Sessizce kalktı yerinden. Meraklı bakışlar arasında toplantı salonundan çıktı. Salonda bulunanlar ne olduğunu anlamamışlardı. Toplantı başkanı Mustafa Bey de şaşırmıştı. Yıllardır yakın dostuydu Abdullah Bey ve onun sebepsiz, fevri hareket etmeyeceğini bilirdi. Kısa bir duraklamanın ardından, toplantı konusuna devam etti:

“Evet, demin de dediğim gibi, bu sene büyük bir külliye inşasına başlıyoruz. Allah’ın izniyle, maddi bir sıkıntı yaşamazsak, altı sene sonra ilk talebelerimizi kabul edebileceğiz. Bu mekânda hedefimiz hem dünya ilmine, hem ahiret ilmine vakıf, kaliteli ve donanımlı din adamları yetiştirmektir. Toplum olarak en büyük sıkıntılarımızdan birisi de budur. Kaliteli din âlimi yetiştiremez olduk. Yenilerde yapılan bir ankete göre toplumun %32’si hiç Kur’an-ı Kerim’le tanışmamış bile, %60’ı yüzünden okuyor ama ne dediğini bilmiyor, %8’i sadece hem okuyor, hem anlamaya çalışıyor. Bu %92’lik büyük çoğunluğun vebali hepimizi boğar sevgili arkadaşlar. Bu nedenledir ki biz, dinini şuurlu bir şekilde bilen hocalar yetiştirecek ve bu hocalarla zincirleme bir oluşum başlatarak ülkenin her köşesine ulaşılmasını sağlayacağız inşallah…”

Sözünün burasında salon kapısı tekrar sessizce açıldı. Abdullah Bey, her zamanki sakin tavırlarıyla Mustafa Bey’e doğru ilerledi, sıcacık bir tebessümle arkadaşının yüzüne baktı, elindeki siyah poşeti masaya bıraktı ve “Rabbim bu hayrımızı kabul edilmiş sadaka-yı cariyeleri arasında eylesin. Siftah bizden, bereketi Allah’tan” diyerek yerine oturdu. Salonda bir kıpırdanma oldu. Mustafa Bey, dolan gözlerle dostuna baktı. Bir şeyler söylemek üzere tam ağzını açmıştı ki en arkalardan doktor Hilmi Bey yerinden kalktı, masaya doğru ilerledi ve yüklüce bir çeki masanın üzerine bıraktı ve “Allah’ın yoluna sarf edilen para, zayi olabilir mi?” dedi ve yerine oturdu. Ardından mimar Akif Bey yerinden kalktı ve “İnşallah bende iç donanımlarını yaptıracağım” dedi. Ön sıralarda oturan Aziz amca, mahcup ama gururlu bir edayla yerinden kalktı ve cebindeki tüm parayı masaya koydu, Mustafa Bey, incitmekten korkarak: “aman Aziz amca, siz zahmet etmeseydiniz keşke” dedi. Aziz amca, o,  insanın ciğerine işleyen yeşil gözleriyle Mustafa Bey’e baktı: “Mustafa oğlum, bakarsın benim yevmiyem hepsinden bereketlidir” dedi. Mustafa Bey, onaylayan bir tebessümle Aziz amcanın,  kürek tutmaktan nasırlaşmış ellerini tuttu ve teşekkür etti.

Toplantı sona ermişti, salonda bulunan herkes yoğun bir şekilde çalışma sözü vererek oradan ayrıldılar. Mustafa Bey, Abdullah Bey’in getirdiği siyah poşetin içine baktığında, gözlerine inanamadı, yüklü bir miktar nakit para ve bir grup altın bilezik vardı. Ne düşüneceğini şaşırmış, bir o kadar da meraklanmıştı. Arkadaşı bu kadar parayı nereden almıştı? Cep telefonundan aradı, telefonu kapalıydı. Yarın konuşuruz artık diyerek evinin yolunu tuttu.

Eve geldiğinde, Kübra Hanım eşini muhabbetle karşıladı. Orta yaşlarının sonlarında olan çiftin çocukları olmamıştı. Bu onları biraz üzdüyse de, fazla sarsmamıştı. Çünkü her ikisinde de ümmetin bütün yetim çocuklarına yetecek kadar sevgi vardı. Kübra Hanım, vaktinin çoğunluğunu bakıma ve eğitime muhtaç çocuklarla geçirir, onların sorunlarından günlerce gözüne uyku girmediği olurdu. Mustafa Bey: “hatun Allah bizim gibi bazı kullarına çocuk vermiyor ki, ümmetin çocuklarının hizmetkârı olsunlar diye. Sen özel hizmetkârısın bu çocukların, elinden geleni yap, takdiri bu çocukların asıl sahiplerine bırak” diyerek teselli ederdi hayat arkadaşını.

