Öncelikle anlam değişmelerinin mahiyeti, Arap dilindeki ve Kur’ân’daki çok anlamlık olgusu üzerinde duracak ve hem kelime düzeyindeki hem de cümle/ifade düzeyindeki çokanlamlılık türlerinden bahsettikten sonra bu olgunun genel olarak dildeki –özel olarak da Arapça’daki ve Arapça bir metin olan Kur’ân’daki- varlığı ile ilgili farklı görüş ve değerlendirmelere yer vereceğiz.  Daha sonra da çokanlamlı kelime ve ifadeleri hem anlamlandırma hem de başka dillere aktarma (çevirme) hususunda karşılaşılan kimi sorunları ele alıp değerlendirmeye tabi tutacağız.

Bilindiği üzere “anlam değişmeleri ve çok anlamlı kelimelerin anlamlarını tayin/tespit etme hususu”, genel olarak dil ve tefsir/te’vil alanıyla ilgilidir. Meal çalışmalarının temelinde de dil ve tefsir vardır. Bir bakıma meâl, tefsirin rafine edilmiş (kısaltılmış, özetlenmiş) halidir. Dolayısıyla dil ve tefsir/te’vil altyapısı olmayan insanların meâl yazması, kanaatimce şu iki negatif sonucu doğurmaktadır:

–   Meâl, literal tercümenin ötesine geçememektedir. Dolayısıyla metnin “ne dediğine” dair bazı bilgiler sunsa da “ne demek istediğine” dair pek bir şey söylememektedir. Yani maksada yönelik bir okuma ve anlama gerçekleşmemektedir.

–  Meâl iç-bütünlükten yoksun bir görüntü arz etmektedir. Bir âyet bağlamında söylenen şey, aynı konuyu anlatan başka âyetler bağlamında değişebilmektedir. Bu da eklektik bir yapı arz etmektedir.

  1. Vahyin Dili

Allah’ın (c) beşer ile iletişimini gerçekleştirmek için seçtiği haberleşme araçlarından birisi de şüphesiz kelâm’dır (söz).[1] Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ ٱللَّهُ إِلاَّ وَحْياً أَوْ مِن وَرَآءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَآءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

Ancak her iki taraf da, yani hem bizzat Allah (c) hem de insan,  bu iletişimi gerçekleştirmek için “insan dili”ni kullanmaktadır. İnsan dili ise, sosyal bir olgu olarak, bir topluma mensup bireylerin anlaşma aracı olarak müşterek söz işaretlerini kullanmalarından meydana gelen bir sistemdir.[2] İşte Allah’ın insanlara gönderdiği vahiy, bu dil olgusu üzerine bina edilmiştir.[3] Zira her toplumun kendine özgü bir dili vardır ve Allah da vahyini gönderirken o toplumun tedavülde olan dilini kullanmıştır. Nitekim İbrahim Sûresi’nde bu durum şu şekilde ifade edilmektedir:

وَمَآ أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ…                       

Biz her elçiyi, onlara açıklaması için yalnızca kendi toplumunun diliyle gönderdik...”[4] Zira maksadın gerçekleşebilmesi için inzal edilen vahyin, hem peygamber, hem de toplum açısından anlaşılır olması gerekmektedir.[5]

Dil ise, anlamın hem oluşturulmasında, hem de ulaştırılmasında önemli bir role sahiptir. Dolayısıyla dilin yapıtaşları olan kelimelerin anlamları eğer doğru tespit edilip kullanılamazsa, bu kelimelerden oluşan cümleler de anlaşılmaz olacaktır. Sonuçta bu cümlelerden oluşan metin de doğru anlaşılmayacaktır.

  1. Anlam değişmeleri ve Çokanlamlılık:

Öncelikle Kur’an’ı Kerim’in Arapça bir dille nâzil olduğunu söylediğimizde, aslında O’nun, mîladî 610–633 yılları arasındaki bir zaman dilimi içerisinde ve genel olarak Hicaz bölgesinde yaşayan insanların o dönem zarfında kullandıkları bir dille indirildiğini söylemiş oluruz. Buradan hareketle, Kur’an’ı anlamak için O’nun nâzil olduğu dil olan Arapça’nın bilinmesi gerektiğinden her söz edildiğinde, aslında bununla, genel olarak ‘Arap Dili’ değil, ‘Kur’an’ın nâzil olduğu dönemde konuşulan Arap dili’ kastedilmektedir. Çünkü Arap dilinin kelime haznesi ve bu kelimelerin anlamı, Kur’an’ın nüzulünden önce ve Kur’an’ın nâzil olduğu dönemde nasıl değişime uğradıysa, Kur’an’ın nüzûlünden sonra geçen bunca asır içerisinde de benzer değişikliklere maruz kalmıştır.[6]

Buna göre, Kur’an’da geçen kelimelerin anlamlarının tespit ve tayini hususunda, sadece o dönemin Arapça’sını bilmek de yetmemekte, bununla birlikte, vahyin rehberliğinde değişen anlam alanlarını da iyi tespit etmek gerekmektedir. İşte tam da burada, şöyle bir soru gündeme gelmektedir: “Arap dilinin sözcük varlığı, tarihsel değişime (kronolojik tahavvülâta) uygun olarak tespit edilmiş midir?[7] Emin el-Hûlî’nin de sözünü ettiği bu soru(n), kelimelerin, Kur’an’ın nüzûlü sırasında delâlet etmiş oldukları mânâları tespit etmenin mümkün olup olmadığıdır.[8]

Bu konuda, “mevcut lügatlerimiz bu işe bir kolaylık sağlayıcı ve yardım edici bir durumda olmadıklarına göre, bu zor şartlar altında, kim bu sahada çalışmayı göze alabilir?” diyen el-Hûlî, sözlerine şöyle devam etmektedir: “Bu sahada sahip olduğumuz en büyük lügatlardan, İbn Manzur el-Mısrî’nin (ö. 711h.) Lisânu’l-Arab’ı bile, çağdaş lügatçilerin dediği gibi, zaman itibariyle birbirine uygunluk arz etmeyen bilgilerin bir araya getirilmesi ile yazılmış olan bir eserdir. Bu sebeple, eserde, birbirlerinden birkaç asır farklı devirlerde yaşamış olan kimselerin metinleri yan yana zikredilmiştir. Meselâ, hicrî dördüncü asrın başlarında yaşamış olan İbn Düreyd (ö. 312h.) ile hicrî yedinci asrın başlarında yaşamış olan İbnü’l-Esîr yan yana zikredilerek, birincinin dil ile ilgili sözleriyle, ikincinin dinî sözleri mezcedilmeye çalışılmıştır. Yine meselâ el-Kâmûsu’l-Muhît, bildiğimiz gibi, birbiriyle uyumu olmayan, ayrı ayrı ve birbirine zıt kültürlere ait bilgilerin özetidir: Aklî, felsefî bilgilerden, amelî, tıbbî bilgilere… sonra lügavî, edebî bilgilere, oradan da itikâdî, dinî bilgilere kadar, vb…”[9]

el-Hûlî, lafızların zaman içinde gösterdikleri değişiklikler konusunda, lügatlerin durumunu bu şekilde özetledikten sonra, bir Kur’an yorumcusunun ne yapması gerektiğini de bildirmektedir: “Bu durumda, bir Kur’an müfessirinin önünde, Kur’an kelimelerinden birisinin ilk mânâsını öğrenmek istediği zaman, bunun için bizzat kendisinin bir araştırma yapmasından başka bir seçenek yoktur. Bu çalışma kısa veya uzun, ne kadar bir zamana mal olursa olsun, bugün için mümkün olan şey sadece budur. Kelimelerin iştikaklarını ve onlarda tedricî olarak meydana gelen değişiklikleri ihtivâ eden, lügavî mânâlar kendine ait bir tertip üzerine, ıstılâhî manalar da ortaya çıkışlarına göre gruplara ayrılmış olan bir lügata sahip oluncaya kadar da bu böyle devam edecektir. (…) Sonra da, lügavî mânâların zaman içindeki değişimine bakarak, zannı galibine göre bunları bir tertibe sokacak ve en eskiyi, eskinin önüne almak suretiyle bir sıraya koyacaktır. Bu çalışma, kelimenin lügavî mânâsı hakkında bir tercihe varıncaya kadar, yani o mânânın Kur’an’ın bu âyetini Arab’ın ilk duyduğu zamanki bilinen mânâsı olduğuna kanaât getirinceye kadar –gücü yettiğince- devam edecektir…”[10]

İşte kelimelerin zaman içerisinde kazandıkları ya da kaybettikleri veya tamamen değiştiklerine dair bir ön kabul bizleri anlam değişmelerinin mahiyeti hakkında düşünmeye götürmektedir. Anlam değişmelerinin genel olarak iki tür sınıflandırmaya tabi tutulduğu görülmektedir.[11] Bunlar; mantıksal açıdan yapılan sınıflandırma ve anlamın değer yönünü dikkate alan[12] sınıflandırmadır. Artık gelenekselleşmiş bulunan mantık açısından yapılan sınıflandırma, bünyesinde şu üç tür anlam değişmesini barındırmaktadır;

a-) Anlam genişlemesi,

b-) Anlam daralması ve

c-) Anlam Başkalaşması.[13]

  • Anlam Genişlemesi:

