Modern toplumda yaşayan insanın, bireyciliğin de etkisiyle kendisini kendine yeterli görme (istiğna) eğiliminde olduğu biliniyor. Bu eğilim, kişiyi kendi dışında bir kimseye bağlılık duyma ihtiyacından koparıp uzaklaştırıyor. Diğer bir ifadeyle toplumsal bir varlık olmasına rağmen insan, kendi yalnızlığına gömülüp hayatını sürdürebileceğini sanıyor. Duygusuz, ruhsuz ve tasasız bir yaşantıya razı olan bireyden ve giderek böyle bireylerden oluşan toplumda elbette sadakat beklenemez. Birbirlerine müdarası olmayan bireylerin sahip oldukları değerlere karşılıklı olarak içten bir bağlılıkları da olmaz/olamaz

Çağdaş insanın bir yalnızlık çıkmazı içinde olmadığını söylemek zordur. Çünkü sadakati besleyen gıda damarları kurumuş ve teknolojinin sunduğu ürünlerin verdiği şımarıklık onda bir kibir meydana getirmiş; istiğna ve istisnanın zirvesinde şövalyelik taslıyor. Yazık! O, bu haliyle otomatik çalışan kocaman bir makineye benziyor. Ne ilginç değil mi? İnsanın manevi değer ve ihtiyaçlarının konuşulması ayıp hale gelmiş ve onun hiçbir değere bağlılığının önemi kalmamış bir ortamda; ölüm sonrası cehennemi beklemeye gerek yok. Sanki Yeryüzü Cehennemi kurulmuş… Oysa insanın borcu, görevi ve sorumluluğu hem bu dünya hem öte dünya cennetini kurmaktı. Bütün bunlara rağmen her şey bitmedi, hâlâ nefes alıyor olmamız bir fırsat ve imkândır. Bütün mesele, var gücümüzle imkânları görmek ve gerçeklere sadakatle bağlanmaktır.

Sıdk (sdq) kökünden gelen sadakat; birine içten, samimiyetle, derinden bağlılıktır. Doğruluk, dostluk, sevgi ile vefadır. İyiliği görülen değerli bir insana veya öndere içten ve gerçekten sürekli bağlılık ve itaattir. Yürek doğruluğudur. İhlâsla, sağlam bir imanla ve kendisine güvenilir bir bağlılıktır. Kendini adarcasına bağlılık; kendini ona vakfetmektir. Düşkünlük derecesinde itaatle, hak üzere ve hakiki bir dürüstlükle bağlılıktır. Doğruya bilinçli bağlanma, yani iyilik, güzellik, doğruluk üzerinde istikrarlı olmaktır. Sıdk da doğru olup yalanın zıddıdır. Sözüne bağlı kalarak onu yerine getirmektir. Hem içte gizli tutulan örtülü sözün hem de haber verilen açıktaki sözün birbiriyle mutabık olmasıdır. Asla yalan söylemeyen kişiler ile gerekeni gereği gibi yapanlar ve kendisinde gerçekliğin, doğruluğun açıkça görüldüğü her şeyle ilgili kullanılır. Doğru ya da doğrulukla söz söylemeyi ilke edinmiş kişinin hep doğru söylemesi ve söylediklerini eylemleriyle göstermesidir. Açığı ve gizlisi erdemli olan eylemler ile sevgi, muhabbet ve doğru inanç da bir sıdktır. Darlık içinde olana gösterilen kolaylık ve ona yapılan yardım ile insanın elini çekip feragat ettiği hakkı da bir sıdk, sadakadır.

Sadakatin yukarıdaki anlamlarını görünce, aile ilişkileri ile ana babaya itaat konusundaki sadakatin ehemmiyeti ve kıymeti daha iyi anlaşılabiliyor. Bir de sadakatsizliği düşünelim; ne kadar vahim bir durum ortaya çıkar. Tam bu noktada “Müslümanlık, çok değerli ve özellikli bir niteliktir” diyorum. Evet, Müslümanlık böyledir… Fakat kendisine Müslüman diyen ya da başkalarının onlara Müslüman dediği insanların çoğu böyle değilse, bunu, sadakat ve Müslümanlığın kusuru, eksikliği olarak göremeyiz. Burada, aslında bir çeşit sadakatsizlik olan bir “körü körüne bağlanma” veya “taklitçi sadakat” durumu söz konusu edilebilir. Bu olayın kasıtlı ya da kasıtsız olarak görmezlikten gelinmesi, birey ve toplum için çok büyük tehdit ve tehlikedir. Böyle bir toplumda gerçek anlamda özgür insanların ve buna bağlı olarak özgün fikirlerin ortaya çıkmasını beklemek, hep beklemede kalmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Ne yazık ki, İslâm dünyasının asırlardır bu girdapta debelenip durduğunu kabullenip söylemek zorundayız.

