ANALİZ

KUR’AN’A YAKLAŞIMDA YÖNTEM SORUNU

Yusuf YAVUZYILMAZ

Son zamanlarda sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel temelde ortaya çıkan sorunlara Kur’an temel alınarak çözüm getirilmek istendiğinde meydana çıkan manzara bir hayli düşündürücüdür. Bu tür tartışmalarda genel olarak bir kısmı tartışmacının kişiliğinden, bir kısmı da tartışılan konunun karmaşıklığından kaynaklanan ve konunun anlaşılmasını engelleyen sorunlar ortaya çıkmaktadır. Sosyal sorunlara Kur’an kaynaklı çözüm üretmek, Müslümanlara yol göstermek, çözüm için alternatifler sunmak, Müslüman aydın ve entelektüellerin en önemli görevlerinden biridir. Müslüman aydınlar, kanaat önderleri, alimler problemlere çözüm ararken, kendi nefsi arzularlını tatmin etmek ve şöhret peşinde koşmak gibi süfli duygularla hareket edemezler. Çünkü bunlar sadece kendilerinin değil onlara değer veren ve onları izleyen Müslümanların da sorumluluklarını omuzlarında taşımaktadırlar. Bundan dolayı İslami konularda yürütülen tartışmalarda yöntem sorunu hayati bir önem taşımaktadır.

Bu noktada üzerinde durulması gereken en hayati sorunlardan biri şudur: herhangi bir konuyu Kur’an’a götürerek çözmek isteyen bir kimsenin yaklaşımı ne olmalıdır? Bu sorun günümüz Müslümanlarının en çok tartıştıkları ve belki de en yetersiz kaldıkları konulardan biridir. Öyle ki, bu durum aynı konuyu tartışan iki Müslümanın birbirlerine hakarete varan davranışlarda bulunmalarına kadar varmaktadır. Oysa bir konuda iki Müslüman aydının, birbirinin aynı çözümü üretmeleri elbette beklenmemelidir. Böyle bir durum epistemolojik anlamda dini bilginin doğasına aykırıdır. Beklenen davranış tartışmadan farklı sonuçlar ortaya çıksa bile, ümmetin aynı konuda önüne yararlanacağı meşru iki seçeneğin konmuş olmasıdır. Bu iki seçenek kişilerin içinde bulundukları duruma göre bir açılım yapmalarını sağlayarak onları rahatlatmak amacına dönüktür. Zaten içtihat, alimlerin belirli bir zaman diliminde bir zorlukla karşılaşan Müslüman’a Kur’an ve Sünneti temel alarak, karşılaştığı sorunu çözmek için, giriştikleri zihinsel bir çaba değil midir? Amacı Müslümanların karşılaştıkları sorunları çözmek olan bu çaba, hiçbir yönteme bağlı kalmaksızın yürütülen keyfi bir çalışma değildir.

Kur’an’a yaklaşımda ilk ve en önemli sorunlardan biri, bir sorunu Kur’an bütünlüğü içinde inceleme konusunda gösterilen yetersizlik sorunudur. Tarihte Kaderiye ve Cebriye mezhepleri arasında yaşanan kader konusundaki tartışmalar bu konuda gösterilebilecek en güzel örneklerden biridir. Her iki mezhepte kendi tezlerini meşrulaştırmak için Kur’an’dan ayetleri delil olarak kullanıyorlardı. Ancak vardıkları sonuçlar birbirinin tamamen zıttı durumundadır. Cebriyeciler, “Allah her kimi doğruya erdirmek isterse onun göğsünü İslam’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe çıkarıyormuşçasına daraltır.” ( 6 /125) “ Biz her insanın kaderini boynuna doladık.” (17/13) “O’nun bilgisi dışında hiçbir dişi ne gebe kalır ne de yükünü bırakır. Uzun ömürle yaşayanın ömrünün uzatılması da, ömrünün kısaltılması da ancak bir kitapta (takdir edilmiş) dır.” (35/11) gibi ayetleri temel alarak insan iradesini tamamen inkar ettiler. Doğaldır ki, her şeyin önceden kesin çizgilerle belirlendiği bir ortamda özgürlükten söz etmek imkansızdır.

 

