“Müminler ancak kardeştirler, onun için iki kardeşinizin aralarını düzeltin ve Allah’tan korkun ki, rahmete layık olasınız!” (Hucurât Sûresi, 49/10).

Âyet; iman, kardeşlik, barış, takva ve merhamet gibi çok temel kavramları ihtiva etmektedir. Kardeşlik konumuzun odağını oluşturduğu için diğer kavramları da bu eksende ele alacağız.

Kardeşlikten ne anlamamız gerekir? Bu kavram neyi ifade etmektedir?

Kardeşlik, aynı ana babadan veya bunlardan birinden dünyaya gelenler arasındaki kan bağının oluşmasıyla birlikte aynı sülaleye, kabile veya millete mensup olanların, aynı inanç ve değerleri, dünya görüşünü paylaşma gibi ortak benzerlikleri bulunanlar ve süt emen kişiler ya da guruplar arasındaki birlik ve dayanışma ruhunu da ifade etmektedir.

Babalık, annelik, kardeşlik ve daha başka yakınlıklar şeriatların geçerli saydığı veraset, nafaka, evlenmenin haramlığı vb. kurallar ve sorumluluklar gerektiren durumlardır.

Cahiliye döneminde aralarında baba tarafında kan bağı bulunan akrabanın oluşturduğu topluluğa ‘asabe’; bu toplumun bütün fertlerini birbirine bağlayan ve herhangi bir dış tehlikeye karşı koymak ya da saldırı söz konusu olduğunda bütün topluluk üyelerinin harekete geçmesini sağlayan birlik ve dayanışma ruhuna da ‘asabiyet’ denilmekteydi. Soy birliğine dayanan gerçek asabiyetin yanında bir de hükmî ve itibarî bir asabiyet vardı ki bu kan bağına dayanmayıp akit, antlaşma, kefalet vb. uygulamalarla kurulan asabiyettir. (Bkz. DİA, Asabiyet Md.)

Kur’an, kardeşlik dayanışmasını ve yakınlığını imana bağladı. Hukukî yakınlığın meşruiyetini de duygusal ve hissî olana dayandırdı. Müminlerin tamamı inançlarından dolayı kardeştirler. Sonra akrabalık hukuku öne çıkar.

Gerekçesi ne olursa olsun araları bozulan iki kardeşin veya gurubun arasını İslam’ın hak ve adalet ölçülerine göre düzeltmek takvanın gereğidir. Aksi halde merhametten mahrum kalırız. Bundan daha büyük bir afet olur mu? Daha da kötüsü bu, cahiliyeye gerisin geriye dönmektir. Asabiyet davasına kalkışmaktır.

Kur’an, cahiliye döneminde ‘hak ve adalet’ ölçülerine bakmadan kan bağına dayalı dayanışma asabiyeti yerine, tevhidi inancın prensiplerini esas alan birlik ve dayanışmayı gerçekleştirdiği halde, kalpleri uzlaştırarak ateş çukurundan kurtarıp Allah’ın nimeti sayesinde kardeş kıldığı halde… O zaman Allah’ın lanetine uğrama tehlikesi söz konusu olur.

Kan bağından kaynaklanan kardeşlik dayanışmasının Kur’an’da karşılığı asabiyettir. Bu duygu ile hareket eden aileler, kabileler herhangi bir amacı gerçekleştirmek istediklerinde bunun hak ve adalet ölçülerine uygun olup olmadığına bakmazlar. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayı meşru gören asabiyet, aileleri, kabileleri, cemaatleri ve milletleri de kendi içinde parçalar. İnsanlık tarihi asabiyetin kan ve zulüm kokan dehşet saçan hatıralarıyla doludur. Miras/çıkar çatışmaları, taht ve saltanat kavgaları, mezhep ve etnik kıyımları isim ve şekil değiştirmiş olsa da özü itibarıyla devam etmektedir. Bunun acı sonuçlarını Müslümanlar olarak bizzat yaşamamıza rağmen bırakın bugünün ihtilaflarını görüşmeyi, tarihteki olayları dahi kavga etmeden tartışamıyoruz.