Anlam genişlemesi, bir kelimenin, başlangıçta bir nesnenin, bir varlığın, bir eylemin bir bölümü ya da türünü anlatırken zamanla onların bütününü anlatır duruma gelmesidir.[14] Meselâ Kur’an’daki anlamıyla münâfık kelimesinde anlam genişlemesi görülmektedir. Bu kelimenin kökü   نفق’dır. Bu kökün, ‘tükenmek, azalmak, ölmek, ruhu çıkmak, alış-verişin çok olması, yaranın kabuk bağlaması…’ gibi anlamları vardır.[15] Fakat münâfık kelimesinin esas anlamı, bir çeşit tarla faresinin yuvası anlamına gelmektedir. Çünkü bu canlının yuvasının iki ağzı vardır. Birisine  القا صعاء, diğerine de  النافقاء denilmektedir ve eğer bu hayvan, yuvasının çıkış yollarından birisinden yakalanmaya çalışılırsa, diğerinden kaçarak kurtulur. Tıpkı bunun gibi münâfık kimse de kendisine iki çıkış yolu koyar. Birisi İslâm olduğunu ifade ve ızhâr etmesi, diğeri de kâfir olduğunu gizlemesidir. Bu ikisinden hangisi hususunda onu yakalamak istersen, o diğerinden bir çıkış yolu bularak kendini kurtarır.[16] Görüldüğü üzere münâfık kelimesi, bir çeşit tarla faresi yuvası anlamından, kişinin inanç durumunu yansıtan manevî bir kavrama doğru anlam genişlemesine uğramıştır. Bu anlam genişlemesinin, mecâzî anlam üzerinden gerçekleştiğini söylemek de mümkündür.

  • Anlam Daralması:

Bir göstergenin ‘gösterilen’ yönü eskiye göre daralır ya da bir sözcük eskiden anlattığı nesnenin artık bir bölümünü, bir alt türünü anlatır duruma gelirse buna anlam daralması adı verilmektedir.[17] Gazâlî’nin, lafızların delâlet ettikleri anlamların, zamanla değişerek anlam daralmasına uğradıklarına dair verdiği örneklerden birisi de fıkh/  الفقه kelimesidir. Düşünüre göre bu kelimenin anlamı zamanla daralma yönünde değişime uğrayarak husûsileştirilmiş ve furû-i fıkhın fetvalardaki garip meselelerini bilmeye, illetlerinin inceliklerini anlamaya, hatta bu hususta sözü uzatmaya ve bunlarla ilgili bilgileri ezberlemeye isim olarak verilmiştir. Halbuki birinci asırda, âhiret yolu ve nefsin âfetlerinin incelikleri ile ilgili bilgilerle amelleri bozan şeyleri bilmeye, dünyalığa kıymet vermeyip âhiret nimetlerine bağlanmaya ve kalbini Allah korkusunun kaplamasına… İşte bunların hepsine birden fıkh denilmekteydi.[18] Bu bağlamda, “… Ama her kabileden bir topluluğun dinde fakih olmaları (yani dini iyice öğrenmeleri) ve dönüp kabilelerine geldiklerinde (ya da kabileleri dönüp geldiğinde), sakınmaları umuduyla onları uyarmaları gerekmez miydi”[19] âyetini hatırlatan Gazâlî, devamla şöyle demektedir: “uyarmanın kendisiyle mümkün olduğu fıkh işte budur, yoksa talak, itak, liân, selem ve icâre meselelerini bilmek değildir. Çünkü bu meseleler ile ne inzâr ne de korkutma olur. Belki, yalnızca bunlarla uğraşmak, kalbin korkusunu azaltır ve kalbi karartır.”[20]

  • Anlam Başkalaşması:

“Başka anlama geçiş” ya da “anlam kayması” olarak da ifade edilen anlam başkalaşması ise, kelimenin eski anlamını yitirerek tamamen yepyeni bir anlam kazanmasıdır. Bir başka ifadeyle, bir göstergenin eskiden yansıttığı kavramları yitirerek yeni bir kavramı yansıtması durumudur.[21] “Başka anlama geçiş” ya da “anlam kayması” olarak da ifade edilen anlam başkalaşması ise, kelimenin eski anlamını yitirerek tamamen yepyeni bir anlam kazanmasıdır. Bir başka ifadeyle, bir göstergenin eskiden yansıttığı kavramları yitirerek yeni bir kavramı yansıtması durumudur.[22] Mesela cahiliye döneminde melek/  الملك kelimesi, bir parça tanrı niteliğinde saygıya, hatta tapılmaya layık bir varlık idi. Ancak bu kelime Kur’an bağlamında anlam kaymasına uğrayarak Tanrılık vasfını yitirmiş ve yerine, yaratılmış ve sürekli Allah’a itaat eden bir varlık anlamını kazanmıştır.[23]

  1. Dildeki Çokanlamlılık Olgusu

İletişim etkinliği açısından ele alındığında, her bir kelimenin yalnızca bir anlamı bulunması gerekmektedir. Yani her gösterilenin karşısında yalnızca bir gösterenin olması gerekir.[24]  Ancak başlangıçta tek bir anlamı göstermesi için konulan kelimeler, mecazi kullanım, ıstılahi kullanım, başka dillerden sözcük aktarımı ve farklı lehçelerin ittifakı gibi… değişik etkenler sonucu[25], zaman içinde başka anlamları da gösterir duruma gelebilmektedir. Dolayısıyla, herhangi bir dildeki bir kelimenin temel anlamının yanı sıra yeni yeni anlamlara da delâlet eder durumda olmasına çokanlamlılık (polysemy) adı verilmektedir.[26]

En genel anlamda çokanlamlılık, kimi kelimelerin iki ya da daha fazla anlama sahip olması ve birden fazla şekilde anlaşılabilme durumudur. Dolayısıyla, sözcüklerin birden fazla kavramı yansıtması ya da bir birimin birçok anlam içermesi durumunda, çokanlamlılığın varlığı gündeme gelmektedir.[27]  Bugün en gelişmiş diller de dâhil olmak üzere, tüm dillerde az veya çok çokanlamlı kelimelerin bulunması, hatta gelişmiş dillerde daha fazla çokanlamlı kelimelerin bulunuyor olması, çokanlamlılık olgusunun dilsel bir gerçeklik olduğunu göstermektedir.[28]

Çokanlamlılık kavramının Arap dilindeki karşılığı olarak lafz-ı müşterek ifadesinin kullanılmakta olduğunu görmekteyiz. Bu ifade, hem genel olarak Arap dilindeki çokanlamlılık olgusunu ifade etmek için kullanılmakta, hem de bir usûl kavramı olarak usûlcüler tarafından kullanılmaktadır. Tefsir Usûlü ve Ulûmu’l-Kur’an bağlamında ise bu olgu, daha çok, vucûh (الوجوه و النظاءر) (bazen de eşbâh / الأشباه  ) kavramıyla ifade edilmektedir.[29]

Aslında çokanlamlılık, bünyesinde eşadlılık ve zıtanlamlılığı da barındıran üst bir kavramdır. Çünkü eşadlılık,  “aynı şekilde telaffuz edilen ya da okunan fakat farklı etimolojileri ve dolayısıyla farklı anlamları olan ifadeler için kullanılan sıfattır.”[30] Pek çok dilde birbirinden büsbütün ayrı iki ya da daha çok kavramın, ses ya da yazım açısından aynı nitelikteki kelimelerle dile getirildiği görülmektedir. Örneğin Türkçe’de renk belirten ‘kara’ sözcüğü ile toprak parçası anlamındaki ‘kara’ sözcükleri, birer eşadlılık örneğidir.[31]

Aralarındaki bazı farklılıklara rağmen meşhur dilbilimcilerden Halil b. Ahmed, Sîbeveyh ve Ali el-Fârisi dildeki çokanlamlılığı kabul ederken, İbn Dürsteveyh ve Ebû Hilâl el-Askarî gibi dilciler de buna karşı çıkmaktadırlar.[32]

  • Sözcüksel Çokanlamlılık

Bir sözcüğün cümle içinde kullanımından önce, birden fazla anlama gelmesi, bu sözcüğün cümle içerisinde kullanılması esnasında, söz konusu anlamlardan her birine ilke olarak delâlet etme ihtimalini gündeme getirmektedir. Sözcüksel olarak bir kelimenin çokanlamlı oluşu, o kelimenin birden fazla bağlam içerisine girerek farklı anlamları yansıtabilme özelliğinden kaynaklanmaktadır. İşte bu durum, çokanlamlı kelimenin belirli bir ortamda kullanımından önce, birden fazla anlamı kastedebilme olasılığını beraberinde getirmektedir.[33]

Cümleleri oluşturan temel birim kelimedir. Bu açıdan bakıldığında kelime, tek başına anlam ifade eden en küçük birimidir; dolayısıyla bölünememek, kelimenin en önemli özelliğidir.[34] Dünyayı algılamamıza ve anlamlı kılmamıza yardım eden kelimeler, herhangi bir cümlenin içerisine dâhil edilmeden önce özgürdür; birden fazla anlama delâlet edebilir. Ancak cümleye dâhil edildiğinde, kelimenin ifade edeceği anlamın da tayin edildiği görülmektedir. Bu sebeple, bir cümlede kullanılmadan önce, kelimenin anlamlarının dökümünü yapmak suretiyle anlamını tayin etmek mümkün değildir; belki sadece tahmin edilebilir. Zira anlamı tayin eden, kelimenin cümle içerisindeki kullanımıdır.

