Esirler getirilmiştir. Esirler arasında bir kadın vardır. Durmadan sağa sola koşar ve gördüğü her çocuğu alıp bağrına basar. Bağrına bastığı hiçbir çocuğun aradığı çocuk olmadığını görünce, onu bırakır ve yine aramaya devam eder. O esnada Allah Rasulü, bu manzarayı gözyaşları içinde seyretmektedir. Nihayet kadın, aradığını bulur ve onu iliklerine kadar işlemiş bir şefkatle bağrına basar. Söz Sultanı, yanında bulunanlara kadını gösterir ve onlara:

– Şu kadın, bağrına bastığı evladını ateşe atar mı, diye sorar.

– Hayır, ya Rasûlallah! Bu şefkatli kadın, çocuğunu asla ateşe atamaz, diye cevap verirler.

Allah Rasulü hikmetli bir edayla:

  • Allah (c) o kadından daha şefkatlidir, buyurur.[1]

***

Allah Rasulü’nün işaret ettiği “şefkat” kelimesinin etimolojik yapısına baktığımızda çok şaşırtıcı bilgilere rastlamaktayız. Şefkat; kötü bir durumun ortaya çıkmasından korkmak, korkuya varacak derecede sevmek, merhamet etmek demektir. Kelimenin “aşfaka” şeklinde bir fiil olarak Arapça’da kullanımında da bu anlamların bir kısmı bulunmaktadır.[2] Ragıb el-Isfahani, fiil olarak kelimeye “korku ile karışık inayet” anlamı vermekte ve müşfik (şefkat eden) şefkat ettiği kişiyi veya şeyi sever ve onun başına bir şey gelmesinden korkar, şeklinde açıklama yapmaktadır. Nitekim Enbiya Sûresi’nde, “Rablerinden korkanlar, kıyamet gününden korkmaktadırlar.”[3] denmektedir. Isfahani, bu kelimenin min harf-i ceri ile kullanıldığında “korku” anlamını ifade ettiğini, harf-i ceri ile kullanıldığında “inayet” anlamına geldiğini söylemektedir. Tûr Sûresi’nin 26. âyetinde bu kelime “inayet” anlamında kullanılmaktadır. Burada kullanılan “inayet” ise, yine Isfahani’nin açıklamalarına göre, sahip olduğu şeyi izhar etmektir. Araplar ekilen bir tohumun yerden çıkmasını da “inayet” kelimesiyle izah ederlerdi ve “Toprak bitkiyi çıkardı.” anlamında “Aneti’l-arzu bi’n-nebati” derlerdi.[4]

Şefkat, yukarıdaki kelime anlamları da dikkate alınarak incelendiğinde, onu diğer sevgi çeşitlerinden ayıran temel özelliklerin üç tane olduğu hemen göze çarpmaktadır: Birincisi, karşılıksız oluşu ve merhamet boyutunu kuşatması; ikincisi, inayet (sahip olduğu şeyi izhar etmek) anlamına gelmesi; üçüncüsü ise şefkat ettiği kişiyi sevmesi ve onun başına bir şey gelmesinden korkmasıdır.

Said Nursi’ye göre şefkat, aşktan daha keskin, parlak, ulvî, nezih ve geniştir. Bir kişi şefkat ettiği evladı münasebetiyle bütün yavrulara, canlı varlıklara şefkat duyar. Böylece Rahim isminin ihatasına bir nevi ayinedarlık eder.[5] Çünkü Allah’ın Rahim ve Rahman isimleri bütün insanlığı kapsar. Bu isimlerin tecellisi olarak Allah, herkese rızkını verir. Kendisine yönelen herkesi affeder. Dolayısıyla bu isme mazhar olan kişi, sadece kendisini ve kendi çocuğunu değil, bütün çocukları, insanları ve varlıkları sevmek durumundadır. Tasavvufun “vahdet-i vücud” anlayışında esas alınan aşk ise, yalnızca sevilen kişiye nazarları hasreder. Bu anlayış, herkesi ve her şeyi sevdiğine feda etmektir. Bu bakımdan aşkın her nev’i bencilcedir. Diğer taraftan şefkat halistir, karşılık istemez. Hâlbuki aşk ücret ister. Mukabele talep eder.[6]

Gelelim aşk kavramına… Aşk, büyülü bir kelime olduğu için hem dinî hem de cinsî anlamda asırlardır ön plânda tutulmuş ve insanlar bu kavramların esareti altına girmişlerdir.