Okurken, düşünürken, yazarken, söylem ve eylemde iken, baş konumuz sürekli insan olmalıdır. İnsanı araştırıp irdelemeliyiz kesintisiz bir sabırla ve sürekli. Nesnelerden söz ederken, doğayı sevdiğimizi söylerken, onun dışında başka her şeyle meşgul olurken bile onu, insanı düşünmeliyiz. Amacımız, hep insana daha çok yakınlaşabilmek ve onun sıcaklığını vicdanımızda hissedebilmek olmalıdır. Yoksa insanların ortasında yaşarken, onlardan tamamen yalıtılmış, soyutlanmış ve hiçbir ortak değere sadakatimiz kalmamış bir hayatın ne anlamı olabilir ki? Şu fani dünyada yaşarken, yüreğimizi dayayacak bir payandamız, kendisine yaslandığımızda sadakat enerjisi ile bizi ısıtacak bir merciimizin bulunması kadar anlamlı ve değerli ne olabilir? Yürekli olduğumuzu söylüyor ve yüreğimizi gerçek anlamda dayayacak bir merciimiz de varsa, o zaman gerçekten kendimize “insanız” diyebiliriz.

“Merciiniz Allah’tır ve o her şeye kadirdir.” (Hud, 11/4). Sadakat, odur ki; ölmeden önce Rabbimizi merci edinmeli ve hakiki anlamda bağlanmamız ona olmalıdır, bir de bu sadakatin ışığında anne babaya… Evet, işte o zaman Ahzab Sûresi’nin şu âyetindeki “sınırsız bir bağış ve muhteşem bir ödülü” hak etmiş Müslüman topluluğa dâhil olabiliriz“Şüphesiz Allah’a tam teslim olmuş bütün erkekler ve kadınlar, O’na güvenip inanmış bütün erkekler ve kadınlar, O’na adanmış bütün erkekler ve kadınlar, ahdine sadık bütün erkekler ve kadınlar, sıkıntılara karşı direnen bütün erkekler ve kadınlar, (Allah’a karşı) derin bir saygıyla titreyen bütün erkekler ve kadınlar, (Allah’a) sadakatlerini servetlerini yoksullarla paylaşarak ispat eden bütün erkekler ve kadınlar, benliklerini denetim altına alıp oruç tutan bütün erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan bütün erkekler ve kadınlar, Allah’ı sürekli hatırda tutan bütün erkekler ve kadınlar… (İşte) bunlara Allah, sınırsız bir bağış ve muhteşem bir ödül hazırlamıştır.”(Ahzab, 33/35). Ayrıca (Hud, 11/4) âyeti ile birlikte (Alâk, 96/8 ile Bakara, 2/156) âyetlerini ve aynı paralelde olan benzer âyetleri, ölmeden önce Allah’a yönelme ve onu merci edinme sadakati bağlamında yeniden okuyup değerlendirmekte yarar var. Bu noktada anlamlı bir örnek olması bakımından Bedir ve Uhud savaşlarının da hatırlanması yerinde olur diye düşünüyorum.