  • Yapısal Çokanlamlılık

Yapı, bir bütünü meydana getiren çeşitli parça ya da bölümlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin ve bütün içinde yerine getirdikleri fonksiyonların sonucu oluşan bir sistemdir.[35]

Yapısal çokanlamlılık ise, bir yapının sözcüksel anlamları tek olduğu halde, birden fazla anlama gelebilmesi, birden fazla işlev için kullanılabilmesidir.[36] Buna göre kullanım ortamında oluşan çokanlamlılık, cümlenin tek tek sözcüklerinin anlamlarını dikkate almaksızın, yapısal açıdan birden fazla anlam ifade etme ihtimalidir. Kimi düşünürler sözcük düzlemindeki çokanlamlılığı kabul etmemekle birlikte, yapısal düzlemdeki çokanlamlılığın varlığını kabul etmektedir. Meselâ Sabahat Tura, çokanlamlılığı, bir cümlenin birden çok anlamsal yorumunun olabileceği, şeklinde anlamaktadır.[37]

Dil’in birimi kelime, söz’ün birimi ise cümledir. Dolayısıyla ifadeyi eksiksiz olarak ve bütünüyle temsil eden en küçük parça cümledir.[38] Cümlenin anlamı her zaman, onu oluşturan sözcüklerin anlamlarının toplamı olarak görülmemelidir. Zira tek tek sözcüklerin anlamlarını incelemenin çok sınırlı bir değeri vardır. Oysa bütün, parçaların toplamından daha büyük (ya da en azından farklı) olabilmektedir.[39]

Buna göre cümleyi oluşturan kelimeleri, bir sistemin parçaları olarak görmek, bunların ancak içinde yer aldıkları cümlede bulunan öteki kelimelerle ilişkileri oranında anlam, değer ve işlev kazandıklarını düşünmek gerekir.[40] Zira bir kelimenin anlam ve önemi, ancak ifadedeki (nazm) yeri dikkate alınarak belirlenebilir. Çünkü kelimelerin cümle içerisindeki diğer kelimelerle olan uyuşum ve bağlantısı önemlidir ve terkîp, tertîp ve telîfe sokulmadan kelime, kesin bir anlam ifade etmez.[41]

Dilbilim çalışmalarında, cümlenin ötesine geçerek cümleden büyük bütünler (metin) üzerinde durulması gerektiğine dikkat çeken düşünürlerin, metin dilbilimi (textlinguistics) ya da söylem çözümlemesi (discourse analysis)[42]  başlığı altında inceledikleri şey, cümlelerin de tıpkı sözcükler gibi değişik anlamlarda kullanılabilmesi durumudur. Bu görüş sahiplerine göre, iletişimin birimi sözdür (ibâre). Bir söz de, yerine göre bir tek sözcükten, yerine göre de uzun bir cümle ya da birden çok cümleden kurulabilir. Zira metin, gerçekte, birbiriyle dilbilgisel ve mantıksal bağlarla bileşen sözlerden (ya da kimi zaman tek bir sözden) oluşur.[43]

Yapısal çokanlamlılık bakımından teşbih, temsil ve atasözleri… gibi deyimsel ifadelerin büyük bir önemi vardır. Deyimler, asıl manası dışında kullanılarak yeni bir anlam kazanan ve bir düşünceyi güçlü olarak ifade eden iki veya daha fazla kelimeden oluşan kalıplaşmış sözlerdir[44] ve dilinden sâdır olduğu bir milletin fikirlerinin mahiyetine delâlet ederler.[45] Deyimler, kendilerini oluşturan tek tek kelimelerin literal anlamlarından farklı olarak, sonradan edindikleri anlam(lar)a delâlet ederler.[46]

Aynı şekilde İsrâ Sûresi’nin on üçüncü âyetinde geçen “و كل إنسان ألزمناه طاءره فى عنقه” pasajı, salt literal anlamıyla okunup deyimsel bir ifade olarak anlaşılıp anlamlandırılmadığı sürece, pasaja yüklenen anlamın siyak ve sibâka uyum arz etmediği görülmektedir. Bu pasajı literal bir anlamaya tabi tuttuğumuzda şöyle bir anlamla karşılaşmaktayız: “Her insanın tâirini (kuş) boynuna bağladık”[47]  Nitekim kimi meallerde şu türden ifadeler görmekteyiz:

“Her insanın uğursuzluk kuşunu onun boynuna takmışızdır…” Y.Nuri Öztürk

“Biz, her insanın kuşunu (işlediklerini, yaptıklarını) kendi boynuna doladık…” Ali Bulaç

Oysa “tâir” kelimesi Kur’an’da birden fazla yerde geçmekte ve her kullanıldığı yerde “kuş” anlamına da gelmemektedir.

Cahiliyye Arapları kuşlarla şans tutar ve onlardan uğurlu hükümler çıkarırlardı. Ancak daha sonraları bu kelime, yine aynı bağlamda, “uğursuzluk” anlamında da kullanılmıştır. Meselâ Yâsin Sûresi’nde geçen şu âyetlerde söz konusu kelime “uğursuzluk” anlamına gelmektedir: “(Şehir halkı) dediler ki: ‘Doğrusu biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. (…) (Elçiler de) dediler ki: Uğursuzluğunuz sizin kendinizdedir…”[48] Dolayısıyla, bu kelime o dönemin insanları tarafından, hem uğur hem de uğursuzluk anlamında kullanılmıştır.[49] Ebû Ubeyd’e göre Araplar bu kelimeyi, pay, nasip, kısmet… anlamlarında kullanmışlardır.[50] Ferrâ’ya göre de İsrâ Sûresi’ndeki ilgili âyette, kelime bu anlamıyla kullanılmıştır. Ona göre, iyi veya kötü, hayır veya şer, kişinin her türden nasibi, payı ve kısmeti ifade etmek için “tayr /tâir” kelimesi kullanılmaktadır.[51]

Bu açıklamalardan sonra âyetin ilgili bölümünü; “Her insanın vebalini, kendi nefsine bağladık (her insan yaptıklarına göre muamele görür).” (Suat Yıldırım); “ Ve Biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık…” (Mustafa İslamoğlu) şeklinde anlaşılması, âyetin bağlamına uygun düşmektedir. Zira âyetin bu bölümünün devamında şöyle denmektedir: “…Kıyâmet günü onun için, açılmış olarak bulacağı bir hesap defteri (kitap) çıkarırız. Oku (amellerinin tek tek yazıldığı) amel defterini, bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter!”[52]

  1. Çokanlamlılığın Dildeki Varlığı Meselesi:

Genel olarak dildeki çokanlamlılığın varlığını zorunlu olarak görenlere göre, lafızlar sonlu ve sınırlıdır (mütenâhî), buna karşılık anlamlar ise sınırsızdır (nâmütenâhî); sonlu ve sınırlı lafızları, sonsuz ve sınırsız anlamlara dağıttığımız zaman zorunlu olarak çokanlamlılık (müştereklik) oluşmaktadır.[53]

Çokanlamlılığın dildeki varlığını kabul etmeyenlere göre, çokanlamlı bir kelime ile konuşmada bulunmak, anlatılmak istenen şeyi tam olarak ifade etmez. Tam olarak anlatılmayan şey ise, anlaşmayı değil, aksine anlaşamamayı doğurur. Dil bir iletişim ve anlaşma (tefâhüm) aracı ise, bunu yerine getiremeyen şeyin /aracın dilde bulunmaması gerekir.[54] Ancak, tek başına ele alındığında çokanlamlı olan bir kelimenin anlamı, dilin kullanımı esnasında (yani cümle içinde) somutlaşıp belirginleşebilir ve böylece anlam da teke inebilir. Dolayısıyla bu durumda anlaşmayı engellemez.[55]

Buradan hareketle İlâhi Kelam Kur’ân’da çokanlamlı kelime(ler)in olup olmadığı hususu da tartışma konusu olmuştur. Geçmişten günümüze Kur’ân’da çokanlamlı kelimelerin varlığını reddeden kimi ilim adamları olmuştur.[56] Ancak Kur’ân’da atîq, kur’, zan(n), nikâh, din vb. çokanlamlı kelimelerin varlığı ile sahabeden itibaren Kur’ân’daki bu dilsel olguya dikkat çeken kimi âlimlerin olduğunu görmekteyiz. Mesela İbn Abbas’tan gelen bir rivâyete göre, Hz. Peygamber şöyle demiştir: “القرآن ذلول ذو وجوه فاحملوه على أحسن وجوهه” “Kur’an, birden fazla anlama delâlet edecek şekilde uyumludur (bir kitaptır). Bu sebeple siz onu, bu anlamlardan en uygun /iyi olanına hamledin.”[57] Yine Konu ile ilgili Ebu’d-Derdâ’dan gelen bir başka rivâyette de şöyle denmektedir:  “ (إنّك) لا  لن تفقه كل الفقه حتى ترى للقرآن وجوها  (كثيرة) ”  “(Gerçek şu ki;) sen, Kur’an’daki (pek çok) vecihleri görüp bilmedikçe onu tam olarak anlayamazsın.”[58]

  1. Çokanlamlı Kelimeleri Anlamlandırma/Çevirme Aşamasında Karşılaşılan Sorunlar:

Kur’an’ın sağlıklı bir şekilde anlaşılıp yorumlanabilmesi için, Kur’an kelimelerinin hem tarihsel hem de nüzul dönemi süreci içerisindeki anlam alanlarını iyi bir şekilde tespit etmek gerekmektedir. Bunu yaparken de, hem tarihsel verilere hem de bizzat Kur’an’ın metinsel bütünlüğü içerisindeki anlam içeriklerine müracaat etmek kaçınılmaz olacaktır. Aksi halde, bünyesinde birden fazla anlamı barındıran çokanlamlı bir kelimeye, her geçtiği yerde aynı anlamı yüklemek ya da tek bir kullanımında içerdiği anlamların tümüne delâlet ettiğini söylemek, Kur’an’ı bir ihtilâf ve çelişkiler yumağı haline getirebilir.