Aşk durumunda insan, sadece sevdiğine nazarını odaklaştırmakta, onun dışındaki hiçbir şeyi görmemekte ve bencilce bir tutum içine girmektedir. Bu durum ise, insanın sosyal ve medenî bir varlık olarak yaratılışıyla bağdaşmamaktadır. Hâsılı aşk, hastalıklı ilişki, iki kişilik bencillik şeklinde tanımlanmaktadır.

Yapılan çalışmalar, aşkın cinsel duyguyla yakından ilişkisi olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bir insanın karşı cinse aşırı isteğini ifade eden aşk, ömür boyu sürmesi mümkün olmayan geçici bir haldir. Aşkta irade söz konusu değildir. Aşkın güzellikle bir ilişkisi vardır. Bazı filozoflar, aşkın mahbubun yüzüne fazla bakmaktan doğduğunu söylemişlerdir. Bu demek değildir ki, insan her yüzüne baktığı kimseye âşık olur. Bu tamamen insanın psikolojik yapısıyla ilgili bir durumdur.

Bu realiteden hareketle örneğin aşk ve şefkati karşılaştırdığımızda, aşkın birçok sınırlandırıcı etkenle karşılaştığını görürüz. Karşılık isteyen aşkta “lezzet ve menfaat” unsurları devamlılık ve şiddetlenme açısından ön plana çıkarlar. Bu iki unsurun yokluğu ya da eksikliği aşkın ölüm fermanını hazırlar. Bu yüzden uzun sürebilen özel sevgilerin temel kaynağı aşk değil, şefkattir. Çünkü âşık, ya muhatabından beklediği lezzet ve menfaat boyutlu karşılığı görememekte ya da bu karşılık kendi hissedişine denk gelememektedir. Oysa şefkat hissedişinde karşılık beklenmemesi bu iki sınırlandırıcıdan gelebilecek her türlü engeli aşar. Öte yandan şefkatte “merhamet” unsurunun da mevcut olması, onun sahibini başka hiçbir hissedişin yükseltemeyeceği mutluluk zirvelerine tırmandırır.

Sevgi ise insanın iradesiyle ilgili olan bir kavramdır. Aşk fiziksel güzellikle ilgili olduğu halde, sevgi manevî güzelliği, ahlâk güzelliğini de hesaba katmaktadır. İşte bu açıdan sevginin tanıma ile yakından bir ilişkisi söz konusudur. Tanıma ile ortaya çıkan sevgi zamanla oluşur ve bir daha da kaybolması imkânsızdır. Ama güzellik üzerine kurulan aşk, güzelliğin günlük değişiminden etkilenir ve kişi karşı cinsi bir kaç gün sonra çekici bulmayabilir, böylece aşırı istek anlamındaki aşk da bitmiş olur.

Allah’ın kâinat ve insanla; insanın Allah, insan ve kâinatla ilişkisinde sevginin önemli bir rol oynadığını görüyoruz. Şefkat ise Allah’ın insanla ilişkisinde önemli bir yere sahip iken, insanın Allah ile ilişkisinde önemli bir rolü yoktur. Diğer taraftan şefkatin, insanın insanla ilişkisinde aşktan ve sevgiden daha geniş ve faal bir rol üstlendiğini söyleyebiliriz.

Peki Allah’ın şefkati ne demektir?

Kur’an-ı Kerim’de şefkat kelimesi “Allah’ın şefkati” şeklinde kullanılmıyor. Ancak şefkatin inayet ve sevgi boyutlarını içinde barındıran Rahmet kullanılıyor. Örneğin Allah’ın Rahim olduğunu, rahmetinin her şeyi kuşattığını ifade eden ayetler bunun delilini teşkil ediyor.[7] O halde Allah’ın rahmeti, Allah’ın şefkati anlamını da içinde barındırıyor. Ancak Şeyh Zade’nin bildirdiğine göre bu, tıpkı insanlarda olduğu gibi “Rikkat-i kalb” anlamında değildir. Burada Rahmet, irade ve ihtiyar ile “ihsan etme, muhtaç olanların ihtiyaçlarını giderme” anlamındadır. Bunun için Rahman ve Rahim; “Muhsin”, yani ihsan eden, nimetler vererek iyilik eden anlamına gelmektedir.[8] Bediüzzaman Said Nursi, Allah’ın insanları şefkatle terbiye etmesini Rahman ve Rahim isimlerinden hareketle iki yönlü olduğuna dikkat çekiyor. Ona göre terbiyenin biri menfaatleri celbetmek; diğeri, zararları defetmek olmak üzere iki esasa dayanır. Rahman, Rezzak anlamına geldiğinden menfaatleri celbetmeyi ifade ederken; Rahim, Gafur, yani çok affeden anlamına geldiğinden, terbiyenin ikinci esası olan, zararları defetmeye işaret eder.[9]