Kur’an’da kardeşlik; nesep, aynı soy ve kabileye mensubiyet, inanç, amaç ve davranış birliği şeklinde ele alınmıştı.

Kur’an, kan bağıyla kardeş oldukları halde inanç, amaç ve ahlakî açıdan farklılaşan kardeşler arasında vukû bulan vahim olayları zikrederek sonuçlarına dikkatlerimizi çekmiştir:

“Bir de onlara Âdem’in iki oğlunun başından geçen olayı hakkıyla oku! Hani ikisi, birer kurban sunmuşlardı da birininki kabul edildi, diğerininki edilmedi. Biri, ‘Ben seni kesinlikle öldüreceğim!’ dedi. Diğeri, ‘Allah, ancak kendisinden korkanlarınkini kabul buyurur.

Andolsun ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım. Ben, hem benim hem de kendinin günahını yüklenip cehennemliklerden olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası işte budur!’ dedi. Bunun üzerine nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi de tutup onu öldürdü ve artık hüsrana uğrayanlardan olmuştu. (Maide Sûresi, 5/27–30).

Habil için gözyaşı döktüğümüz halde, Kabil gibi davranmak ne yaman çelişkidir. İnsan bu olayı yeniden canlı canlı yaşıyor, hıçkırıklara boğuluyor. Kardeşine elini kaldırmayan bir mazlum, diğer tarafta onun hayatına son veren bir zalim…

Nefsinin telkinlerine yenik düşen bir vicdan ve akıl, sadece bir kardeşi değil, bütün bir insanlığı, olayı okuyan herkesi tekrar tekrar öldüren bir saldırganlık… Kardeşlik çeşmesini kurutan, merhamet duygusunu içinde yok eden bir acımasızlık… Bu cürümünden dolayı Kabil’i ve onu cinayete sürükleyen maddî-manevî tüm gerekçelerini lanetleriz de kendimize dönüp bakmayız. Kabil’e ne kadar yakın ne kadar uzağız? Keşke yapabilsek de hergün bu âyetleri okuyup kendimizi kontrol altına alabilsek…

Bir diğer olay da Yusuf (a) ve kardeşleri ile ilgilidir:

“Yüceliğim hakkı için Yusuf ve kardeşlerinde soranlara ibret olacak deliller vardı. Çünkü kardeşleri, ‘Kesinlikle Yusuf ve kardeşi, babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz birbirine sargın bir topluluğuz. Doğrusu babamız belli ki, yanılıyor. Yusuf’u öldürün veya bir yere atın ki, babanızın yüzü size katsın ve ondan sonra doğru dürüst bir topluluk basınız!’ dediler.

İçlerinden biri, ‘Yusuf’u öldürmeyin de bir kuyu dibinde bırakın ki, onu geçen bir kervan bulup alsın; eğer yapacaksanız böyle yapın!’ dedi (Yusuf Sûresi, 12/7–10).

Bu âyetleri dikkatlice okuduğumuzda üç önemli hastalık görüyoruz: Asabiyet, Haset, ‘Sonra dürüst bir topluluk oluruz’ şeklindeki dinî kuruntu…

Asabiyet, kardeşleri dahi bu katılaştırıyor, insanı kör ve sağır ediyor. Cinnet geçiren bir canavara dönüştürüyor. Haset ateşi, insanı böyle için için yakıyor. Allah’ın lütfûna, takdirine isyan ettiriyor. Başkasına layık görmediği ilgi ve alakayı kendisine çevirmek için kardeşini kuyuya atabiliyor. Dini, kuruntu haline getirmek veya kuruntuları din haline getirmek vahşetin daha büyüğü… Artık bu kerteden sonra asabiyetin azgınlaştırdığı kimseler çıkarları için hiçbir engel tanımazlar. Bugünümüz de, o günümüzden pek farklı değildir. Ölen şahadet getirirken vuran da tekbir getirebiliyor. Her birimiz kendimizi Yusuf sanıyoruz, kuyuya atıldığımızı iddia ederiz ama Yusuf gibi affetmeyi bilmeyiz. Adı ne olursa olsun asabiyet ruhu ile hareket ederiz.