Çokanlamlı kelimeleri anlamlandırma aşamasında genel olarak üç türlü problemle karşılaşılmaktadır. Bunlar;

  1. Kelimenin her geçtiği yerde -diğer anlamlarını görmezden gelerek- ona kelimenin tek bir anlamını yüklemektir. Bu anlam ister sözlük anlamı olsun isterse kavramsal anlamı olsun fark etmez…

Çokanlamlı bir kelimenin her kullanım ortamında aynı anlama delâlet ettiğini varsayarak, ya temel anlamını veya yan anlamlarından birisini ya da her hangi bir disiplindeki ıstılah anlamını yüklemek, her şeyden önce, kelimenin çokanlamlılık özelliğini görmezden gelmek demektir. Oysa hemen hemen bütün dillerde bazı kelimelerin çokanlamlılık özelliği taşıdığı bilinen bir gerçekliktir.

Ayrıca bu durum, metni anlamamıza yardımcı olmak şöyle dursun, metni doğru anlamamayı -ve hatta yanlış anlamayı- beraberinde getirir. Çünkü metni üreten merciin, çokanlamlı kelimelere hangi anlamı yüklediğini bir öngörü olarak her zaman bilme imkânına sahip olmayabiliriz. Bu durumda, kelimelerin hangi anlamlara delâlet eder bir şekilde kullanılmış olduklarını araştırmak gerekmektedir. Dolayısıyla çokanlamlı kelimelerin diğer anlamlarını da göz önünde bulundurmak ihtiyacı, kendisini hissettirmektedir. Meselâ, Kur’an’da en çok kullanılan kelimelerden birisi olan “küfr” kelimesi, türevleriyle birlikte 525 yerde geçmektedir.[59] Sözlükte, bir şeyi gizlemek, örtmek saklamak, nimeti inkâr etmek ve nankörlük etmek… gibi anlamlara gelen kelime[60], mutlak olarak kullanıldığı zaman, Allah’ın vahdâniyyetini veya Hz. Peygamber’in nübüvvetini ya da O’nun getirdiklerini (yahut bunların her üçünü de birden) inkâr etmek akla gelmektedir. Yani kelimenin İslâmî alanda kazandığı terimsel anlamı ifade etmektedir. Kur’an ortamında geçtiği her yerde kelimenin bu terim anlamını vermek, bazen metni yanlış anlamaya sebep olmaktadır. Örneğin, Firavun’un Hz. Musâ’ya, “…ve sonunda yapacağını da yaptın, artık sen ‘kâfirlerden’ birisin.”[61] âyetinde, terim anlamındaki küfürden değil, nimeti görmezlikten gelme ve ona nankörlük etme anlamındaki küfürden bahsedilmektedir. Çünkü âyetin öncesinde Firavun, kendisinin ona, yani Hz. Mûsâ’ya, geçmişte hangi iyiliklerde bulunduğunu sayıp dökmektedir. Dolayısıyla bu bağlamda kelimenin nankörlük anlamının kullanıldığı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca bir peygamberin terim anlamında kâfir olarak nitelendirilmesi, zaten gerçekle bağdaşmamaktadır.[62]

  1. Kelimenin tek bir kullanımında, tekil olarak içerdiği anlamların tümüne delâlet ettiğini söylemektir. Aslında çokanlamlı kelimenin görevi, kullanıldığı her ortamda anlamlarının tümüne delâlet etmesi değildir; aksine o kelimeyi kullanan kişi, kelimenin anlamlarından sadece bir tanesini kastetmektedir. Kastedilen bu anlam ise, yine o kullanım ortamı içerisindeki karinelere, dâhilî ve hâricî bağlamlara bağlı olarak tespit edilebilir.

Çokanlamlı kelimelerin, kullanım ortamlarında da birden fazla anlama delâlet ettiğini varsaydığımızda, bu durumun anlama problemi oluşturduğu hemen fark edilmektedir. Zira belirli bir kullanım ortamında farklı anlamlara delâlet ettiği kabul edilen bir kelime, tek bir anlama ve maksada delâlet ediyor olmayacağından dolayı, aslında hiçbir anlama delâlet etmiyor demektir. Bir başka ifadeyle, birçok anlama gelen bir sözcük, gerçekte hiçbir anlama gelmemektedir.[63] Kullanım ortamında kelimenin delâlet ettiği düşünülen anlamın sınırları çizilemez ve sonsuz anlamları olduğu söylenirse, herhangi bir akıl yürütmenin mümkün olmayacağı açıktır. “Çünkü tek bir anlam ifade etmemek, hiçbir anlam ifade etmemektir. Kelimelerin hiçbir anlam ifade etmemeleri durumunda da insanın gerek başka insanlarla, gerekse kendi kendisiyle her türlü düşünce alışverişi ortadan kalkar.”[64] Sonuçta, söz söylemenin maksadı olan iletişim etkinliğinin gerçekleşmesi engellenmiş olur.

Dolayısıyla bir kelimenin kullanıldığı dil içerisinde çokanlamlı olması, o kelimenin bir kullanım ortamında (yani aynı yer ve zamanda) birden fazla anlam taşıdığını göstermez. Çünkü bir dilin sözvarlığı içinde önemli bir yer kaplayan çokanlamlı kelimeler, farklı bağlamlar içinde, aynı zamanda cümlenin ve konunun gerektirdiği şekilde, anlamlarından ancak bir tanesini yansıtmak için kullanılır.[65]

Meselâ, Mâide Sûresi’nin altıncı âyetinde geçen ““أو لامستم النساء ibaresi, iki farklı şekilde anlaşılmıştır. Âyette geçen “لمس  ” kelimesinin birisi hakîki birisi de mecâzî olmak üzere iki anlamı vardır. Hanefî mezhebi bu ifadeyi mecâzî anlamda, “kadınlarla cinsel ilişkide bulunmak” olarak anlamaktadır. Buna karşılık İmâm Şâfiî de (r.a.), âyette geçen “لمس  ” kelimesinin hakîkî anlamını alarak, “mücerret olarak kadınlara dokunmak” olarak anlamaktadır.[66]

Görüldüğü üzere burada kelimenin hakîkî ve mecâzî kullanımlarından hangisinin gerçekleştiği ile ilgili ihtilaf söz konusudur. Şayet burada kelimenin her iki anlamının da gerçekleştiğini söylersek, bu durumda aynı âyette her iki mânânın da murad edildiğini söylemiş oluruz ki, bu mümkün değildir. Çünkü âyetten cinsel ilişkinin anlaşılması halinde, diğer mânâ fiilen ve hükmen iptal edilmek zorundadır. Yoksa âyetin pratik hayata yansıması aşamasında, giderilmesi mümkün olmayan sorunlar ortaya çıkar.

  1. Çokanlamlı kelimeleri anlamlandırma aşamasında karşılaşılan bir diğer sorun da, kelimenin içinde kullanıldığı ortam ve bağlamı göz ardı ederek delâlet ettiği anlamlardan herhangi birisini, yorumcunun isteği doğrultusunda, ona yüklemektir. Anlam tayinindeki bu keyfiliğin, mezhep taassubu, kendi fikrini destekleme, konjonktür vb. birçok sebebi bulunmaktadır.

Bir kişinin,  kelimenin anlamlarından birisini tercih etmesi durumunda, mutlaka o sözü söyleyen kişinin maksadının ne olduğunu araştırması gerekmektedir.  İşte bu aşamada, sözü söyleyen kişinin o sözden neyi murad ettiğini doğrulatmak mümkün ise, direkt olarak ona müracaat edilir. Ancak bunun mümkün olmadığı durumlarda yapılacak tek şey, sözün bağlamını tespit etmektir. Zira böyle bir kelimenin anlamı ancak dil içindeki kullanımıyla belirlenebilir. Bir başka ifadeyle anlam, ancak kullanım ortamında kendisini ele vermektedir.[67] Ancak, kelimenin çokanlamlı oluşu bahane edilerek, yorumcunun, söz konusu kelimenin delâlet ettiği anlamlardan istediği herhangi birisini tercih etmesi ve bunun sonucunda da ilgili âyeti anlam(landırm)ası, âyeti tefsir etmek anlamına gelmemektedir. Aksine bu faaliyet, yorumcunun kendi istediği anlamı metne yüklemesi ve onu kendi isteği doğrultusunda konuşturmak istemesinden kaynaklanmaktadır

Kur’an âyetlerini anlama ve yorumlama sürecinde görülen bu tür eğilimler, dilin (özellikle de çokanlamlı kelimelerin) insana bahşettiği imkânları, karşılıklı iletişim ve anlaşmanın temel birimi olan cümle ve söylem bağlamından kopararak kendi isteği doğrultusunda kullanmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu davranış tarzının en ilgi çekici örneklerinden birisini, Nîsâ Sûresi’nin 34. âyeti bağlamında, “ و إضربوهن” ifadesindeki “darb /dövme” kelimesine yüklenen farklı anlamlarda görmekteyiz. Söz konusu bu âyetin üzerinde konuştuğu sorunsal alan, karı-koca ilişkileridir. Zirâ âyette, erkeklerin, kendilerine nüşûz içerisinde olan eşlerini te’dib için başvuracakları üç aşamalı bir süreç söz konusu edilmektedir. İşte bu bağlamda, te’dib için başvurulacak yollardan ilk ikisi hedeflenen amacı gerçekleştirememişse, bu durumda üçüncü ve son olarak “kocanın karısını dövmesi (darp etmesi)”nden söz edilmektedir.