Kaderiler ise “Allah bir kimseye gücünün yetmeyeceğini yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendine, işlediği fenalık yine kendinedir.” (2/286) “Kim Salih bir amelde bulunursa kendisinedir. Kim de kötülük ederse yine kendisinedir. Yoksa Rabbin kullara zulmedici değildir.” (41/46) “Biz ona doğru yolu gösterdik: Ya şükredici veya nankör olur.” (76/3) “dileyen inansın dileyen inkâr etsin” (18/29) gibi ayetleri dikkate alarak tüm fiillerin insana ait olduğunu savundular. Oysa, her iki fırkanın da gözden kaçırılan nokta, bu ayetlerin tümünün aynı kitap içinde bulunuyor olmasıdır. Şurası unutulmamalıdır ki, Allah’ın iradesine vurgu yapan ayetler, insanın kendi nefsinin her şeye hâkim olduğunu sanmasını engellemek içindir. Allah her şeye hakimdir ve hiçbir olay onun iradesi hesaba katılmadan değerlendirilemez. Özgür iradeye vurgu yapan ayetler ise, insana yaptığı fiillerden sorumlu olduğunu hatırlatır. Çünkü Allah hayatı ve ölümü insanı denemek için yaratmıştır ki, bu durum insanın özgür olmasını gerektirir. Nitekim Hz. Âdem cennette yasaklanan eylemi yaptığında, Allah’a “senin taktirin böyleymiş bizim bir sucumuz yok” dememiş, tam tersine, “biz kendimize zulmettik” demiştir. Öyleyse kader olayını yorumlarken ne Allah’ın iradesini sınırlandırabiliriz ne de insanın özgürlüğünü ortadan kaldırabiliriz. Kaldı ki, kader tartışmalarının Emeviler döneminde daha çok tartışıldığını göz önüne alırsak, bu meselenin imani bir mesele olmaktan çok siyasi bir mesele olduğunu kolayca tespit edebiliriz. Bilindiği gibi Kur’an’da kader daha çok ölçü anlamında kullanılırken, Emeviler döneminde insan özgürlüğünü ortadan kaldıracak biçimde yorumlanmıştır. Buradaki esas problem yöneticilerin yaptıklarından sorumlu tutulup tutulmayacağı sorunudur. Emevi yöneticileri “bizim yönetimde bulunmamız Allah’ın kaderi ile olmuştur, dolayısıyla kimsenin Allah’ın kaderine karşı çıkma hakkı yoktur” diyerek, kendilerine yönelik her türlü muhalefeti susturmak istemişlerdir. Böylece Kur’an metnine müdahalede bulunmuşlar, daha sonra ortaya çıkacak ve İslam birliğini tehdit edecek onlarca ayaklanmanın oluşmasına zemin hazırlamışlardır.

 

Rahmetli Muhammed İkbal, bu sorunu engellemek için, çok haklı olarak, karşılaşılan veya çözümlenmesi istenen sorunu Kur’an’ın bütünlüğü içinde ele almak gerektiğini savunmuştur. Sorun ne olursa olsun Kur’an bütünlüğü içinde ele alınmazsa ortaya çıkan sonuç, Kur’an’ın amaçladığı bir sonuç olmayabilir. Türkiye’de İslam üzerinden yürütülen tartışmalardaki en temel sorun da Kur’an’ın bütünlüğünü devre dışı bırakan parçacı anlayıştır. Sonuç bir ilahiyatçının dediği gibi “bana nasıl bir din istediğinizi söyleyin ben size ona göre bir dini söylem üreteyim” noktasına varmaktadır. Böyle bir yaklaşımı engellemek ancak Kur’an’ı bütünsel bir anlayışla incelemekle mümkündür. Herhangi bir ayeti Kur’an ve sünnet bütünlüğünden kopararak yorumlamak farklı sonuçlara gitme tehlikesini daima barındırır. Nitekim Türkiye’de bu yöntem sıkça kullanılmaktadır. Şöyle bir akıl yürütmeyi düşünelim: Demokratik bir cumhuriyet rejimi, başka rejimlerden daha İslamidir, çünkü bu rejim içinde İslami yönetim tekniklerinden seçimi barındırır. Görünürde çok masum olan bu yaklaşım içinde büyük bir aldatmacayı da beraberinde taşımaktadır. Zira tek başına seçim bir rejimi İslami rejim haline getirmez çünkü Kur’an’a bakarsak yönetimin en başta gelen temel değeri adalet ilkesidir. Kur’an’ın temel değerleri kabul edilmedikten sonra yönetimin hangi ilkelerle belirlendiği, bir yönetimi İslami bir yönetim yapmaya yeterli değildir.

Kapitalist bir ekonomik modelle örgütlenmiş bir ekonomik sistem içinde İslami sermayeyi tartışmak ne kadar da naif bir yaklaşımdır. Hem ekonominin kurallarını, faiz, serbest piyasa ve rekabet olarak koyacaksınız, insanları buna göre eğiteceksiniz, sonrada bu kurallara göre ekonomide başarılı olan mütedeyyin insanları niye çok kazanıyorsunuz diye suçlayacaksınız. Bu suçlamayı yapabilmek için onlara öncelikle İslami anlayışa göre bir model seçme imkânı vereceksiniz, ondan sonra yaptıklarından sorumlu tutacaksınız. Zaten İslam fıkhının modern zamanlarda yaşadığı temel açmazda buradadır. Bizler gayri İslami ve gayri ahlaki ilkelerin egemen olduğu bir dünyada, İslam’ın hâkim paradigma olduğu dönemde üretilen bir fıkhı tüketmeye çalışıyoruz. İstiyoruz ki, İslam’ın hâkim olmadığı bir dönemde ortaya çıkan sorunlarımızı İslam çözsün. Oysa bunun mümkün olamayacağı çok açıktır. Bu yazılanlardan madem İslam hâkim değil o halde gündelik hayatımızı istediğimiz gibi yönlendirebiliriz, sonucunu çıkarmak için sadece bilgisiz olmak yetmez aynı zamanda da art niyetli olmak gerekir. Ben daha temelli, daha hayati bir soruna dikkat çekmek istediğim için bu satırları yazıyorum.

 

Sorun İslam’ın hâkim olmadığı bir düzenin ortaya çıkardığı sorunların İslam’a fatura edilmesi sorunudur. Müslümanların bu konuda ne kadar mesuliyet sahibi oldukları ise üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. İslamın egemen olmadığı bir düzende, ekonomik ilişkilerinde harama bulaşmamak için gayret sarf eden bir müminle; sistemin boşluklarından yararlanıp her türlü gayri insani davranışı yapan insan aynı kefeye konulmamalıdır.