Tekil varlığı açıklamaktan başlayıp en geniş şekliyle evreni açıklamaya kadar süren varoluşu açıklama süreci, esas itibariyle bir anlamlandırma çabasıdır. Bütünüyle insani bir çaba olduğu için kutsal, varlığın hakikatiyle örtüştüğü sürece insan faaliyetlerine rehberlik eden bir üst şemsiyedir. Varlığın veya olgunun gerçekliğiyle örtüşmeyen her türlü anlamlandırma ise Cemil Meriç’in ideoloji için kullandığı metaforla ifade edecek olursak “insan idrâkine giydirilmiş deli gömleği”dir.

Deli gömleği veya at gözlüğü… Hangi benzetmeyle anlatılırsa anlatılsın insanın hakikatle olan sorunlu ilişkisi göz önüne serilmektedir. Varlığın hakikatiyle örtüşmeyen inanç ve kanaatlere sahip oluşun kaçınılmaz çelişkisi vurgulanmaktadır. Cehaletin zifiri dehlizlerinde yitip giden insanlık trajedisinin tasviri yapılmaktadır.

İnsanoğlunun hakikatle kurduğu sorunlu ilişki birçok alanda ortaya çıkar: Tanrı anlayışından insanlık olgusuna, dine, geleneğe, iyilik ve kötülüğe kadar birçok temel değerde çeşitli algı sorunları yaşanır. Gölgeler gerçeğin, kırıntılar bütünün, kalıplar ruhun yerine geçer. Sahte olan hakiki olan yerine ikame edilir. En kötüsü ise, bu yanlış algıların tartışılmaz doğrular şeklinde geleneğin otoritesi altına alınıp tartışılmaz kılınmasıdır. Doğrusu, sahte ve yanlışın aklî savunusu mümkün değildir. Bu durumda akıl dışılığa itilmiş geleneğin otoritesinden başka bir sığınağın bulunması düşünülemez.

Hakikatin olduğundan farklı algılanması insanlık tarihiyle paralel bir sorundur. Ne yazık ki gelecekte de insanlığın temel sorunlarının başında gelecektir. Bu noktada insanlara yapılacak en büyük iyilik hak ve hakikat ile olan ilişkisini düzeltmektir. Ekmekten, sudan çok insanın yaratan ile evren ve insan ile doğru bir düzlemde buluşması sağlanmalıdır. İnsanın anlam dünyası ‘selim’ hale getirilmelidir. İşte insanın rehberliğe ihtiyaç duyduğu temel nokta burasıdır. Vahyin temel işlevi de insanın ihtiyaç duyduğu anlamın inşası değil midir? Bu temel sorunu her boyutuyla yeniden doğru güzergâha koymak için vahyedilen son kitabın ‘oku’ emriyle başlaması iyi anlaşılmalıdır. Çünkü bir metni okumayı emretmekten ziyade varlığı okumayı emretmektedir ki bu anlamın inşa sürecinin başlangıcıdır. Dahası ilk âyet anlamı inşa etmenin yolunu da göstermektedir. Önce varlık hiyerarşisini doğru kurmak gerekmektedir. Çünkü varlığın anlamı keşfedilirken yapılacak ilk iş efdalin mefdule ram edilmemesidir. Varlığın katmanlarını basamak gibi kullanarak en üstün olan doğru yönelen bir idrak oluşturulmalıdır. Evrenin hizmetine tahsis edildiği insan, kendi varlık düzeyinden aşağı ya da denk varlıkları idrakinin sınırına dikmemelidir. Bu nedenle sahte rablerden uzaklaşarak gerçek Rab’e dönülmeli ve anlamlandırma sürecinin zirvesine O’nu yerleştirilmelidir. Yaratmadan rableşenlerin üretip merkezine yerleştikleri anlama biçimlerinden sıyrılarak yaratan rabbin adıyla okuması gerekmektedir. Bu ilk emirle başlayan anlamı inşa, tanrı anlayışındaki savrulmayı tevhit, manevi kuraklığı ibadet, sosyal yaşamdaki yozlaşmayı adalet ve ahlak ilkeleriyle gerçek istikametine taşıyan bir süreçtir. Sahte ‘dindarlık’ görüntülerinin yerine ‘birr ve takva’ kavramlarıyla sembolize edilen gerçek bilinç ve erdem/iyiliği yerleştirme mücadelesidir.