Kadın haklarının olabildiğince yaygın olarak tartışıldığı, kadın-erkek, karı-koca ilişkilerinin farklı bir düzlemde algılandığı günümüz toplumunda, söz konusu âyette geçen “ ضرب   ”kelimesine “dövme” anlamının verilmesini uygun görmeyen bir kısım günümüz Kur’ân yorumcuları, bu bağlamda kelimeye farklı anlamlar yüklemektedirler[68]

Fakat modern zamanlardaki Kur’an yorumcularının bu kelimeye, söz konusu bu âyet bağlamında şu anlamları verdiklerini görmekteyiz: “onları (evden) çıkarın”[69], “onlarla (cinsel) ilişki kurun”[70], “cezâlandırın”[71] ve “terk edin…”[72] “Darb” kelimesine geçmişte yüklenen “dövmek /vurmak” anlamıyla, günümüzde yüklenen bu anlamlar karşılaştırıldığında, “âyetin şiddet unsurundan ve erkek egemen söylemden arındırılmak istendiği fark edilmektedir”.[73]

Çokanlamlı bir kelimeyi ve onun içinde geçtiği cümleyi anlama ve anlamlandırma aşamasında, elbette ki kelimenin anlamlarından birini seçme salâhiyeti vardır. Ancak bu seçim, keyfi olmamalı; aksine bir delile dayandırılmalı ve gerekçelendirilmelidir. Tercih edilen anlam, kelimenin içinde geçtiği cümlenin bağlamına uygun olmalı; gerek cümlenin dilsel bağlamına, gerekse konusal, tarihsel, vb. bağlamlarına uygunluk arz etmelidir.[74]

Oysa söz konusu âyet bağlamında kelimeye yeni anlamlar yükleyenler, ilgili âyete yüklenen geleneksel anlamın, dilbilim, anlambilim, sözdizimi, tarihsel bağlam ve Kur’an’ın fikrî bütünlüğü gibi ölçütlerden biri veya birkaçı açısından uygunsuzluğunu ortaya koymadıkları gibi; bu kelimeye yükledikleri yeni anlamı, kelimenin lügatlerdeki farklı anlamları arasında, hangi ölçüte başvurulduğu belli olmayan bir seçim yapmak dışında, herhangi bir bilimsel temele dayandırma ihtiyacı da hissetmemiş görünmektedirler.[75]

Böylesi bir keyfi tercih, kelimeyi /cümleyi anlamak ya da anlamlandırmak değil, yorumcunun isteği doğrultusunda metni konuşturmak ve istediği şeyleri ona söyletmektir. Oysa bir kelimenin çokanlamlı oluşu ya da sözcüksel olarak birden fazla anlama delâlet etmesi ihtimali, ona, delâlet ettiğini düşündüğümüz anlamlardan istediğimiz herhangi bir tanesini yükleme salâhiyetini vermemektedir.

  1. Arapça kelimeyi/kavramı olduğu gibi Türkçeye aktarmak. Oysa Türkçeye olduğu gibi aktarılan kelime, Arapçada ifade ettiği anlamların tamamını ifade etmediği gibi, ya anlam daralmasına veya anlam genişlemesine ya da anlam değişmesine maruz kaldığı için, âyette anlattığı delalet ettiği anlama, çeviri ve mealde delalet etmemektedir. Meselâ fitne, nikâh, fâsık vb.

Meselâ Bakara Sûresi’nin 191 ve 193. âyetlerinde peş peşe kullanılan fitne kelimesinin hangi anlama delâlet ettiği ile ilgili olarak müfessirlerin ihtilafa düştükleri görülmektedir. Bu âyetler, genel olarak, mü’minlerle dönemin müşrikleri arasındaki sosyal olaylardan ve bu arada da savaştan bahsetmektedir; “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları (sürgün ettikleri) yerden siz de onları çıkarın (sürgün edin). (وَالْفِتْنَةُ أَشَدُّ مِنَ الْقَتْلِ)İnanca yönelik zulüm ve baskı (fitne), ölümden beterdir. (…) (وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ لِلّهِ)İnanca yönelik zulüm ve baskı kalmayıncaya (fitne tamamen yok edilinceye) ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse, zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.”[76]

Bu iki âyette geçen fitne kelimesini bir kısım müfessirler, “şirk” olarak açıklamışlardır. Verilen bu anlama göre, âyetler şu şekilde anlamlandırılmalıdır: “Şirk, adam öldürmekten daha kötüdür. (…) Şirk tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla (müşriklerle) savaşın.” Âyetlere yüklenen bu anlama göre de, Allah Müslümanlara, bütün müşrikler Müslüman oluncaya ve şirk de tamamen ortadan kalkıncaya kadar onlarla sürekli savaşmalarını emretmektedir.[77]

Oysa bu âyetlerin konusal bağlamının, söz konusu bu anlamı doğrulayıcı ve destekleyici nitelikte olmadığı görülmektedir. “Çünkü âyetler Müslümanlara, kendilerine savaş açanlara karşı savaşmalarını, hiçbir şekilde haksızlık etmemelerini, haram ay’da ya da Mescid-i Haram mıntıkasında savaşa girişmemelerini, ama bir şekilde saldırıya uğrayacak olurlarsa, kendilerinin de saldırıya misliyle ve aynı ortamda karşılık vermelerini ve kesinlikle bu sınırı aşmamalarını emretmektedir. Diğer bir ifadeyle bu âyetlerde, düşmanın Müslümanlığı kabul edinceye kadar savaşı sürdürmeye ilişkin bir direktif yer almamaktadır.”[78]

Konusal ve tarihsel bağlamlar göz önüne alındığında bu kelimenin söz konusu âyetlerdeki anlamının, baskı, işkence ve zulüm olduğu dile getirilmektedir.[79] Örneğin Zemahşerî, ilgili âyeti yorumlarken şöyle demektedir: “İnsana yapılan baskı ve işkence, onun için ölümden daha beterdir. Bazı hikmet sahibi kimseler ‘ölümden beter olan nedir?’ sorusunu, ‘ölümün istendiği şeydir’ diye cevaplamışlardır.”[80]

Kelimeye bu anlamın verilmesi durumunda, bu âyeti şöyle anlamak mümkündür: Her türlü baskı, işkence ve zulmü kaldırıp,“Allah’ın dinine davet özgürlüğünü ve bu davete icabet edenlerin can güvenliğini elde edinceye kadar onlarla savaşın.”[81] Ayrıca bir sonraki âyette geçen, “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür” ifadesi de bu bağlamda anlaşıldığında şu anlamı ifade etmektedir: “Müslümanları dinlerinden döndürmeye zorlamak, adam öldürmekten ve savaşmaktan daha ağır bir suçtur. Zira bu savaş sebeplerinin başında gelir.”[82]

Arapça’dan Türkçe’ye geçen bu kelime, anlam daralmasına uğrayarak geçmiştir. Çünkü bu kelimenin Arapça’daki anlamlarından olan, “imtihan” anlamı ile “insanlara düşünce ve inançlarından dolayı yapılan baskı ve işkence” anlamı Türkçemizde bulunmamaktadır. Dolayısıyla Kur’an’da bu kelimenin, geçtiği bütün yerlerdeki anlamının ne olduğunu tam olarak tespit etmeden, kelimeyi olduğu gibi bırakıp tercüme etmek, (yani Arapça’daki fitne kelimesini Türkçe’ye olduğu gibi aktarmak), ilgili âyetlerin yanlış anlaşılmasına neden olabilmektedir.[83] Çünkü dilimizde bu kelimenin anlamı sadece “kargaşa ve karışıklıktır.”[84] Ama buna rağmen birçok mealde özellikle Bakara Sûresi’ndeki bu iki âyette kelimenin orijinal halinin korunduğunu görmekteyiz.[85]

  1. Çokanlamlı kelimeyi tercüme ederken kelimenin çokanlamlı/zıtanlamlı olması (veya sözlüklerde başka anlamlara da delalet etmesi) gerekçe gösterilerek iki anlam birden aynı anda verilmektedir. Yani tercih yapılmadan iki zıt anlamı da aynı anda vermek de bir çeviri sorunudur. Zira burada her ne kadar dil ve kelimenin çokanlamlılık/zıtanlamlılık özelliği göz önünde bulunduruluyorsa da, bu sözü söyleyenlerin maksadı göz önünde bulundurulmadan anlam verilebilmektedir. Meselâ Nisa Sûresi’nin 4/46. âyetindeki “سَمِعْنَا وَعَصَيْْنَا” ifadesini; “işittik ve sarıldık/reddettik” şeklinde tercüme edilmesi,[86] aslında okuyucuya tercih imkânı vermeyi sağlasa da, meal yazarının kafa karışıklığını ortaya koyması bakımından da önem arz etmektedir.

