyalım: “(İşte o an) siz daha (ne oluyor diye) çevrenize bakınıp dururken ceza yıldırımı sizi yakalamıştı.” “Ama ölü bir toplum haline geldikten sonra belki şükredenlerden olursunuz diye sizi tekrar dirilttik.” (55-56)

İsrailoğulları kıssası Allah’ın yasaları ile çatışan zihniyetin, nasıl çağlar boyu nesilden nesile taşındığını anlatır. Allah’ın onlara emanet ettiği değerleri israf ederek, toplumda iyiliği azaltmaları, hakikat olmaktan çıkarttıkları ilkelere sarılmayı erdem olarak göstermeleri en bariz zaafları arasında yer alır.

Onlar Mısır’da yaşadıklarını Firavun’un zulmü zannettiler, ancak Mısır tasavvurunu Sina çölüne taşıyarak kendi kendilerine Firavun’dan daha fazla zulmettiler.

Gerçek şudur ki; İsrailoğulları Musa (as)’ın arkasından yürürken onun peygamberlik misyonunu takip için değil, İsrailoğulları kimliğinin kurtuluşu için yürüyorlardı.

Onların bu yürüyüşü ırkçılık temeline dayalı bir inanç sistemi oluşturmaktadır. Irkçılık temeline dayalı bir inanç sistemi ise, elbette ahlâk ve adalete ait yasalardan yoksun kalacaktır.

İlahi takdir ile İsrailoğulları Medine’de ayaklarına kadar gelen vahiy ile yeniden sınanırken müminlere de, “Sizler de Mekke tasavvurunu Medine’ye taşımayın” mesajı verilmektedir.

Sonuçta İsrailoğulları kıssası bizlere, kimler gibi olmamak gerektiğinin en etkili örneğini vermektedir.

İnsanın en temel problemi yanlış tasavvur problemidir. Çünkü tasavurlarımız hayatın yasaları ile paralellik arzetmediği takdirde, insan kendisine ve etrafına zarar vermeye başlar. Bu sebeple Kur’an, hayatın yasaları ile uyumlu davranışların oluşması için, insanın tasavvurunu oluşturan temel kavramları dinamik hale getirir.

Sûrede özellikle hayatın merkezine tekabul eden bir çok konu işlenerek, doğru bir bakış açısı kazandırılır. İlk olarak ‘ata, âbâ-ecdâd’ tasavvuru işlenir. Bir toplumun işleyişinde ata tasavvuru, iyi veya kötü yönde çok önemli fonksiyon arz eder. (170) Ata insanın zihnindeki arka fondur. Kur’an bu fona peygamberleri yerleştirir.

Sûrede Müslümanların ata tasavvuru, İbrahim (as) ile oluşturulur. Müslümanların, müşriklerin veya “Yahudileşin/Hristiyanlaşın” (135) diyen İsrailoğullarının bir devamı olmadığını beyanla “İbrahim’in inanç sistemini” (130-135) gündeme taşıyarak, Müslümanlara bir zemin oluşturur.

Teslimiyetin en güzel modelini oluşturan İbrahim (as), kendinden sonraki nesle önderlik eden (124) ata örneğidir.

Sûrede, İbrahim (as)‘ın, nesli için yaptığı sözlü duaları ve fiili duası olan Kâbe’nin inşası anlatılarak, müslümanların kıblesinin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Haram’a doğru çevrildiği bildirilir. (144) Yine onun tesis ettiği ancak müşriklerin panayır haline dönüştürdükleri haccın bir ibadet olduğu hatırlatılarak, Allah’a karşı sorumlu davranmaya davet edilir. Özellikle eyleme yönelik tüm konularda Allah ile bağ kurularak hayata müdahale eden bir Allah tasavvuru işlenir ve şeytan konusunda uyarılır. “Şeytan sizin apaçık düşmanınızdır.” (168)

Sosyal hukuku oluşturan ahkâm âyetleri ile kısas, vasiyet, evlilik, savaş, infak, faiz vb. konuların ahlâktan bağımsız olmadığı işlenerek, sorumluluk bilinci oluşturulur. Örneğin; evliliğin keyfiyete bırakılmayacak kadar önemli olduğu vurgusu yapılarak nikâh sistemleştirilir ve eşler korunarak aile müessesi güçlendirilir.

Savaşlara, kabile savaşları mantığından uzaklaştırılarak yeni bir kimlik kazandırılır. Bu kimliği Kur’an “Allah için zulme karşı savaş” olarak belirler. (190- 194) Bu düşünce savaşın amacını ve düşmanını sabitler ve bu amaç için savaşta ölenlerin “ölü değil diri” (154) olduğu müjdesi verilir.

Sosyal dayanışmanın bel kemiğini oluşturan infak, yeniden inşa edilerek paylaşma şuuru oluşturulur. Sûre en sonunda taşıyacağı yükün farkına varan, sorumluluklarının bilincinde olan insanın nasıl dua etmesi gerektiğini öğretir:

“Eğer kullarım sana Benden soracak olurlarsa, iyi bilsinler ki; Ben çok yakınım: Bana dua edenin çağrısına hemen karşılık veririm. Öyleyse onlar da bana karşılık versinler ve bana tam güvensinler ki, hak yoluna yöneltilsinler.” (186)

Yükümüz ağır, ancak Rabbimizin rahmeti hepsinin üstündedir.

Bize duanın dilini öğreten Rabbe hamdolsun.

YASEMİN İSLAMOĞLU