Putperest bir inancın, riyakâr bir ahlakın, kör bir taklidin ve zulmeden bir sistemin doğurduğu en temel sonuç değerlerin içinin boşaltılmasıdır. İçi boşalan değerler toplumsal alışkanlıklara ve şekilsel ritüellere dönüşür. Bu şekilde içi boşaltılmış dindarlık ‘iyi/adil’ olan ile örtüşmez. Hâlbuki takva, anlamsız bir yaşama isyan edip sorumlu davranma bilincine ulaşma, oradan anlamın ve sorumluluğun gerçek sahibini tanıyıp bu yüce kudrete ram olma sürecidir. Bu süreç iç içe geçmiş daireler gibi katlanarak gelişir ve içselleşerek kökleşirken çeşitli tutum ve davranışlarda somutlaşır. Yani takva süreci içten dışa (batından zahire) doğru bir gelişim izler. Ancak gözlemlenen gelişim içsel gelişimin derinliğiyle paralel olur. Bu bakımdan takva sürecinin başlangıcı, yani asgarisi vardır, ancak, sonu yani varacağı azami sınır yoktur. Çünkü insanın kemale eriş sürecinin nihayeti yoktur. Takva ise insanı yüce olana yönelten sorumluluk ve bilinçtir, kemal yürüyüşünün yakıtıdır.

Takva süreci anlamsızlığa ve sorumsuz bir yaşama isyan ile başlar. Bu isyan olmadan takva inşa edilemez. Kitabın hidayet ettiği yani anlam dünyasını aydınlattığı kişilerin ilk vasfı bilinçli ve sorumlu yaşama isteğine (takvaya) sahip olmalarıdır. “İçerisinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu kitap muttakiler için rehber [olarak indirilmiş]tir.” (Bakara, 2/2) Elbette söz konusu edilen takva, başlangıçtaki sorumlu ve bilinçli davranma isteğinden başlayıp varlığın ve anlamın sahibine ram olmaya uzanmaktadır. O’nun rahmet dergâhından uzak düşme hissinin titrettiği bir yürek inceliğine ulaşmaktır. Takvanın hangi aşamasına varılırsa varılsın bu yolculuğun yakıtı sorumlu davranma isteği ve hidayetin sahibine duyulan sevgidir. Bu isyanın ve sevginin bittiği gün takva, ruhu alınmış bedene döner. Artık o bir cesettir, kadavradır, çeşitli şekil ve ritüellere dönmüştür. İnsan zihninde ‘ful aksesuar’ bir görüntü ile temsil edilir olmuştur. Görüntü gerçeğin yerine geçmiş ve takvanın sosyal yaşamla ilişkisi koparılmıştır. Bu durumda takva, sosyal yaşamın ancak sığ sularına tutunmaya çalışan dışlanmış ve itilmişlerin başarısızlıklarını örtmek için kullandıkları bir sütreye dönüşmüştür. Sahte dindarlık gerçek dindarlığı kovmuştur. Diğer bir ifadeyle sahte din, gerçek dinin yerine geçmiştir.