Sonuç ve Değerlendirme:

Cümle içerisinde kullanılmadan önce birden fazla anlama delalet kelimelerin anlamlarını tespit ve tayinde şu sırasıyla şu hususların gözetilmesi gerekmektedir: Dil ve Bağlam. Bu iki ilkeden hareketle âyetin/ifadenin “maksadını” anlamaya çalışmak gerekmektedir. Yani bütün çaba “maksad”ı belirlemeye çalışmak olmalıdır.

Bir kelimenin anlamını tayinde, o dilde kullanılan anlamlarından herhangi birisini tercih etmek için, kullanıldığı cümlenin iç ve dış bağlamlarına dikkat etmek gerekmektedir. Sözleri bağlamlarından koparmak, aslında bir tür tahriftir.[87] Zira bir metni anlamak demek, sadece o metni oluşturan kelimelerin hangi anlamlara geldiğini anlamak demek değildir. Bunun yanında metnin, içerisinde varolduğu ortama, yani bağlama, müracaat etmek de metni anlamak için zorunlu hale gelmektedir. Çünkü herhangi bir metin, bir bağlama sahip olmaksızın varolamaz; zira bağlam, dilin ve metnin varlık kazandığı zemindir. Dil de metin de bir bağlam içerisinde var olur.[88]

Neticede dil-bağlam ve maksat üçlüsünü birlikte göz önünde bulundurduğumuzda kendimizi yanlış anlama ve ifade etmeden, keyfi tercih ve tutumlardan ve de yaşadığımız hayatın/ortamın bizlere dikte ettiği bazı anlam ve yorumlardan kendimizi koruyabilir, doğruya (ya da doğruya en yakın olana) yol alabiliriz.

Bir de bu kelime ve kavramları başka bir dilde ifade ettiğimizi düşündüğümüzde, literal bir tercümeden sakınmalı ve şayet Kur’ân’daki kavramı aynen bırakacaksak, Türkçe’de o kavramın hangi anlamlara geldiğini; asli metinde anlama yönelik konumunu koruyup korumadığını iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Aksi halde cümle ve ifadenin tercümesi; başka bir ifadeyle “doğru bir anlam aktarımı” gerçekleşmediği gibi, yanlış ve hatta hatalı anlamalara da kapı aralayabilir.

Son olarak mealler, taşıdığı isme riayet etmelidir. Kanaatimce literal tercüme meal olma iddiasından uzaktır. “Tefsirî tercüme”ye tekabül eden günümüz “meal-tefsir”, “gerekçeli meal” ve maksada yönelik açıklamaları barındıran “kısa/özlü tefsir” çalışmalarına ağırlık verilmelidir.

Şahin GÜVEN29

[1] Bkz: Bakara, 2/253; Nisâ, 4/164; Şûrâ, 42/51.

[2] Farklı dil tanımları için bkz: Muharrem Ergin; Türk Dil Bilgisi, İstanbul 1977, s. 1; Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 55; Aksan; Anlambilim, s. 13; Özcan Başkan; Bildirişim İnsan Dili ve Ötesi, İstanbul 1988,  s. 205; Dilaçar; Dil, Diller ve Dilcilik, s. 5.

[3]  Bkz: Izutsu; Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 174.

[4]  İbrâhim, 14/4. Bu durum, Nahl Sûresi’nde de şöyle ifade edilmektedir: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Zikr’i/Kur’an’ı indirdik.” (Nahl, 16/44.)

[5]  Bkz: M. Zeki Duman; Vahiy Gerçeği, Ankara 1997, s. 82.

[6]  Bkz: Dücane Cündioğlu; Kur’an Çevirilerinin Dünyası,  İstanbul 1999, s. 58-59. (Ayrıca bkz: Mehmet Paçacı; T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, “Kur’an: Açıklanması ve Yorumlanması Maddesi”, C. XXVI, s. 398, Ankara 2002.)

[7]  Cündioğlu; Kur’an Çevirilerinin Dünyası, s. 59.

[8]  el-Hûlî; Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, s.  85

[9]  el-Hûlî; a.g.e., s.  85-86.

[10]  el-Hûlî; a.g.e., s. 86.

[11] Bkz: Guiruad; Anlambilim, s. 42; Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 536-537; Vardar; Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, s. 127; Kocaman; Dilbilimsel Anlambilim, s. 93-94; Koç; Dilbilgisi Terimleri, s. 30. Burada şu hususu hatırlatmakta fayda görüyoruz: Anlam değişmelerine ilişkin sınıflandırmaların ilk çağlara kadar uzanan bir yönü vardır. Ancak biz burada dilbilimin oluşmasından sonraki dönemde gerçekleştirilen sınıflandırmaları ele almaktayız.

[12]  Anlamın değer yönünü dikkate alan kimi anlambilimciler de, kelimenin bir önceki anlamından bir sonraki anlamına geçişte, iyiye ya da kötüye gidiş bakımından, bir ayırım yapmışlardır. Buna göre, değer bakımından anlam değişmeleri şu iki türde olabilir: “Anlam iyileşmesi ve anlam kötüleşmesi.” Anlam iyileşmesi, bir sözcüğün eskisine göre daha iyi bir anlam taşır duruma gelmesidir. Aksan’ın, anlam iyileşmesine verdiği en ilginç örneklerden biri, Türkçeye de geçmiş olan ve ordudaki en yüksek rütbeyi gösteren mareşal kelimesidir. Köken itibariyle Latince mariscalcus’tan gelerek çeşitli Batı dillerine geçen (Fr. Maréchal, Alm. Marschall, İng. Marshal) ve ‘at bakıcısı, nalbant’ anlamındaki bu kelimenin başka dillere geçerken uğradığı anlamsal değişiklikte değersel açıdan bir iyileşme görülmektedir. (Bkz: Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 539; Aksan; Anlambilim, s. 90–91; Koç; Dilbilgisi Terimleri, s. 30–31; Orhan Hançerlioğlu; Felsefe Sözlüğü, İstanbul 1996, s. 15.) Anlam kötüleşmesi ise, bir sözcüğün eskisine göre daha kötü bir anlam taşır duruma gelmesidir. Örneğin önceleri ‘yabancı, misafir’ anlamına gelen Latince hostis sözcüğü zamanla ‘düşman’ anlamına gelmeye başlamıştır. Bu gelişmede, Romalıların yabancılar ve komşularıyla uzun süren savaşları rol oynamış olmalıdır. (Bkz: Aksan, Her Yönüyle Dil, s. 540; Aksan, Anlambilim, s. 92.) Önceleri cömert anlamına gelen eli uzun ifadesinin zamanla hırsızlık yapan kimseyi anlatmak için kullanılır duruma gelmesi, bu ifadenin değersel açıdan iyiden kötüye doğru yol aldığını göstermektedir. Osmanlılar döneminde Türkçeden Arapçaya geçen efendi unvanı, önemli ve yüksek makam sahibi kimseler için kullanılırken zamanla kelime bu anlamından uzaklaşarak hizmetçi ve kapıcılar için kullanılır duruma gelmiştir. (Bkz: Enis; Delâletü’l-Elfâz, s. 140; Ömer; İlmü’d-Delâle, s. 249.)

[13]  Bkz: Guiruad; Anlambilim, s. 42-43; Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 536-537; Vardar; Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, s. 127; Kocaman; Dilbilimsel Anlambilim, s. 93-94.

[14]  Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 538; Aksan; Anlambilim, s. 90; Ömer; İlmü’d-Delâle, s. 243.

[15]  Cevherî; Sıhâh, C. IV, s. 1560; İbn Manzûr; Lisân, C. III, s. 694; Fîrûzâbâdî; Besâir, C. III, s. 296.

[16] Küçükkalay; Kur’an Dili Arapça, s. 163; H. Mehmet Soysaldı; Kur’an Semantiği Açısından İnançla İlgili Temel Kavramlar, İzmir 1997, s. 84-86.

[17] Bkz: Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 537; Aksan; Anlambilim, s. 90; Koç; Dilbilgisi Terimleri, s. 30; Ömer; İlmü’d-Delâle, s. 245; Enis;  Delâletü’l-Elfâz, s. 152. Anlam genişlemesi yerine anlam genelleşmesi ifadesini kullanmayı tercih eden kimi düşünürler, anlam daralması yerine de anlam özelleşmesi, anlam sınırlaması  ya da anlam tahsisi olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz kavramları kullanmaktadırlar. (Bkz: Aksan, Her Yönüyle Dil, s. 537; Aksan, Anlambilim, s. 90.)

[18]  Bkz: Muhammed Hâmid el-Gazâlî; İhyâu Ulûmi’d-Dîn, (Çev: Ahmet Serdaroğlu), İstanbul 1989, C. I, s. 83.

[19]  Tevbe, 9/122.

[20]  Gazâlî; a.g.e., C. I, s. 83-84. Ayrıca Gazâlî, A’râf Sûresi’nin 179. âyetinde geçen, “Onların kalpleri vardır fakat o kalplerle anlamazlar” ifadesindeki fıkh kelimesinin anlamının “fetvâları anlamazlar” anlamında değil, îmânın ne demek olduğunu anlamazlar anlamında kullanıldığına atıfta bulunmaktadır. (Bkz: Gazâlî; a.g.e., C. I, s. 84.) Görüldüğü üzere Gazâlî, ‘fıkh’ın ‘hukuk’laşarak  büyük ölçüde nasıl dünyevîleştiğini anlatmaya çalışmaktadır. Aynı şekilde, İmâm Âzam Ebû Hanife’nin “Fıkhu’l-Ekber” isimli eserinin içeriği incelendiğinde, onun da ‘fıkh’ı böyle anladığı görülmektedir. Çünkü kitabın içeriği, fetvâları değil imân ile ilgili meseleleri ele almaktadır.