Kök salmak için bağlantıyı çok dipten kurmak gerekir. Yüzeysel konumlar yapaydır. Çağdaş bilim ve teknolojinin getirip dayadığı ve kendisini tıka basa kullandığımız sanal bağ ve bağlantılar ortamında sahici sadakati hayata geçirmek ve onu paylaşmak elbette zorlaştı, ama imkânsız değil.  Günübirlik, uzun vadesiz ve iş icabı ilişkilerimiz yüzünden unutulan sahici sevgi, teknolojinin yoğun ağırlığı altında bükülen belimiz, sanal âlemde gölgeleri izlemekten şaşı olmuş gözlerimiz, birbirimizin ruhsuz bedenlerini seyredişimiz devasa AVM’lerin vitrinlerinde ve camekânlarında yan yana dizili; öldürüyor sadakati, insanı… Bunlar (yapay ve sanal network) bile umutsuzluğa düşürmemeli Müslüman’ı ve o gerçek sadakatin peşini hiç bırakmamalı. Bu bağlamda kimlik ve sadakat önemlidir. Kişi, birey olarak kendini gerekli düşünce, bilgi ve becerilerle donatırsa bir kimlik kazanır. Böyle değil de herkes gibi körü körüne birilerinin peşine düşerse, herhangi bir cemaatteki kalabalıkta bir sayı olmaktan öteye geçmeyen bir “hiç kimse” olur. Buna sadakat denemez. Çünkü “hiç kimse” olan birinin sözü, düşüncesi ve paylaşacağı bir şeyi bulunmaz. Oysa sadakat doğruluğu paylaşmaktır… Olmayan bir şey paylaşılamaz ki…

Samimi bir sadakatin insan karakteriyle bağlantısı vardır. Karakter kendini; karşılıklı sadakat ve bağlılık, uzun vadeli bir hedef için çaba sarf etme ya da gelecekteki bir amaç uğruna bugünkü kimi mükâfatları erteleme şeklinde gösterir. Her birimiz herhangi bir özel anda yaşadığımız duygu karmaşasının içinden bazı duyguları seçer ve içimizde yaşatırız; yaşattığımız bu duygular karakterimizi oluşturur. Karakter, kendimizde değerli bulduğumuz ve başkalarının değer vermesini beklediğimiz kişisel özelliklerimizdir. Sadakati yüksek karakterli insanların oluşturacağı toplumsal yapı adaletli ve güzel olurdu. Böyle olunca saygı gören kişiler, gördükleri itibarın karşılığını aynı ölçüde geri verirdi. Yukarıda da değindiğim gibi umut devam ediyor. Beklenen ve istenen, yani gereken; onur ve erdem yolunda sadakat; Bedir misali…

Güçlü bağlar uzun süreli ilişkilerle kurulur ve sürdürülebilir. Bu anlamda karşılıklı güven de çok önemli bir etkendir. İnsanın normal ve zor zamanlarında kime/neye güvenebileceğini bilmesi, daha yoğun güven tecrübelerini gerektirir. Güven ve sadakat çok kuvvetli/müthiş ikilidirler. Yerinde, zamanında ve doğru kullanılırlarsa, kişinin onur ile erdemini ve sağlam karakterli şahsiyetini zedelenmekten korurlar. Yani sadakat, içten bağlılık, çok uzun soluklu olur. Ailevi ve ekonomik işbirliklerinde buna ne kadar çok ihtiyaç var, değil mi? Neredesin, ey liyakat ve sadakat! Hep kısa vadeli yaşayan toplumumuzda uzun vadeli hedefler güdemiyoruz ve kalıcı ilişkiler kurup sürdüremiyoruz.

Rabbini merci edinmeyi, ölüm noktasına hapseden zihniyet/tasavvur, insanları birbirine ve topluca Allah’a bağlayan ipten uzaklaştırmış, onları bir bencillik ve gurur çukuru içine atmıştır. Bu, yeryüzünden fitnenin kalkması yönündeki çaba ve o çabaya sadakat bağlamında ciddi bir tehlikedir. Çünkü bu anlayış, kişinin davranışını doğru yoldan saptırıyor, güven bağlarını zayıflatıyor; iradeyle davranışı birbirinden koparıyor ve sadakat yerine rutini yerleştiriyor. Rutinin uyuşturucu yönü vardır. Tamam, bazı zamanlarda insanı tehlikelerden koruduğu da olur ama bilinçsiz rutin insana zarar verir. Hayatın her alanında müzmin rutinler vardır ve hepsi kişiyi alçaltan ve cehalete yol açan olgulardır. Alışkanlık, rutin ve sadakat birbiriyle karıştırılmamalıdır. Sadakat onların panzehiridir…