Anlam tersyüz edildikten sonra erdemlilik ve iyilik anlamını yitirmiş semboller üzerinden boy gösterir. Bütünüyle teslim olduğu ahlaksız ve erdemsiz bir uygarlığa, bu teslimiyeti ortadan kaldıramayacak sembolik tutumlarla muhalefet eder. İşin kötü tarafı, bu muhalefetiyle elde ettiği psikolojik rahat sayesinde hayatını kuşatan diğer gayri insani ve gayri İslami uygulamaları içselleştirir. Artık bütün iyilik (hayır) ve hoşnut olunan fiillerin adı[1] olan ‘birr’ doğrudan hayır ve iyilik olmayan çeşitli sembolik uygulamalara dönüştürülmüştür. Bazen karşı çıkılan, bazen de ‘iyi ve erdem’ adına uygulanan sembollere… Ancak ait olduğu değerler dizisi içerisinde anlamlı olan, bu sistemin dışına çıktığı andan itibaren ‘birr’ olma niteliğini yitiren bu alışkanlıklar takva olarak algılanabilmektedir. Son vahyin mutlak iyiliğe (hayra) çağıran mesajının ‘birr ve takva’ algısında ortaya çıkan bozulmaları nasıl değerlendirdiğine daha yakından bakmak gerekmektedir. Dindarlığın içinin boşaltılıp bazı sembolleri yüceltmekten ibaret sanılmasına nasıl karşı çıkıldığını bize gösterecektir.

Örnek olay 1:

Hz. Peygamber Mekke’de iken Mescid-i Haram’a yönelerek namaz kıldığında kıblesi Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa ile örtüşürdü. Medine’ye hicret edince yaklaşık on altı ay Mescid-i Aksa’ya yönelerek namaz kıldı.[2] Ancak gönlünde Hz. İbrahim’in inşa ettiği tevhidin ilk mabedi olan Mescid-i Haram’a yönelmek vardı. Ashabıyla Beni Seleme mescidinde öğle namazının iki rekâtını kıldığı esnada Mescid-i Harama yönelmeyi emreden Bakara Sûresi’nin 144. âyetin nazil oldu. Hz. Peygamber hemen Mescid-i Haram’a yöneldi. Cemaat de onunla birlikte Mescid-i Haram’a döndü.

Medine’de bulunan Yahudiler Beytu’lMakdis’e yani batıya, Hıristiyanlar ise doğuya yönelmekteydiler. Hz. Peygamberin namazda yüzünü Mescid-i Haram’a döndürmesini dillerine doladılar. İyiliğin (birr) kendi yöneldikleri kıblede olduğunu iddia ettiler.[3] Bu tartışma o kadar büyüdü ki gerçek erdemin/iyiliğin (birr) ne olduğunu hatırlatma gereği ortaya çıktı:

“Gerçek iyilik/erdemlilik (birr), yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmeniz değildir; ama gerçek erdem sahibi, Allah’a, Âhiret Günü’ne, meleklere, kitaplara ve Peygamberlere inanan, servetini -kendisi için ne kadar kıymetli olsa da- akrabasına, yetimlere, ihtiyaç sahiplerine, yolculara, (yardım) isteyenlere ve insanları kölelikten kurtarmaya harcayan; namazında devamlı ve dikkatli olan ve zekatını veren kişidir ve [gerçek erdem sahipleri] söz verdiklerinde sözlerini tutan, felaket, zorluk ve sıkıntı anlarında sabredenlerdir: İşte onlardır sadakatlerini gösterenler ve işte onlardır sorumlu ve bilinçli davrananlar (takva sahipleri).” (Bakara, 2/177)

Kur’an, iyiliği/erdemi çeşitli mekânlara yönelmekten ibaret sayan, temel maksat ve değerleri görmezden gelen bu şekilci zihniyeti reddetmektedir. Bu zihniyete temel insani değerleri ve gerçek erdemi oluşturan unsurları tek tek sayarak gerçek iyiliğin ne olduğunu hatırlatmaktadır. Gerçek iyilik doğuya veya batıya dönmek değildir. Mabetlerden birinin yönüne dönmek hatta içerisinde girmek de değildir. Bunlar gerçek iyiliği arayanları bu iyiliğe ulaştıran araçlardır. Hiçbir zaman kendileri mutlak iyilik/erdem değillerdir. Gerçek iyilik doğru inanış ve doğru davranıştan ibarettir. Yaratana ve insan toplumuna karşı yerine getirilmesi gereken sorumlulukları yapmaktır. Özüne dönüp yüreğini sadakatsizliğe ve sabırsızlığa iten her türlü hastalıktan arındırmaktır.

