Altını ateşle sınarlar, insanı dostlarıyla…

Atı, deveyi, eşeği yularla bağlarlar; yiğidi yârin zülfüyle…

Misk şişesine benzeriz biz: kırılınca râyihamız yedi mahalleyi doldurur.

Bize kötülük etseniz, biz onu iyilik sayarız. Âlemin Padişahı, bizim bu niyetimizi hakikate kalbederek ödüllendirir. Mahza lüftundan, mahza kereminden…

Yani ki sevgili dostum,

Siz bize, isteseniz dahi bir kötülük edemezsiniz. Cahillerin kötülük sandığı da arif katında bir iyiliktir. Müminin ezasına sabretmekte iyilik vardır. Hüsnüzanda iyilik vardır. Sabırda iyilik, afüvde iyilik, vefada iyilik vardır.

Bir mümine gafilâne veya cahilane bir kötülük yapılsa; hakikatte ona on türlü iyilik yapılmış olur. Fikr et!

Uğradığı eziyete tahammül etmesi günahlarına kefaret olur. Şükretmesi rızkını artırır, nimet kapılarını açar.

Kardeş,

Belki bir zanna, belki bir maslahata dayanarak güyâ bana kötülük edersin. Ben seni, sen daha o kötülüğü zihninde tasarlamazdan önce affetmişim. Bilirim ki, başıma gelen, Dost’un bilgisi dışında değildir. İradesi dışında da değildir. Öyleyse buna kötülük demek dahi hakikatte caiz olmaz.

Nevâib-i eyyâmdır… Ardında iyilik mi, kötülük mü olduğunu Dost bilir. Bize dahi iş’ar eder. Şöyle ki: Başa gelen bolluk veya darlık, ikbâl ü idbâr, izzet yahut zillet kulu Pâdişâha yaklaştırırsa işte bu iyiliktir. Ondan uzaklaştırırsa kötülük…

Bil ki: İyi, insanların yararlı sandığı değildir. Kötü de insanların zararlı sandığı değil. Görmez misin: insanlar ölümü kötü sanırlar; oysa şehâdet bir fâninin ulaşabileceği en büyük makam. İnsanlar zenginliği mutlak olarak iyi sayarlar. Oysa hakkı verilemeyen, içinden sâilin ve mahrumun hakkı ödenmeyen servet büyük bir vebal.

Kardeş,

Senin ilmin eksiktir. Benim ilmim de eksiktir. Sen kusurlusun. Ben dahi kusurluyum. Sen noksan ilminle içtihat eder, bir hüküm verirsin. Ben dahi noksan ilmimle içtihat ederim. Sen içtihat eder, bardağın yarısı boştur; diğer yarısı da bu gidişle buharlaşıp uçacak dersin. Biz dahi içtihat eder, bardağın yarısı doludur; Pâdişâhın sonsuz keremi sayesinde yakında tamamen dolacak deriz.

Kardeş,

Bizim lügatimizde kem söze yer yoktur. Bu yüzden, bize ne söylenirse söylensin bizden işitilecek yegane ses güzel bir nağmeden ibarettir. Biz nâye benzeriz. Üflemesini bilmezsen hiçbir şey işitemezsin. Âşığın nefesi ciğerimize dolduğunda ise inlememiz kalpleri ihtizaza getir.

Kardeş,

Pîrimiz Haydar-ı Kerrâr’dır. Habibullah (sav) ona üç kez sordu: “Yâ Ali, biri sana kötülük etse, ona ne ile mukabele edersin?” Her defasında “iyilikle” cevabını aldı. Üçüncüde şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi, siz bu suâli kıyamete dek bana sormaya devam etseniz, her defasında aynı cevabı alacaksınız!” Zaten Hz. Mustafa (sav) bu suâli böyle peşi peşine Ali’ye (ra) sordu ki ümmet-i Muhammed ders alsın, ibret alsın, edep öğrensin! İntehâ.