Sadakatin ahlâk zeminindeki yansımasana bir örnekle bakalım: İş yerlerinde hem kadın hem erkekler çalışır. Erkeğin babalık işlevi, kadının annelik işlevi gibi değildir. Dolayısıyla baba, her gün tam zamanlı olarak ve her vardiyada çalışabilir. Peki, anne için durum nasıldır? Anne çalıştığı yerde hangi, zamanlı ve vardiyada kaç saat çalışırsa çalışsın, o daima “tam zamanlı anne”dir. Yalan ve yanlışın zıddı olan sadakat ahlâkı, burada ne der veya ne ister? Hem çalışan annenin kendisinden hem onu çalıştırandan, onun tam zamanlı annelik özelliğine saygı gösterilmesini ister. Anneliğini yapmak isteyip yaptırılmayan kadının ya da annesinden mahrum bırakılan bebeğin suçu ne? Onların suçları yok. Ortada sadakatsizlik ve ahlâksızlık sorunu var. İşte bu sorunlar, sadakat ahlâkı üzerine kurulu adalet mekanizmaları ile yok edilebilir.

Her türlü istikrar ve huzur için gerçek sadakat ne kadar gerekli ve yararlı ise, yukarıda da değindiğim körü körüne ve taklitçi bağlılık da o kadar uyuşturucu ve zararlıdır. Taklitçi bağlılık toplumda parçalanmışlığa, karakter bozulmalarına ve dogmaların yayılıp yerleşmesine neden olur ki, bunlar nerede ise bir toplumun çöküşü için yeterli etkenlerdir. Buna uygun olarak bilinçsiz bağlılık her alanda iflas, bozulma ve çöküş getirirken, bilinçli bağlılık(samimi ve şuurlu sadakat) ise her alanda sağlıklı bir düzen sağlar. İnsanın, beşeri insan yapan değerlere olan sadakati, gerçek anlamda diğer insanla olan ilişkisi sağlar. Başka bir deyişle; insanın Allah’a olan bağlılığı, diğer insan ve varlıklarla olan ilişkisinden anlaşılır. Eğer yapay, uydurma, hiçbir derinliği ve anlamı olmayan yüzeysel ilişkiler örüyorsa aramızdaki ağı, işte o zaman birbirimize olan bağlılık resmimiz; birbirinden kopuk parçalanmış hayatların manzarasıdır… Yüzeyle derinlik arasında koskocaman bir bölünme ve her gün yüzlerce, binlerce, belki milyonlarca parçalanan aile ve aile saadeti nedir bilmeden topluma katılıp büyüyen onca çocuk… Sadakatsiz eşler yüzünden! …

Çalışma hayatında ya da iş kültüründe çalışanların kendi aralarındaki uyumları kadar yaptıkları işler, işyerleri ve patronları ile olan uyumları da önemlidir. Burada söylediğimiz dört konuda uyumlu olan bir çalışanın davranışları öngörülebilir ve kendisi de güvenilir bir elemandır. Böyle olunca neye nasıl tepki vereceği bilinebilir. Aynı şekilde işverenin de çeşitli durumlar karşısındaki olası tepkileri bilinebilir. Dolayısıyla karşılıklı ihanete uğramak ve aldatılmak çok zayıf bir ihtimal haline gelir. Bu ortamda karşılıklı sağlanan sadakat, insanı her gün doğru karar vermek zahmetinden kurtarır. Bu da sürekli meşgul ve çalışan beyinlere iyi gelir…

Modern kapitalizmde, esnekliğin belirsizlikleri, köklü bir güven ve bağlılık duygusunu ortadan kaldırınca, insanlar bağlılık ve derinliği başka yerlerde arayıp bulmaya çalışıyor. İşte tam da burada güçlü bir topluluğa ait olma(aidiyet) ihtiyacı baş gösteriyor. Bilirsiniz, bir yerde akan küçük bir su kaynağı, derecik bile olsa etrafında ot biter veya açıkta bıraktığınız tepsideki tatlının üstüne sinekler üşüşür. Aynen bunun gibi, kendisini bir pınar ya da tatlı bir dil olarak sunan birilerinin etrafında kendine bilinçsizce bir sığınak arayan şuursuz mukallit insanlar birikir. Bunların meydana getirdikleri, kuru bir sayısal kalabalık olduğu halde idrakleri düşük birilerinin körü körüne bağlandığı bir topluluk olarak boş buldukları meydanda boy gösterebilirler. Kendini gerçekleştirme konusunda yeterli donanıma sahip olmayan insanların, aidiyet arayışlarında varacakları yer işte burası ve yaptıkları da taklitçi sadakatten başka bir şey değildir.

Mustafa DEMİR