Örnek olay 2:

Hac veya umre için Mekke’ye gelen kimi Medinelilerin gök ile aralarına herhangi bir engel koymamayı iyilik/erdem sayan bir an layışları vardı. Bu nedenle ihrama girdiklerinde çadırlarına girmezlerdi. Eğer zorunlu bir durum oluşmuşsa çadırların arka tarafından açtıkları bir delikten girip çıkmayı tercih ederlerdi. Mekkelilerin ise başka bir uygulaması vardı: Belli bir amacı gerçekleştirmek için evinden çıkan birinin amacını gerçekleştiremeden dönmesi durumunda evine kapısından girmemesi gerekmekteydi. Bu nedenle evlere pencereden veya evin arkasından açtıkları yarıklardan girmeyi tercih ederlerdi. Daha da ilginci bu davranışın erdem/iyilik sayılmasıydı. Kur’an bu uygulamaları ortadan kaldırırken gerçek iyilik/erdemi yeniden hatırlatmayı tercih etmiştir:

“…Erdemlilik (Birr), [zannedildiği gibi] evlere arkalarından girmeniz değildir; ama gerçek iyilik/erdem sorumlu ve bilinçli (takva) olandır. O halde evlere kapılarından girin ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki gerçek mutluluğa erişebilesiniz.” (Bakara, 2/189)

Bu âyet ‘birr’ in takva olduğunu ifade etmektedir. Ancak takvanın anlamsız şekli uygulamalardan ayrıştırılması gerekmektedir. Aksi takdirde eleştirilen bilinçsiz şekilsel uygulamalar takva kavramının içerisine girecektir. Bu da Kur’an’ın eleştirisini hükümsüz kılacaktır. Kur’an iyilik ve erdemli olanın (birr) bilinçli ve sorumluca yapılan (takva) iyi eylem olduğunu beyan etmektedir. Takvanın sorumlu ve bilinçli davranma ile başlayıp gittikçe incelen bir ruhi yükseliş süreci olduğunu hatırladığımızda bu sürecin doğru yerden bakma ve doğru davranma ile gerçekleşeceği aşikârdır. Bu noktadan hareket eden M. Esed, ‘evlere kapılarından girmeyi’ eylemlere ruhi giriş kapısından (takva) girmek şeklinde açıklamaktadır.[4]

Örnek olay 3:

Kâbe’nin imarı ve hacılara hizmet etmenin fazileti üzerinde bir tartışma yaşanmıştır. Rivayetlerden bir kısmı bu tartışmanın Müslümanlar arasında bir kısmı ise gayr-i Müslimler arasında cereyan ettiğini haber vermektedir. Olayın Müslümanlar arasında geçtiğine dair birkaç rivayet aktarılmaktadır. Birinde tartışma Talha b. Şeybe, Abbas ve Ali, diğerinde ise Abbas ve Ali arasında geçmektedir. İlk rivayette, Talha, ‘ben mescidin sahibiyim, anahtarları bende, dilersem kapatırım’; Abbas, ‘hacılara su verme ve onlara hizmet etme görevlisiyim’; Ali ise, ‘ben de cihat ettim’ diyerek birbirlerine karşı övünmüşlerdir. Bir diğer rivayette ise Ali, Abbas’a kırıcı sözler söyleyince Abbas, “siz Müslüman olma, hicret ve cihatta bizi geçtiyseniz biz de hacılara su ikram ettik ve Mescid-i Haramı imar ettik” dediği rivayet edilmektedir.[5] Taberî’nin kaydettiği bağlamı biraz daha farklı olan bir rivayete göre ise, Hz. Peygamber’in sahabilerinden biri Medine Mescidi’nde şöyle demiştir: “İslam’ı kabul ettikten sonra, hac vakti hacılara su sağlamaktan daha iyi bir iş göremiyorum!” —bunun üzerine diğer bir sahibi: “Yoo,” dedi, “[bana kalırsa Kâbe’nin bakım ve gözetimi daha üstün”; bunun üzerine, başka bir sahibi söze katılıp: “Hayır, hayır” dedi, “Allah yolunda cihâd etmek, bu söylenenlerin hepsinden daha üstündür! [Bu durumu gören] Ömer onları azarlayarak; “Hz. Peygamberin minberinin yanında –ki bu gün Cuma idi- sesinizi yükseltmeyin. Namaz kıldıktan sonra Hz. Peygamberin huzuruna çıkacağım üzerinde tartıştığınız konuda görüşünü alacağım.” dedi. Öyle de yaptı, bunun üzerine Allah, “siz hacılara su sağlamayı…” âyetini indirdi.”[6]