[21]  Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 538; Koç; Dilbilgisi Terimleri, s. 31; Ömer; İlmü’d-Delâle, s. 247.

[22]  Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 538; Koç; Dilbilgisi Terimleri, s. 31; Ömer; İlmü’d-Delâle, s. 247.

[23]  Izutsu; Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 18-20; H. Mehmet Soysaldı; Kur’an’ı Doğru Anlamada Semantik Metodun Önemi, (Kur’an ve Dil –Dilbilim ve Hermenötik- Sempozyumunda sunulan tebliğ), Van 2001, s. 40; H. Mehmet Soysaldı; Kur’an’ı Anlama Metodolojisi, Ankara 2001, s. 32.

[24]  Bkz: Suyûtî; el-Müzhir, C. I, s. 37 ve 406; Guiraud; Göstergebilim, s. 44; Uygur; Dilin Gücü, s. 85; Aksan; Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, s. 78. Ancak bu durum her zaman zorunlu değildir. Örneğin, bir cümlenin karşı tarafa iletilmesindeki amaç onu oyalamak ve böylece zaman kazanmak ise, böyle bir durumda çokanlamlılık ve hatta muğlaklık, aranan bir nitelik haline gelebilir.

[25] Ayrıntılı bilgi ve değerlendirmeler için bkz: Güven, Çokanlamlılık Sorunu, s. 110-132.

[26]  Bkz:Aksan; Anlambilim, s. 60; Kıran;  Dilbilime Giriş, s. 244-245.

[27]  Bkz: Cevizci; Felsefe Sözlüğü, s. 193; Palmer; Semantik,  s. 82; Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 513; Vardar; Dilbilim Terimleri Sözlüğü, s. 52; Uğur; Anlambilim, s. 40.

[28]  Aksan; Türkçenin Sözvarlığı, s. 66-67.

[29]  Hatta bazı tefsir usulü yazarları da “el-Vucûh ve’n-Nezâir” ismi yerine “Lafz-ı Müşterek” ismini tercih etmişlerdir. Örneğin Suyûtî, İtkan’da konuyu “fî Ma’rifeti’l-Vucûh ve’n-Nezâir” başlığı altında incelerken, “et-Tahbîr fî İlmi’t-Tefsîr” isimli eserinde “el-Müşterek” ve yine aynı konuyu işleyen müstakil eserinde ise şu ismi tercih etmiştir: “Mu’terekü’l-Akrân fî Müştereki’l-Kur’an.” Ayrıca Kur’an’daki çokanlamlılık olgusunu inceleyen son dönem çalışmalarında “el-Müşterâkü’l-Lafzî “المشترك  اللفظي  , “el-İştirâkü’l-Lafzî/ الإشتراك اللفظي vb.  ifadelerin kullanılmakta olduğunu da görmekteyiz. (Bkz: Muhammed Nureddin el-Müneccid; el-İştirâkü’l-Lafzî fî’l-Kur’ani’l-Kerîm, Beyrut 1998; Muhammed b. Ahmed Said el-Umarî; el-Müşterakü’l-Lafzî Beyne Mefhûmi’l-Lüğaviyyîn ve Vâkıı’l-İsti’mâli’l-Arabî, Mekke 1988.)

[30]  Cevizci; Felsefe Sözlüğü, s. 318; Ayrıca bkz. Altınörs, Atakan; Dil Felsefesi Sözlüğü, İstanbul 2000, s. 30; Büyük Laorusse Sözlük ve Ansiklopedisi, (Yayın Kurulu, Oya Adalı, Nilgün Akar, Bedia Akarsu ve diğrl.), İstanbul 1986,  C. VIII, s. 3837;  Kıran; Dilbilime Giriş, s. 243.

[31]  Bkz: Vardar; Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, s. 138-139; Koç; Dilbilgisi Terimleri, s. 107.

[32] Ayrıntılı bilgi için bkz: Güven, Çokanlamlılık Sorunu, s. 103-109.

[33]  Bkz: Hassân; el-Lugatu’l-Arabiyye, s. 323 vd.

[34]  Bayrav; Yapısal Dilbilimi, s. 78.

[35]  Bkz: Cevizci; Felsefe Sözlüğü, s. 913-914. Yapısalcılık ise, dilbilimde, dilin en iyi şekilde, morfoloji ve fonoloji bakımından indirgenemez olan yapısal birimler aracılığıyla açıklanabileceğini savunan görüşün adıdır. Geleneksel dilbilim, yapının varlığını benimsemekle birlikte, daima tekil öğeler üzerinde durmuştur. De Saussure’ün açtığı yolu izleyen dilbilimse, her öğenin yapı içinde bir işlevi bulunduğunu varsayarak öğeden yapıya ulaşmaya çalışmaktadır. Bu anlayış, “her öğeyi kendi başına ele alarak ‘neden’ini daha eski bir durumda aramak yerine, onu eş-zamanlı (eşsüremli) bir yapının parçası olarak görür. Çünkü, de Saussure’den itibaren, bilindiği gibi dil, “hiçbir şeyin kendi başına doğal bir yetenekle anlam taşımadığı, her şeyin bütüne göre anlam kazandığı bir dizgedir; dolayısıyla parçaların ‘anlam’ ya da işlevini dilin yapısı belirler. (Bkz: Tahsin; Yapısalcılık, s. 29. Yapısalcılık ve özellikle Amerikan yapısalcılığı ile ilgili geniş bilgi için bkz: Rifat; Dilbilim ve Göstergebilimin Çağdaş Kuramları, s. 40-47; Kıran; Dilbilim Akımları, s. 175-177.)

[36]  Şimşek; Arap Dilinde Çokanlamlılık, s. 317.

[37]  “Polis tutuklaması yasa dışıydı” cümlesinde, düşünsel yapıda ayrı ayrı görüntüleri olan iki kesinkes değişik mesajın, değişik dönüşümler sonucu aynı yüzeysel yapıda olmaları, bir tür çokanlamlılık nedenidir. Buna göre, Polis tutuklaması yasa dışıydı. (tek yüzeysel yapı); a-) [(Polis kimi insanları tutukluyordu) yasa dışıydı.] (ilk düşünsel yapı) ve b-)[(Kimi insanlar polisleri tutukluyordu) yasa dışıydı.] (ikinci düşünsel yapı) olarak anlaşılabilmektedir. Sonuçta çokanlamlı cümlelerin en az iki ayrımlı düşünsel yapısı vardır. Dolayısıyla çokanlamlılık, cümlelere özgü bir anlam olayıdır. Ancak cümleler, bir bağlamda sözce olarak kullanıldıklarında çokanlamlılık, genelde son bulur. (Bkz: Sabahat Tura;  Anlam ve Yorum, (Dilbilim ve Dilbilgisi Konuşmaları),  Ankara 1980,  s. 111.)

[38]  Aksan; Anlambilim, s. 139.

[39]  Miller; Ruhbilim İçin Temel Öneriler, s. 154.

[40]  Erkman; Göstergebilime Giriş, s. 29.

[41]  Cürcânî; Delâilü’l-İ’câz, s. 44-45; Cürcânî; Esrâru’l-Belâğa, s. 4.

[42]  Aksan; Anlambilim,  s. 147-148; Rifat; XX. Yüzyılda Dilbilim-I, s. 99.

[43]  Aksan; Anlambilim,  s. 148.

[44]  Doğan; Türkçe Sözlük, s. 276.

[45]  Bkz: Muallim Nâcî; Arap Edebiyatında Deyimler ve Atasözleri –Sânihatü’l-Arab– (Thk. Ömer Ha-kan Özalp), İstanbul 2002, s. 10; Ebuzziyâ Tevfîk; Emsâl-i Arab, [Muallim Nâcî’nin Arap Edebiyatında Deyimler ve Atasözleri –Sânihatü’l-Arab– (Thk. Ömer Hakan Özalp), isimli eserinin eki], İstanbul 2002, s. 397.

[46]  Bkz: Ebû Sa’d; Mu’cemu’t-Terâkîb ve’l-İbârât, s. 11.

[47]  Ateş; Kur’an’ı Kerim ve Yüce Meâli, s. 282.

[48]  Yâsin, 36/18-19.

[49]  Bkz: İbn Manzûr; Lisân,  C. IV, s. 2736.

[50]  Bkz: İbn Manzûr; a.y.

[51]  Bkz: Ferrâ; Meâni’l-Kur’an, C. II, s. 118.

[52]  İsrâ, 17/13-14.

[53]  Bkz: er-Râzî; el-Mahsûl, C. I, s. 360-361; Suyûtî; el-Müzhir, C. I, s. 369; Şevkânî; İrşâdu’l-Fuhûl,  s. 19; âl-i Yâsîn, el-Ezdâd, s. 551-552.

[54]  er-Râzî; el-Mahsûl, C. I, s. 362-363; Şevkânî; İrşâdu’l-Fuhûl,  s. 19; Suyûtî; el-Müzhir, C. I, s. 384.

[55] Geniş bilgi için bkz: Güven, Çokanlamlılık Sorunu, s. 103-109 ve 177-188.

