Toplum faaliyetlerinin hepsine sıdk ve sadakati, vefa ve samimiyeti hayatın özsuyu gibi sunmak gerekir.

Neden? Çünkü dostluk, bağlılık, güven duyma, vefalı olma, sözünde durma, doğruyu söyleme gibi hasletler, kavramlar tedavülden kalktı gibi… İyilik ve onur yok edildi. Toplumsal hayat, yapay bir cinnet içinde.

Sevdiği birisini yalnız Allah rızası için sevme, maddi bir çıkar gözetmeme; sevdiği kişiye karşı içtenlikle davranma ve kendisine iyilikte bulunan kimsenin iyiliğini hiçbir zaman unutmama gibi insana yakışan hasletler, yalnızca insan türünde bulunan bu güzellikler ne yazık ki, o insanı kaybettiğimiz için artık çok zor görebildiğimiz meziyetler oldu.

Her şey çıkara, menfaate bağlandı. Dostluklar, kardeşlikler, sevgiler çıkara, paraya tahvil edildi. Vefanın, dayanışmanın ahitleşmesinin, birlikte adanmanın, birlikte yürümenin, beraber solumanın, paylaşmanın olmadığı bir yerde güzellikten, erdemden, hikmetten bahsedilemez.

Kapitalist egoizme dayalı, benlik, enaniyet, mülkiyet anlayışı, tüm bu İslami değer ve hasletleri hayatımızda bir garnitür mesabesine düşürmüştür.

Sevgi, sadakat, vefa, dostluk duyguları, insanın bilincini açar, ruhunu inceltir, hassas kılar ve insanın benliğini kristalleştirir. Yani insanı, o kaybolan insanı, bilinç ve şuur düzeyinde yeniden anlamlı bir hale getirmiş olur.

Bu yüzyıl insanda en çok ahlâkı, sadakati, vefayı bozdu. Bu bozulmuş insanı yeniden inşa etmek için, kendi öz damarına inmek gerekir. Şeytanın aldattığı çağdaş zihinlerde, sevgi ve sadakat temelini yeniden atmamız için, insan ruhunun kemalini sağlamamız ve samimilik-ihlâs faktörlerini sürekli gündemde tutmamız lazım.

Hayatın temeline, bağlanmayı sevgiyi-ihlâsı koymamız gerekir. İnsani ilişkileri çürüten, yok eden, parçalayan; sevginin, vefanın ve sıdk’ın zedelenmesidir. Öyle ki dün tanıdığınız insanı bugün tanıyamaz oluyorsunuz.

Sevgi, toplumun ruhudur. Sevginin kök anlamlarından biri bağlılığa, biri sebata, diğeri de mütevazılığe işaret eder. Aklın en mükemmel eylemi, Allah için sevmektir. Sadakat ve sevgi, sevenin sevdiklerini sevmeyi, nefret ettiklerinden nefret etmeyi gerektirir. Yüce Allah’ı seven, O’nun seçtiği elçisini, dostlarını ve seçtiklerini de sever. Yüce Allah’ın seçkin kulları demek olan bu kesimi sevmenin şartı da, onların ortaya koydukları yolu kabul edip ruh, düşünce ve bakış açısı olarak izlemek ve onun dışında kalan yollara gönlünü kaptırmaktan sakınmaktır.

Yüce Allah için sevmek, bir kişiyi Yüce Allah’ın emrine bağlı, onu ciddiye alan ve onun ahkâm ve değerleri üzerinde titreyen, daha önemlisi Yüce Allah katında değer verilen sevgili addedildiğinden dolayı sevmektir.

Öz ile sözün, akıl ile vicdanın, ruh ile bedenin ortak paydası sadakattir-hakikattir. Ruh sağlığı esasında, hakikatin iliği olan sadakate bağlı kalmakla mümkündür. Bu sonsuza kadar uzanan insan onuruna yakışan tek süreçtir.

Şartlar uygun olduğunda yaşanacak bir süreç değil, şartlar ne olursa olsun değişmeyecek bir süreç. İnsan zor, tehdit ve baskı altında da olsa ona yakışan sadakattir.

Sadakat-ihlâs, sevgi vefa-takva, şahitlik gibi kavramların her biri İslam insanının karakter çizgilerini yansıtır. Güzelliğin, iyiliğin ve doğruluğun doruk noktalarını gövdesinde bulunduran samimiyet ve ihlâs haritası bir açıdan mü’minin, bir açıdan da İslamlaşmış toplumun ruh haritasıdır.

Tüm iyiliklerin de özünün özü, Allah sevgisi, O’na bağlılık, Allah razılığı, iç içe geçmiş Allah korkusu ve sevgisi dokusudur. Onun da en kesin ve somut belgesi şahitlik derecesidir.