Gayri Müslimler arasında cereyan eden tartışma ise şöyle aktarılmıştır: Müşrikler, “biz Mescid-i Haram’ı imar eden ve hacılara su veren kimseleriz, biz mi erdemliyiz yoksa Muhammed ve arkadaşları mı” şeklinde Yahudilere sorduklarında Yahudiler, “Siz daha erdemli/iyisiniz.” diye cevap verdiler.[7]

Görüldüğü üzere Kur’an’ın onaylayıp Allah’ın şiarlarından saydığı Hac ibadeti ve Mescid-i Haram’a hizmet ile iman, hicret ve cihat arasında karşılaştırma yapılmaktadır. Şirk inancından uzaklaşarak tevhide, ‘ümmilikten’ arınıp önceki kitap ve peygamberleri de tasdik ederek vahye kulak kesilme ile karnavala dönüştürülmüş hacılara hizmet görevi karşılaştırılmaktadır. İşte bu karşılaştırmaya Kur’an’ın cevabı şöyle olmuştur:

“Hacılara su vermek ve Mescid-i Harâm’ı onarıp -gözetmekle, Allah’a ve âhiret gününe inanıp Allah yolunda cehd u gayret göstermeyi bir mi tutuyorsunuz. Bunlar Allah katında denk değillerdir. Ve Allah zalim bir topluluğa hidayet etmez.” (Tevbe, 9/19)

Bu örnek olaylar gösteriyor ki, iyilik ve erdem törensel uygulamaları aşan doğru inanış ve davranıştan geçiyor. Diğer bir ifadeyle gerçek iyilik, doğru bir kozmolojiye sahip olmayı sağlayan tevhid, varlığın sahibine şükranı nimet demek olan ibadet, sahip olduklarını toplum yararına harcamayı gerektiren diğerkâmlık ve sözünde durma, sıkıntılara sabır ve dürüstlük gibi kişisel ahlaki meziyetlerin toplamıdır. Tek kişilik dünyaların bencil atmosferinden çıkılmadan ulaşılabilecek bir meziyet değildir. Severek özveride bulunmayı, sevdiğinden özveride bulunmayı gerektirir:

“[Size gelince ey müminler,] sevdiğiniz şeylerden başkaları için harcamadıkça gerçek erdeme/iyiliğe ulaşmış olamazsınız ve her ne harcarsanız kuşkusuz, Allah ondan tamamıyla haberdardır.” (Ali İmran, 3/92)

Dindarlık tasavvurunun içerisine düştüğü bir diğer sorun daha vardır ki, bu da en az şekilcilik ve sembol fetişizmi kadar tehlikelidir. Şekilcilikten ve sembol fetişizminden kurtulan dindarlık tasavvuru eğer doğru konumlandırılamazsa ‘keyfilik’ bataklığına sürüklenebilir. Fıkıh/Hukuktan tecrit edilmiş bir dindarlık kişisel zevklerin göreceliğinden kendini kurtaramaz. Böyle bir yaklaşımda namaz niyaza (dua), zekât sosyal yardıma dönüşür. Kişilerin sayısınca farklılaşan omurgasız bir dini yaklaşım egemen olur. Bu başka türlü bir anlam kaybıdır, dindarlığın özünü korumak ve geliştirmek için din sahibi tarafından konulmuş şiarlar birer birer önemini kaybeder. Tasavvuf geleneğinin zahiri önemsemeyip batına yönelmiş bazı uç söylemleriyle Hz. Peygamberin uygulamalarının örnekliğini anlama sıkıntısı çeken din yorumlarında bu sorun yaşanmaktadır. Zahir ve batın, öz ve şekil ve maksat ve kalıp ilişkisinde zıtlaşmaya gitmek bir anlam kaymasıdır. Elbette öz ve maksat esastır. Ancak din koyucu, maksadı tesis etmek veya koruyup geliştirmek için şekil/formlar ortaya koymuştur. Özellikle doğrudan ibadet ile ilgili ‘taabbudi’ konularda şekli tartışmak doğrudan din koyucunun iradesine müdahale anlamı taşır.