[56] Çokanlamlı kelimelerin Kur’ândaki varlığı ile ilgili farklı görüş ve değerlendirmeler için bkz: Güven, Çokanlamlılık Sorunu, s. 177-188. Ayrıca bkz: Sarmış, İbrahim, Hadisler Kur’ân’la Eşdeğer Midir?, İstanbul-2010, s. 267-269.

[57] Ali b. Ömer Ebû’l-Hasen ed-Dârekutnî el-Bağdâdî; Sünenü Dârekutnî, (Thk: es-Seyyid Abdullah Hâşim Yemânî el-Medenî), Beyrut 1966,  C. IV, s. 144.

[58]  Bkz: Muhammed b. Sa’d b. Menî’ Ebû Abdullah el-Basrî ez-Zührî; et-Tebakâtü’l-Kübrâ, Beyrut Ts., C. II, s. 357; Muhammed b. Ali b. El-Hasen Ebû Abdullah el-Hakîm et-Tirmîzî; Nevâdiru’l-Usûl fî Ehâdîsi’r-Rasûl, (Thk: Abdurrahman Umeyrâ), Beyrut 1992, C. I, s. 136; Ma’mer b. Râşid el-Ezdî; el-Câmi’, (Thk: Habîb el-Â’zamî), Beyrut 1982,  C. XI, s. 255; Ebû Nuaym Ahmed b. Abdullah el-Esbehânî; Hılyetü’l-Evliyâ, Beyrut 1984, C. I, s. 211; Ahmed b. Amr b. Ebî Âsım eş-Şeybânî; Kitâbu’z-Zühd, (Thk: Abdulali Abdulhamîd Hâmid), Kahire 1987,  C. I, s. 134.

[59]  Bkz: Abdulbâkî; Mu’cemü’l-Müfehres, s. 769-778.

[60]  Bkz: Râgıb el-İsfehânî; Müfredât, s. 714-715.

[61]  Şuarâ, 26/19. Bu ayetin bazı meallerdeki tercümesi şöyledir:

Sonunda o ağır suçu işledin. Sen o sırada bir kafirdin.” Fizilâl Tercümesi

 “Hem de o yaptığın fi’li yaptın, o halde sen o nankör kâfirlerdensin” Elmalılı Meali

 “Ve sen, yapacağın işi (cinayeti) de işledin; sen kafirlerdensin.” Gültekin Onan

 “Ve sen, yapacağın işi yaptın (cinayet işledin). Ve sen, kâfirlerdensin. İskender Ali Mihr

[62]  Bkz: Albayrak, Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine, s. 48. Aynı kelimenin, Hz. Peygamber’in şu kullanımın-da da terim anlamından başka bir anlama delâlet ettiği görülmektedir; Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bana cehennem gösterildi, bir de ne göreyim, içindekilerin çoğu küfretmiş kadınlar!” (Bunun üzerine denildi ki) “Allah’ı mı inkâr etmişler?”  O (a.s.), “(Hayır!) Kocalarına karşı nankörlük (küfr) etmişler, ihsan’a karşı nankörlük etmişler…” (Bkz: Buhârî, Sahih, Hadis No: 29’dan naklen Izutsu; Kur’an’da. Allah ve İnsan, s. 171-172.)

[63]  Bkz: Cündioğlu; Kur’an’ı Anlamanın Anlamı, s. 36.

[64]  Aristoteles; Metafizik, (Çev: Ahmet Arslan), İzmir 1985, C. I, s. 209-210.

[65]  Bkz: Aksan; Her Yönüyle Dil, s. 513.

[66]  Bkz: Zuhaylî; a.g.e., C. I, s. 196-197.

[67]  Bkz: Aksan; Anlambilim, s. 75; Ömer; Ilmu’d-Delâle, s., 68-69. Ayrıntılı  bilgi için çalışmamızın, “Kur’an’da Çokanlamlı Kelimelerin Anlamlarının Tayininde Bağlamın Rolü” başlıklı bölümüne bakılabilir.

[68] Bkz: Ömer Özsoy; Çağdaş Kur’an(lar) Üretimi Üzerine –‘Karı Dövme’ Olgusu Bağlamında 4. Nîsâ, 34 Örneği-, İslâmiyât V, Ankara 2002, s. 116 vd., ss. 111-124; Dücane Cündioğlu; Kur’an’ı Anlamanın Anlamı, (I. Kur’ân Haftası Kur’an Sempozyumu), Ankara 1995, s. 186-187, ss. 177-217.  Şu hususu hatırlatmakta fayda görmekteyiz: Bizim bu örneği vermekteki hedefimiz, çokanlamlı olduğu ifade edilen bir kelimenin, kullanım ortamında hangi anlama delâlet ettiğini tespit hususunda, hangi mülâhazalarla olursa olsun, sadece ve sadece keyfî tercihlerin doğurduğu sonuçlar üzerinde durmaktır.

[69]  Bkz: Yaşar Nuri Öztürk; Kur’an’ı Kerîm Meâli, İstanbul 2000. Ayrıntılı bilgi için bkz: Özsoy; Çağdaş Kur’an(lar) Üretimi Üzerine, s. 118-119.

[70]  Hüseyin Atay’ın bu yorumu için bkz: Özsoy; a.g.m., s. 118.

[71]  Osman Nebioğlu; Türkçe Kur’anı Kerîm, s.49-50. Bkz: Özsoy; a.g.m., s. 118.

[72]  Yunus Vehbi Yavuz; Kur’an’da Kadın Hak ve Özgürlüğü, İstanbul 1999, s. 104-105.

[73]  Bkz: Özsoy; a.g.m., s. 120.

[74]  Konu ile ilgili başka verileri de göz önünde bulundurarak, Kur’an’ın bu âyetinde o dönemin tarihsel ve toplumsal ortamında, meselâ bir erkeğin eşi kendisine karşı dik başlılık (nüşûz) sergilediğinde, ilk tedbir olarak dayağa başvuran adamlara hitap ettiğini ve onlara daha farklı yolları önerdiğini söylemek mümkündür. Ayrıntılı bilgi için bkz: Özsoy; a.g.m., s. 123-124; İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân, s. 157.

[75]  Bkz: Özsoy; a.g.m., s. 121.

[76] Bakara, 2/190-193. Bazı Meallerden örnekler:

Fitne, adam öldürmeden beterdir. Abdulbaki Gölpınarlı

Fitne öldürmekten beterdir. Ali Bulaç

Fitne Katilden beterdir. Çantay

[77]  Bkz: Şevkânî; Fethu’l-Kadîr, C. I, s. 209-210; Derveze; Tefsîru’l-Hadîs, C. V, s. 196.

[78]  Derveze; Tefsîru’l-Hadîs, C. V, s. 196. İzzet Derveze’ye göre bu kelimenin, Kur’an’da çeşitli anlamlarda kullanılmasına rağmen, açıkça şirk anlamında kullanıldığı ya da şirke delâlet ettiği bir âyet de yoktur. Bkz: Derveze; Tefsîru’l-Hadîs, C. V, s. 197.)

[79]  Bkz: Kurtubî; el-Câmi’, C. III, s. 57; Şevkânî; Fethu’l-Kadîr, C. I, s. 209; Yazır; Hak Dini, C. II, s. 85; Seyyid Kutup; Fi Zılâli’l-Kur’an, Kahire 1982, C. II, s. 57; Mevdûdî; Tefhîm, C. II, s. 155; Keskin; Kur’an’da Fitne Kavramı, s. 75 vd.

[80]  Zemahşerî; el-Keşşâf, C. I, s. 178.

[81]  Derveze; Tefsîru’l-Hadîs, C. V, s. 196-197.

[82]  Derveze; Tefsîru’l-Hadîs, C. V, s. 197.

[83]  Emrullah İşler; Fitne Katilden Beter mi? –Fitne Kelimesi ve Türkçe’ye Çeviri Sorunu-, İslâmiyât, C. II, S. 2, Ankara 1999, s. 140.

[84]  Türkçe Sözlük; TDK, Ankara 1998, C. I, s. 508. Bu kelimenin Türkçeye, neden sadece ‘kargaşa ve karışıklık’ anlamıyla geçmiş olduğuyla ilgili olarak Emrullah İşler şöyle bir gerekçe sunmaktadır. “Bizce bu sorunun cevabı, hadis kitaplarında Kitâbu’l-Fiten başlığı altında, gelecekte olacak bazı olayları bildiren hadislerde ve Hz. Osman döneminde baş göstererek daha sonraki yıllarda artarak devam eden siyasi ve sosyal kargaşalarda aranmalıdır. Çünkü bu tür siyasi ve sosyal kargaşalar, Araplar arasındaki kelimenin daha ziyade Türkçe’ye geçen anlamıyla kullanılmasına neden olmuştur…”  (İşler; Fitne Katilden Beter mi?, s. 140.)

[85] Örnek olarak bkz: Elmalılı Meâli, Bakara, 2/191–193; Ali Bulaç Meâli, Bakara, 2/191–193; Ali Özek, Hayrettin Karaman vd. Meâli, TDV Yayınları, Bakara, 2.191.193; Y. Nuri Öztürk Meâli, Bakara, 2/193.

[86] Bkz: İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’ân, s. 160.

[87] Bkz: Nîsâ 4/46.

[88]  Bkz: Cündioğlu; Anlam’ın Tarihi, s. 17; Palmer; Hermenötik, s. 53 vd.