Kıt’a:

“Mecliste ârif ol kelâmı dinle

El iki söylerse sen de bir söyle

Kemlik edenlere inâyet eyle

İyiliği başa kakıcı olma!” (Karacoğlan)

 

Ey bu manzarayı uzaktan seyredip, şu musahabeye kulak misafiri olan arkadaş, sana da bir çift sözüm var. Atalar ‘ite taş atma, sahibine isabet eder’ demişlerdir. Fehm et!

Beyt:

“Bâğ-ı dehrin hem hazânın, hem bahârın görmüşüz

Biz neşâtın da ğamın da rûzigârın görmüşüz.” (Nâbî)

 

Beyt:

Mehmet de ben’im, Memo da ben’im

Hısıma hasımlık neyime benim?

Derbent, 1996

Mehmet de ben’im, Memo da ben’im

Hısıma hasımlık neyime benim?

Derbent, 1996

Gül Mehmet

lav olup aksa dağlar taşlar

okyanuslar yükselip üstüme yürüse

ölüm doğursa hamileler

ölüm kussa bebeler

her taşın altına bir mayın pusu atsa

kurşun yağdırsa gökten kara bulutlar

elimdeki silah namlusunu bana doğrultsa

 

yalnızca dostluğa uzanır elim

yalnızca kardeşliğe…

gülle atanlara gülle karşılık veririm

sille atanlara gülle

yürürüm şavklı sabahlara gül dererek

gül bahçelerim

gül mehmetler verdikçe

Derbent, 1996

Silah

bir silah istiyorum

namlusu gönülden,

mermisi gülden,

tetikçisi bülbülden…

 

bir silah verin bana

sabah namazından daha erken

 

bir silah icad edin

cehennem çukurunun kenarında

insanlar kavga ederken

aralarına giren

onları birbirine düşüren

her şeyi yok eden

 

bir silah,

ne Çin’den, ne Hind’ten…

Kızının eteğine çamur süren

adama bile iyilik eden,

ciğerini dişleyen katili affeden

yiğitlerin ülkesinden

 

o silahla donatın ordumuzu

bırakın o silah

savunsun yurdumuzu

Derbent, 1 Mayıs 1997

bir silah istiyorum

namlusu gönülden,

mermisi gülden,

tetikçisi bülbülden…

 

bir silah verin bana

sabah namazından daha erken

 

bir silah icad edin

cehennem çukurunun kenarında

insanlar kavga ederken

aralarına giren

onları birbirine düşüren

her şeyi yok eden

 

bir silah,

ne Çin’den, ne Hind’ten…

Kızının eteğine çamur süren

adama bile iyilik eden,

ciğerini dişleyen katili affeden

yiğitlerin ülkesinden

 

o silahla donatın ordumuzu

bırakın o silah

savunsun yurdumuzu

Derbent, 1 Mayıs 1997

Yüreğim dünya

Yüreğim Ortadoğu, yüreğim Afrika

Mağrip’te kardeşlerim ayaklansa

ben de yürürüm

 

Yüreğim Anadolu, yüreğim Asya

Afgan’da bir mücahid vurulsa

ölen ben olurum

 

Bilâlî Müslümanlar birgün kurtulurlarsa

gülerim ben

yüreğim Amerika

 

Ben Azerbaycan’dayım, Karabağ’da

ben Kafkasya’dayım, Ortaasya’dayım, Trakya’da, Bosna’da

dünyanın dört bir yanında

benim kanım akıyor, canım yanıyor

milyonlarca yetimin babası benim

yüzbinlerce evsizin evi kalbim

 

Kürdistan’dan Memo’yu kovarlarsa

Haso’yu vurur, Zeyno’yu ağlatırlarsa

Kapımdan evvel gönlümü açarım

ben evrensel insan Müslümanım

 

Mısır’da bir Müslümanın ayağına

bir diken batsa

ben hasta olurum

gözlerim kan çanağına döner

Tunus’ta kardeşlerimi asarlarsa

uykularım kaçar doğuda yahut batıda

bir Müslüman zulme uğrarsa

yüreğim dünya

Kahire, 1992

Fatih OKUMUŞ

fatihokumus@yahoo.com