Yukarıda aktardığımız âyetlerin üslubuna baktığımızda bu savrulmaya izin vermediği görülür. Yüzün doğu veya batıya döndürülmesi mahza iyilik değildir, ancak namazda yüzü tevhidin merkezi olan Beytu’l-Haram’a döndürülmesi gerekir. (Bakara, 2/144) Çünkü bunda tevhidin tarihi köküyle buluşma vardır. Tevhit ehli olma bilincini sağlamlaştıran ‘istikamet’ vardır. Mescitlerin imarı, hacılara su verme ve hizmet etme de iyilik dışı ilan edilmemektedir. Bu eylemlerin iman ehlinde sadır olması kaydıyla erdem/iyilik sayılacağı ifade edilmektedir.[8]

Kur’an gerçek dindarlığı tesis ederken gerek sevgi ve gerekse düşmanlığın oluşturduğu taassuptan beslenen aşırılıklara düşülmemesi gerektiğini öğretmektedir. Bu konuda geçmiş ümmetlerin tutumlarını ve uygulamalarını örnek vermektedir. Çünkü insani ve dini yaşantılar tarih boyunca birbirinden etkilenmiş veya hiç karşılaşmamış olsalar da çoğu kez birini tekrarlamışlardır. Yanlışları tekrar etmemenin yolu bilinçliliktir. Bilinç kaybının yaşandığı her şartta ise kaybın niteliğine uygun hataların tekrar edilmesi kaçınılmazdır. Kur’an’ın din tasavvurunu ‘birr ve takva’ kavramları üzerinde inşa etmesi bu bilincin inşa edilmesine dönüktür. Bilinç kaybının doğurduğu sapmaları en baştan ıslah etmeyi esas almaktadır. Kervanı yolda düzmek yerine en başta temel donanımıyla yola revan etmektir.

Önceki peygamberlerin ümmetlerinin tecrübeleri takvaya dayalı bir tasavvur ile değerlendirilmedir. Sahte dindarlıklar üretmemek için sonrakilerin öncekileri hak ettikleri zaman örnek, yanlışa düştüklerinde ise ibret alması kadar bilinçliliğe uygun bir davranış yoktur. Kur’an kitap ehlinin temel tartışmalarına bu bağlamda yaklaşarak çeşitli örnekler vermektedir:

Yahudi ve Hıristiyanlar arasında sonu gelmez temel tartışma Hz. İsa’nın kimlik ve kişiliği üzerinde cereyan etmiştir. Yahudiler Hz. İsa’nın annesi Meryem’in iffetinden başlayarak İsa’nın kişiliğine, peygamberliğine ve ölümüne kadar birçok incitici söz söylemişlerdir. Buna karşılık Hıristiyanlar da İsa’nın Allah’ın oğlu oluşu, ona hulul ettiği ve bu nedenle kendisinin de tanrı olduğuna ilişkin birçok gerçek dışı söylem geliştirmişlerdir:

“Ey Kitap ehli! Dininizde aşırılık göstermeyin (ğuluv) ve Allah hakkında yalnız hakikati söyleyin! Meryem oğlu İsa Mesih sadece Allah’ın Elçisi ve Meryem’e ulaştırdığı kelimesi/emri[nin tahakkuku]– ve O’nun yarattığı bir can ve rahmet idi. O halde Allah’a ve peygamberlerine inanın ve “[Tanrı] üçlüdür!” demeyin. Kendi iyiliğiniz için [bu iddiadan] vazgeçin. Allah, Tek İlah’tır; çocuk sahibi olmaktan münezzehtir: göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir ve hiç kimse Allah kadar güvene layık değildir.” (Nisa, 4/171)

Kur’an Hıristiyanların İsa’ya dönük sevgilerinde memba bulan anca temeli eski putperest kültürün yeni bir formda nüksetmesi olan bu yüceltmeyi “ğuluv” olarak nitelemiştir. ‘Ğuluv’ eksiklik ve noksanlığın zıddı olup aşırılık anlamına gelir. Razi’nin ifadesiyle “sınırdan çıkmak, haddi aşmaktır.”[9] Kur’an, isyan etmeyi değil aslında itaat etmeyi amaçlarken meydana gelen bu sapmaları bilinçli isyan çabalarından ayırır. Bunları tashih etmek için sert bir eleştiri üslubu kullanmaz, ancak bu aşırlığı bir dindarlık sapması olarak nitelemekten de çekinmez. Bu şekilde sapan inanç guruplarını “gazaba uğramışlar” (mağdub aleyh) şeklinde nitelemese de “sapkınlar” (dallîn) olarak nitelemekte bir sakınca görmez.

Dindarlığın derecesi hakikatle örtüşmesiyle ölçülür. Sevilen, inanılan ve hürmet edilen değerlerin hakikatleriyle birebir çakışması gerekir. Hakikatin, dindar tarafından üretilmiş anlamlara dönüşmemesi gerekir. Bu noktada ‘üretilen hakikat’ değil, ‘bulunan’ diğer bir ifadeyle ‘keşfedilen hakikat’ öne çıkmaktadır. Bunun için bir taraftan insan idrakini sarmalayan sınırlılıkları aşmak, diğer taraftan da çeşitli etkenler altında oluşmuş imajın büyüsünden sıyrılmak gerektirmektedir. Ancak bu şekilde insan tasavvurundan neşet eden ‘üretilen hakikat’i aşmak mümkün olur. Çünkü insan tasavvurunda üretilen bu ‘hakikat’ insan algısının ürünüdür. Bu nedenle de gerçekliği yoktur. Çünkü çoğunlukla inanılan değerlere gerçekliklerinden farklı bir kisve giydirmek yoluyla oluşturulmaktadır. Hâlbuki olması gereken hakikatin keşfi ve onunla doğru ilişki kurmaktır. ‘Birr ve takva’ya dayalı bir dindarlık ancak böyle tesis edilebilir.

MEHMET BİRSİN

[1] ez-Zemahşerî, Cârullah Ebi’l-Kâsım Muhammed b. Ömer, el-Keşşâ an hakâiki Ğavâmidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fî Vücûhi’t-Te’vîl, Mektebetu’lUbeykân, Riyad, h.1418/1988, I/362.
[2] İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, thk. Mustafa esSekâ, İbrahim el-Ebyârî, Abdulhafîz Şelebî, Dâru’lma’rife, Beyrut, I-II/551
[3] Zemahşeri, I/362.
[4] Esed, Kur’an Mesajı, 2000, s.54
[5] er-Râzî, Fahruddin Muhammed b. Ömer b. el-Huseyn b. Ali et-Temimî el-Bekrî eş-Şâfiî, et-Tefsîru’lKebîr ve Mefâtîhu’l-Gayb, Dâru’l-Fikr, et-Tab’atu’lÛlâ, Beyrût h.1401/1981m., XVI/12
[6] et-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Câmiu’lBeyân fî Te’vîli’l-Kur’ân, Thk. Ahmed Muhammed Şâkir, Muessesetu’r-Risale, 1420/2000, XIV/169.
[7] er-Râzî, XVI/12
[8] er-Râzî, XVI/12.
[9] er-Râzî, XII/68.