Buradaki ifadelerden, Allah’ın şefkat etmesinin “İhsan etme, ihtiyaçlarını giderme, affetme” gibi anlamlar içerdiğini anlıyoruz. Nitekim Zemahşeri de, ‘Rahmet’in “Allah’ın kullarına nimet vermesinden mecaz olarak kullanıldığına” dikkat çekmekte ve şöyle demektedir: “Çünkü bir padişah raiyetine şefkat ettiği zaman onlara ihsanda bulunur, iyilik eder, ihtiyaçlarını giderir.”[10]

Allah’ın şefkatinin sebebi nedir?

Bütün bunlara göre Yüce Allah, niçin rahmet ve şefkatini maddî ve manevî bir şekilde insanlara gönderiyor? Allah’ın şefkatinin bir cilvesi olarak insanlara rızıklar ve sayısız nimetler vermesi, peygamberler göndermesi, insanları affetmesi Nursi’ye göre, kendisini sevdirmesi içindir.[11] Yüce Allah bütün şefkat tezahürleriyle insanları sevdiğini gösterir ve insanlar tarafından sevilmek ister. Bunun için Allah’ın, kendisini yarattığı varlıklarla tanıtmak, verdiği nimetlerle de sevdirmek istediğini söyleyebiliriz. O halde insan da O’nu tanıdığını ve sevdiğini göstermek durumundadır. Ve insan ancak ibadetle kendisini Allah’a sevdirebilir.

Anne şefkati nasıl bir şeydir?

Anne şefkati konusunda yapılan çalışmalarda, şefkat kelimesi kullanılmıyor. Bunun yerine “anne sevgisi” tabiri kullanılıyor. Said Nursi ise, anne sevgisine “şefkat” diyor. Ona göre validelerin rahim şefkatleri var ve bu sayede süt gibi latif gıdalar ile aciz ve zayıf yavruları besliyorlar.[12] Burada anne şefkatinin en önemli tezahürü olan “süt ile bebekleri besleme” karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan bütün anneler, aç yavrularını kendi nefislerine tercih ediyorlar. Böylece anne şefkatinin “fedakârlık ve cesaret” boyutu gündeme geliyor. Şefkatin lügat anlamıyla anne şefkati arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade edebiliriz: Anneler kendi çocuklarının zarara uğramasından korkarak onları korumak için karşılık beklemeksizin fedakârlıklarda bulunurlar.

Said Nursi ayrıca, bir kişinin şefkat ettiği çocukları münasebetiyle bütün yavrulara, hatta ruh sahibi varlıklara sevgisini, şefkatini göstermesi gerektiğini ve böylece Allah’ın Rahim ismine bir çeşit “ayna” olduğunu ifade etmektedir.[13]

Burada şefkat ve sevgideki “yayılmacı” özellik karşımıza çıkmaktadır. Bir kişi sadece çocuğunu seviyor, başka kimseyi sevmiyorsa, bu şefkatin genel karakteriyle bağdaşmayan bir durumdur. Said Nursi’ye göre annelerin çocuklarını tehlikelerden kurtarmaları, hiçbir karşılık istemeden ruhlarını feda etmeleri, onların şefkatlerinin bir yansımasıdır. Ancak Said Nursi, şefkatin bir başka boyutuna da dikkat çekiyor ve şöyle diyor: “Bu kahramanlığın inkişafı ile hem dünya hem de ebedî hayatını onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla o kuvvetli ve kıymetli seciye inkişaf etmez. Veya su-i istimal edilir.”[14]