Akşam yemeğinin ardından balkonda kahvelerini yudumlarlarken telefon çaldı, arayan Abdullah Bey’in büyük oğlu Mahmut idi. Hüzünlü bir sesle: “Mustafa amca, hastanedeyiz. Babam toplantıdan dönerken bir kaza geçirmiş. Bilmeniz gerektiğini düşündüm”. Mustafa Bey’in, rengi sararmıştı, sükûnetini korumaya çalışarak: “hemen geliyorum oğlum. Hangi hastanedesiniz?” dedi. Hastane bilgilerini aldıktan sonra, eşi Kübra Hanımla birlikte yola çıktılar. Yol boyu ikisi de konuşmadı. Mustafa Bey, şifa istenecek tek makamdan can dostu için şifa istiyordu.

Nihayet hastaneye yetiştiklerinde, Abdullah Bey’in eşi Hacer Hanımı ve çocuklarını hastane koridorunda beklerken buldular. Kübra Hanım ve Hacer Hanım sarılırlarken, Mustafa Bey, Mahmut’tan babasıyla ilgili haberleri aldı. Abdullah Bey, toplantının ardından eve dönmek üzere yola çıkmış, ancak yolda freni patlamış bir kamyonla çarpışmışlar ve kamyon Abdullah Bey’in aracını altına alarak metrelerce sürükledikten sonra elektrik direklerine çarparak durabilmişti. Aracın içinde sıkışmış bir halde iki saat yardım gelmesini bekleyen Abdullah Bey, en sonunda şuurunu kaybetmiş bir halde araçtan çıkarılıp, hastaneye yetiştirilmişti. Doktorlar, iç kanamanın yanı sıra, kollar ve bacaklarda çok sayıda kırık tesbit etmişler ve birkaç operasyon için ameliyata almışlardı. Mahmut, derin bir nefes aldı, boğazına düğümlenen kederi savmak istedi ama gözlerinden akmayı bekleyen konuklara mani olamadı. Mustafa Bey, Mahmut’a sarıldı ve “üzülme oğlum, benim arkadaşım dayanıklıdır, Rabbimin yardımıyla üstesinden gelecektir. Bize şer gibi görüneni, hayra çevirene bolca dua etmek lazım” dedi.

Beş saat süren bir ameliyatın ardından, yoğun bakımda on gün kalmıştı Abdullah Bey. Normal odaya alındığında, bacaklarında ve kollarında alçılar vardı. Solgun yüzü ve feri kaçmış gözlerle etrafına tebessüm ederek bakıyordu. Eşini, çocuklarını ve can dostunu başucunda görmekten mutluydu, lakin konuşmaya henüz takati yoktu. Birkaç gün sonra, solan yüzüne renk gelmeye başlamıştı. Hacer hanımın da yüzü gülüyordu. Bir haftanın sonunda, bir hayli toparlanmıştı. Kırıkların iyileşmesi biraz zaman alacaktı, ama iç organların iyileşme hızı beklenenin çok üzerindeydi. Mustafa Bey, her gün hastaneye gidiyor, onu her geçen gün daha iyi görmekten mutluluk duyuyordu.

Taburcu günü gelip çatmıştı. Mahmut, babasının taburcu işlemlerini yaptırmak üzere odadan çıktı. Abdullah Bey, dostunun yüzüne baktı, sanki bir şey söyleyecek ama söyleyemiyor gibiydi: “yaaa güzel kardeşim, meçhul yarınlarımızda daha bakalım bizi neler bekliyor?” dedi. Mustafa Bey,  kafasını sallayarak onayladı. İkisi de sustular, sessizliği bozan Mustafa Bey oldu:

“Abdullah, toplantı günü bir poşet vermiştin ya, onu istersen geri alabilirsin. Çünkü, yüklü bir meblağ idi, bu dönemde lazım olabilir…” Abdullah Bey, o, insanın içini sımsıcak eden tebessümüyle arkadaşına baktı: “sakın ha” dedi. “böyle bir şey yapmayasın. Kaza geçirdiğimde bir süre hurdaya dönmüş arabada, insanların beni oradan çıkarmasını beklerken, bir yandan da Allah’a hamd ediyordum ki, ona böyle güzel bir emanet vermiş olmaktan dolayı. İnsan ölümünün ne zaman olacağını bilemez. İyi bir iş üzere de ölebilir, kötü bir iş üzere de. Allah bana, eğer ölseydim, iyi bir iş üzere ölmeyi lütfetmiş olacaktı ve bu fikir beni o kadar mutlu etti ki. Sonra tekrar hamd ettim Allah’a ki, zordaydım, dardaydım ama ne eşim, ne çocuklar hiçbir şey değil de, Allah için, bir nebze yaptığım hayrın mutluluğu vardı yüreğimde, bu mutluluk benliğimi o kadar sardı ki, ondan sonra ne acı, ne ızdırap hissettim…”