Kardeşliğin en güzel örneklerinden biri Musa (as) ile Harun (as) arasındaki kardeşliktir:

“Firavuna git çünkü o pek azıttı. Musa dedi, ‘Ey Rabbim, benim göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır bana, dilimden düğümü çöz, sözümü iyi anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver. Kardeşim Harun’u… Onunla sırtımı pekiştir. Onu görevimde ortak et ki Seni çok tespih edelim ve çok analım Seni. Şüphe yok ki, Sen bizi görüp duruyorsun.’ Allah, ‘Haydi, erdirildin dileğine, ey Musa!” buyurdu (Taha Sûresi, 22/24–36).

İşte nebevî ahlak, işte nebevî metot… Haset yok; paylaşma var. Daha güçlü olmak için, daha çok Allah’ı anmak ve tespih etmek için… Hz. Peygamber (s) de Haşimoğulları’na bu örneği hatırlatarak onlardan yardım istemişti ancak hiçbir yetişkin buna yanaşmamıştı. Kur’an mü’minleri kardeş ilan etti. Allah Teâlâ ona öyle güzel arkadaşlar ve kardeşler lutfetti ki, tarihte eşi az rastlanır. Ensarın ve Muhacirinin kardeşliği, diğergamlığı bütün zamanlar için bir müjdedir.

“Ve şunlar ki, onlardan önce yurdu hazırlayıp imana sahip oldular, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler, onlara verilenlerden nefislerinde bir kaygı duymazlar, kendilerinin ihtiyacı olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Her kim de nefsinin hırsından (cimriliğinden) korunursa, işte onlardır o kurtuluş bulanlar!

Ve şunlar ki, onların arkalarından gelmişlerdir. Şöyle derler, ‘Ey Rabbimiz, bizleri ve önceden iman ederek bizleri geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve gönüllerimizde, iman etmiş olanlara karşı kin tutturma! Ey Rabbimiz, şüphe yok ki, Sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin!’” (Haşr Sûresi, 59/9–10).

Varlıklarını paylaştılar, onları sevdiler, onları kıskanmadılar, onları kendileri muhtaç olsalar da kendilerine tercih ettiler, bu dünyadaki fedakârlıklarına bir de ahiretleri için dua ettiler. Küfrü imana tercih eden nesep ve füru olan yakınlarına sevgi beslemediler (Tevbe Sûresi, 9/23–24, Mücadele Sûresi, 58/22).

Akrabaya iyilikte bulunmayı her fırsatta emreden Yüce Rabbimiz, hak ve adaletin akrabalığa feda edilmesini yasakladığı gibi, kısas, diyet ve tazminatların ödenmesinde din kardeşliğine vurgu yaparak aşırı gidilmemesini tavsiye eder. Toplumun zayıfları olan yetimlerin ve kölelerin kardeşliğine de vurgu yaparak onların haklarına riayet etmeyi, onurlarının rencide edilmemesine dikkatimizi celbeder.

O gün Müslümanlar, İslam sayesinde düşmanlık uçurumdan kurtuldular ve kardeş oldular. Peygamber (s) ‘Birbirinize kin tutmayın, birbirinizle hasetleşmeyin, birbirinize arka dönüp uzaklaşmayın. Ey Allah’ın kulları! Birbirinizle kardeşler olunuz. Bir Müslümanın din kardeşinden üç günden fazla terk etmesi helal olmaz.’ (Müslim, Birr, 26).

Müslümanın, Müslüman kardeşine haset etmesi, onu tahkir etmesi, tehdit etmesi, alay etmesi, gıybetini yapması, ayıplarını araştırması, sırlarını ifşa etmesi, malına ve canına zarar vermesi gibi fiil ve niyetler taşıması haram kılınmıştır.

Sonuç olarak Hz. Peygamber, (s) Kur’an’ın rehberliğinde asabiyetin çelik ağını kırarak, iman ve ahlâk ekseninde dilleri, renkleri, ekonomik imkânları, coğrafyaları gelenek ve töreleri farklı olmasına rağmen ‘iyilik ve takva üzerinde yardımlaşan’ kardeşlerden bir ümmet meydana getirdi. Bu miras bizi yeniden kardeş kılacak güçtedir.

Ramazan BEYHAN