Mü’min, Allah’a öyle bir sadakatle bağlanandır ki, o artık Allah sevgisini yaymanın yorulmaz yolcusudur. Samimiyet ve ihlâsla davanın çilesine talip olmuştur. İslam’ın bu kutlu çilesi, kişiyi saflaştırır ve berraklaştırır. Allah’a iman iddiasında bulunan ve bu iddiasını ispata çalışan mü’minin tek gayesi vardır, o da Allah’tır. Menfaat, şan, şöhret, makam her türlü dünyevi ölçüler hiçbir zaman gayesi ve hedefi olamaz, olmamalıdır. Çünkü şu ilahi mesaj mü’minin hayat anlayışını ve ihlâsını ortaya koyar: “De ki: benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm ancak ve ancak âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum.” (En’am, 162-163).

Hayatımızın her anı ihlâs ve samimiyet şuuruyla dolu olması lazım. İşlediğimiz amellerin ruhu ihlâs olmalıdır.

Yani amel cesetse, onun ruhu ihlâs olmalıdır. Bu gerçeği unutmadan hayata anlam vermeliyiz.

Her insan nefsinin derinliklerinde inceleme ve muhasebe yapmalıdır. Amelin saf ve bereketli olması için elinden gelen tüm çabayı ortaya koyması gerekir. İnsan, ihlâsın zirvesine çıkmak istiyorsa, tüm eylemlerinde, amellerinde kendini Allah’ın huzurunda görmesi gerekir.

Allah’ın sevgisine mazhar olabilmenin yolu da ihlâs temeline dayalı olarak, mü’minlerin birbirlerini sevmeleri ve aynı safta kenetlenmeleridir. Rabbimizin rahmetinin ancak bu şekilde tecelli edeceğini bilmemiz gerekir. Muvahhid mü’min’in bir özelliği de bu olsa gerekir: Yalnız Allah için sevmek.

Bugün mü’minler arasında sadakatten, sevgiden ve ihlâstan gereği gibi söz edemiyoruz ve pratikte de rastlamıyoruz. Bunun sonucu olarak da kardeşlik hukuku işlemiyor. Bilakis kardeşkanı akmaya, kardeş eti yemeye devam ediliyor.

Yani kabil kompleksi diyelim ya da Yusuf’un kardeşlerinin ihaneti diyelim ne olursa olsun bu olumsuzlukların sebebi âyette de belirtildiği gibidir: “Bilakis nefisleriniz size (kötü) bir işi güzel gösterdi.” (Yusuf, 18). Yani sevgi-ihlâs yerine, nefsin ve hevanın, istek ve arzuların, kardeşlerimize karşı ihaneti gerçekleştiriyor. Nefsi hesaplar, beşeri zaaflar, taassup, katı tutum, benmerkezci yaklaşımlar, tahammülsüzlük, fikri bulanıklık, önyargı, suizan, iletişimsizlik, diyalogsuzluk, dünyevileşme, bencillik duyguları sevgiyi, ihlâs ve bağlılığı yok eder. Yerine kin ve düşmanlığı ikame eder. Bunun sonucunda ise-Allah’ın onaylamadığı eylemler kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır, nitekim de çıkmaktadır. Bunun içler acısı örneklerini çağımızda görüyor ve yaşıyoruz.

Sadakatimizi, sevgimizi-ihlâs temeline dayandırıp, aramızda hayata geçiriyor olmamız lazım. “Ancak mü’minler kardeştir” emri uyarınca, Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz ikazı hepimizi yürekten sarsmalı ve bu emrin bedelini ödemeli, gereğini yapmalıyız.

İmani ve ameli zafiyetlerimiz, bağlılığın, sevginin ve ihlâsın gereği gibi olmasını engellemektedir. Bu, insanı sevgisiz, ihlâssız bir yapıya büründürüyor. Yani Allah’a sadakat, Peygamber’e sadakat, aileye sadakat, mü’minlere sadakat; sevgiye, sevmemize, sevindirmemize, ihlâsımıza ve samimiyetimize bağlıdır. Eğer biz imani bir dinçliğe erersek, Allah’ın lütfû tecelli edecektir. Bu noktada âyete kulak verelim: “Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de o gönüllerinizi birleştirmiş ve onun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz.” (Al-i İmran, 103).

“Ve Allah onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin yine onların gönüllerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü Allah azizdir, hakimdir.” (Enfal, 63).

Rabbimiz, sevginin kendi merhametinin bir tecellisi olduğunu bu âyetlerle ortaya koyuyor. Bize düşen görev, çölleşen yüreklerimizi buna hazır hale getirerek, ihlâs ve samimiyetle irademizi bu yönde vefadan, kardeşlikten yana kullanmak ve Allah’ın lütfuna mazhar olmaktır. Tüm bunlar, hürmete layık bir imanla, Allah’a sadakatimiz sonucunda elde edilecek erdem ve iyiliklerdir.

BÜNYAMİN DOĞRUER