İki arkadaş da duygulanmıştı, bir müddet sustular. Mustafa Bey: “yalnız, merak ettiğim bir şey var. O kadar parayı, o kadar kısa bir sürede nereden alıp getirdin?” Abdullah Bey, gülümsedi: “sen de tanırsın bizim Ali Bey evini satıyor. Bana teklif etti. Ben de, memleketteki babadan kalma bir zeytinlik vardı, muhtara rica edip onu sattırdım. Hanımında biraz birikmiş altını vardı, hepsini katıp, kiradan kurtulalım diye düşündük. Toplantıdan sonra Ali beyle el sıkışacaktık. Seni dinlerken, ümmet ve ümmetin çocuklarının hali geldi gözümün önüne. Ciğerim yandı. Allah’ın bak dediği yerden bakabilmeyi başarmış bir zat ne diyordu: “mevcut gençlik, terbiyesizse terbiye edilir, terbiyesi eksikse Allahın izniyle ahlak öğretilir, değersizleştirildiyse ne yapacaksın?… Allah deyince, peygamber deyince adamın yüzüne boş bakan bir gençlik, “senin olmazsa olmaz dediğin hayatta neyin var” dediğinde cevap veremeyen bir gençlik var. Tenekeleştirilen gençliği, nasıl altın edersin” bu sözleri hatırladım ve tenekeleşmeden, altınlığının farkına vardırılan bir gencin eğitiminde azıcık bir katkımız olsa, nasıl şahane bir şey olacağını düşündüm.

Belki bu kelebek etkisi, nasıl bir ummana dönüşür, Allah bilir. Böylece, ahiret evlerinden birine talip olmaya karar verdim. Salondan çıkıp hanımı aradım, onunda onayını aldıktan sonra arabadaki parayı sana çıkardım. Mesele bundan ibaret” dedi. Mustafa Bey, arkadaşının, en ufak bir pişmanlık kırıntısı olmayan yüzüne ve gözlerine bakarken, canlı bir menkıbeye şahit olduğunu fark etti.

—-**—-

Yıllar süren, zahmetli çalışmaların, gayretlerin ardından külliyenin açılışı için son çalışmalarda tamamlanmıştı. Mustafa Bey ve arkadaşları, yorgunlardı, yıpranmışlardı, ama bu güne ulaşabilmiş olmanın sevinci her şeyi unutturmuştu. Açılış için bir konuşma yapması rica edilen Mustafa Bey, kürsüye çıktığında heyecandan elleri titriyordu. Kalabalığı nemli gözlerle tararken, Abdullah beye ve hemen yanı başındaki bastonuna takıldı gözleri. Artık duygularını bastıramıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlarla, kâinatın sahibine hamd ve onun en sevgili kuluna salat ve selamın ardından, sözlerine başladı: “bizler bu yola, sadece ve sadece Rabbimize sırtımızı dayayıp çıktık ve o da bize samimi, candan ve sadece ellerini değil yüreklerini de bu yola koymuş, beşerlikten kurtulup insan olmayı gaye edinmiş kullar gönderdi. Öyle adam gibi adamlar çıktı ki karşımıza kendi menkıbelerini yazdılar adeta. Altın bir nesle duyulan hasretle, hayatındaki bütün birikmişini gözünü kırpmadan bu yola koyan gizli kahramanlarla tanıştırdı bu dava bizi. Sayısız gizli kahramanın, sessizce tanıklığını edecektir bu külliyenin her bir taşı. Bizi bu güne yetiren Allah’a (c) hamdüsenalar olsun. Biz gayret ettik, dil ile yaptığımız dualarımızı fiile döktük, bundan sonrasının takdiri onundur.”

Konuşmanın ardından, külliyenin açılışı yapıldı. Ve sonra… Sonra vira Bismillah diyerek kollar sıvandı hayatların inşası için. Bu yeryüzü, şu mavi gökyüzü, şırıl şırıl akan dereler, değişen iklimler ve hasretle bekleyenler, her geçen gün meçhul yarınlardan gelen ayak seslerini duyuyor altın neslin, dinleyin eminim siz de duyacaksınız…

Aşkın TAŞTAN