Burada Nursi, çocuklara karşı gösterilen şefkatin, yalnızca onların maddî ihtiyaçlarını gidermekle kalmayıp manevî ihtiyaçları için de gerekli olduğuna dikkat çekiyor. İşte psikoloji, şefkatin bu boyutuna temas etmemektedir. Ona göre bir anne çocuğunu dünyevî tehlikelerden kurtarmaya çalıştığı halde, ahiretteki tehlikelerden kurtarmaya çalışmazsa bu gerçek bir şefkat değildir. Yukarıdaki ifadeye göre bu, şefkatin suiistimalidir. Yanlış yöne kanalize edilmesidir. Said Nursi’nin ifadesine göre bu, çocuğu dünya hapsinden korumaya çalışmak, cehennem hapsini ise nazara almamaktır. Fıtrî şefkatin zıddıyla muamele gören o masum çocuk, ahirette “Benim imanımı takviye etmeden bu felaketime sebebiyet verdin.” diye şekva edecek. Bu yüzden hakiki şefkat suiistimal edilmemeli. Şefkati idam-ı ebedî olan dalalet içinde ölmekten kurtarmaya sarf etmeli. Bu durumda çocuk ahirette davacı değil, duacı olacaktır.”[15]

Sonuç

Buraya kadar yapılan açıklamalara göre şefkatin maddî ve manevî neticelerinden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz.

  • Şefkat eden kişi şefkat ettiği kişiyi sever ve onun başına bir şey gelmesinden korkar ve onu korumaya çalışır.
  • Şefkat karşılık beklemeksizin vermektir. Mutluluk üzerine yazılan bütün kitaplar veren olmanın getirdiği güven ve saadeti işlerler. Neden dostunuza hediye aldığınızda, bir muhtaca yardım ettiğinizde mutlu olursunuz? İşte şefkat (yani vermek) bu duygunun derecesiyle orantılı olarak insanı sevinçlere boğar. Ancak şefkatin diğer vermek eylemlerinden farkı, hem şefkat edende hem de şefkat edilende güven duygusunu tesis etmesidir. Diğer vermek türlerinde “Acaba karşılığında ne istiyor veya ne vermem gerekir?” gibi bir endişe ve arayış her zaman vardır.
  • Şefkati üstün kılan bir başka özellik de karşılıksız olduğu için, diğer sevgi türlerinde olduğu gibi karşılık verilmemesi ya da karşılığın eksik olmasından doğabilecek her türlü tatminsizlik faktöründen sıyrılabilmesidir. Âşık olan kişinin bu engelleyiciler yüzünden bir gün mahbubunu öldürebilmesi bile mümkündür. Ama şefkatle seven, sevdiğinin -şefkate zerre kadar liyakati olmasa bile- tırnağının dahi incinmesine razı olmaz.
  • Şefkat, şefkat duyulanlarda şiddetli bir güvenme ve sığınma hissini meydana getirir. Çocuk en büyük mutluluğu, şefkatli annesinin kucağında tadar. Hiç kimse, kendini şefkatle seven büyüklerinin etrafında nasıl pervane olduğunu unutamaz. Böylece kişide güven duygusu teşekkül ve tekâmül eder. Şefkatin ailevî ve sosyal birlikteliğin ya da manevî anlamda cemaatleşme ve cemiyetleşmenin en etkili harcı olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Dolaysıyla şefkat sosyal bir sükûnete erme vasıtasıdır da…

İsmail GÜLER

[1] Buhari, Müslim, Kütüb-i Sitte.

[2] İbrahim Mustafa, Abdülkadir Hamid, el-Mu’cemu’l-Vasit, Çağrı Yayınları, İstanbul, tarihsiz, “Şefkat” maddesi, s.490.

[3] Enbiya: 21/49

[4] Ragıb el-Isfahani, Mu’cemu Müfredati Elfazi’l-Kur’an, Darü’l-Fikr, Beyrut, tarihsiz, s.270, 362.

[5] Said-i Nursi, Mektubat, s.35

[6] Nursi, Mektubat, s.35

[7] Muhammed Fuad Abdülbaki, el-Mu’cemü’l-Müfehres li Elfazi’l-Kur’ani’l-Kerim, İstanbul, 1984, s. 304-309.

[8] Şeyh Zade, Haşiyetu Şeyh Zade Ala Tefsir-i Kadi Beydavi, İhlas Vakfı, İstanbul, 1994, I, s. 27.

[9] Bediüzzaman Said Nursi, İşaratü’l-İcaz, çev: Abdülmecid Nursi, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1978, s. 15, 19.

[10] Zemahşeri, el-Keşşaf, Darü İhyai Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1997, I, s. 51.

[11] Nursi, Sözler, s. 66

[12] Nursi, Sözler, s. 65

[13] Nursi, Mektubat, s. 35

[14] Nursi, Lem’alar, s. 201

[15] Nursi, Lem’alar, s. 201-202