LÜGAT

 

 ALLAH TASAVVURUMUZUN KODLARI’NDAN

(Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber)

 Hüseyin K. ECE

 

-Giriş,

Bir şey hakkındaki tasavvur o şeyin nasıl anlaşıldığıdır. Zihinde o şey nasıl yer ediniyor? Zihinde yer edinen o şeyin kalpte (algıda) karşılığı nasıl? Bu gibi sorular tasavvurla ilgilidir. Tasavvur bir şeye anlam vermede anahtar rolündedir.

Kur’an müşrikler hakkında şöyle diyor: “(Onlar) Allah’ı hakkıyla takdir edemediler…” (Zümer 39/67. En’am 6/91)

“Allah’ı hakkıyla takdir edememek”, elbette O’nun hakkındaki yanlış tasavvurdur. Kur’an’da Allah tasavvurunu inşa eden pek çok kavram vardır. Bunlardan Besmele ve istiâzeyi daha önce bir makalede ele almıştık.[1] Burada ise Sübhânellah, elhamdülillah ve Allahu ekber’i kısaca tanıtmaya çalışacağız.

Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Kelimelerin en güzeli dört tanedir: ‘Sübhânallah, el-hamdü lillâh, lâ ilâhe illâllah, Allahu ekber.“[2]

Bunlar başka bir hadiste şöyle ifade ediliyor: “Sizden her birinin bedenindeki her eklem ve organ için sadaka vermesi gerekir. Her ‘tesbîh’ bir sadakadır. Her ‘tahmîd’ bir sadakadır. Her ‘tekbîr’ bir sadakadır. Her ‘tehlîl’ bir sadakadır…” [3]

Bunlar aynı zamanda Allah tasavvurumuzun kodlarındandır.

 

-TESBÎH: Sübhânallah

Sübhân ve tesbîh kelimesinin aslı ‘se-ba-ha’ fiilidir. Bu da sözlükte; havada ve suda hızlı hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek, işini yapmak, çaba göstermek demektir.

Kur’an’da bu anlamda kullanılmaktadır. Güneş ve ayın, gece ile gündüzün her biri, bir yörüngede yüzüp durmaktadır, yahut geçip gitmektedir. (Enbiyâ 21/33. Yâsîn 36/40).

”Tesbîh“ ‘se-be-ha‘ fiilinin tef’il kalıbıdır. Uzaklaştırma, tenzih etme, hızla hareket ettirme anlamındadır.[4]

 

Kavram Olarak Tesbîh

“Sübhanelleh/tesbîh“ Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim demek ve namaz kılmaktır. Ya da Allah’ı, kutsal yüceliğine layık olmayan kusurlardan, insanların ilâhlar hakkında düşündükleri eksik sıfatlardan gerek inanç, gerekse söz ve kalp ile tenzih etmektir (uzak tutmaktır). Allah’ı mükemmel (en yüce) sıfatlarla düşünmektir.

Sübhânelleh; “Überriullahe mine’s-sûi-kötü/noksan olan şeylerden Allah’ı tenzih ederim“ demektir.[5]

Ragıb el-Isfehânî, tesbîhin kavram anlamının kök manasıyla ilgili olduğuna dikkat çeker. Ona göre tesbîh; kulun Allah’a ibadet etme niyetiyle her türlü kötülükten uzaklaşmasıdır.[6]

Allah (cc) yücedir, uludur, azîmdir. O en yüce sıfatlara sahiptir. İnsanların aklına gelebilecek bütün eksik ve noksan sıfatlardan, eş ve çocuk isnadından, zulüm ve  acizlikten, ortağı bulunmaktan v.b. Allah’ın ilâhlık vasfıyla bağdaşmayan her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir (tertemizdir). Allah (cc) hakkında, insanlara ait şeyler düşünülemez. O, bütün bunların dışındadır.

‘Tesbîh’ ibadetinde Allah’ın büyüklüğüne yönelik bir hayret ifadesi de bulunmaktadır.

“Sübhâneke, Sübhânelleh, Sübhâne Rabbike” gibi her türüyle ‘tesbih’ sözleri söylemek, Kelime-i Tevhid/Şehâdet ve Allahu ekber’deki iman sözü gibidir. Allah’tan başka tanrı yoktur, O Allah en yücedir. Mü’min; “ben öyle bir Allah’a iman ediyorum ki O’ndan başka ilah yoktur, o noksan sıfatlardan münezzehtir, çok yücedir, aşkındır. O Allah (cc) uydurma tanrıların sıfatını taşımaktan uzaktır. İnsanların tarihten beri ve günümüzde tanrı adına uydurdukları ne kadar sıfat, yakıştırma, inanç ve ibadet varsa, hepsinden de beriyim. Ben yetki alanını insanların belirlediği, hayal ettikleri, bazen de cisim olarak (put şeklinde) tasarladıkları bütün tanrı inançlarını redediyorum.

Buna karşın ben Kur’an’ın ve Son Elçi’nin (sav) anlattığı mükemmel sıfatlarla muttasıf, en güzel isimlere sahip âlemlerin Rabbine iman ediyorum. Ben O’nu kendisini bize tanıttığı gibi kabul ediyorum. Bunun dışındaki eksik, noksan, yanlış, yakışıksız nitelemlerden O’nu tenzih ediyorum. O’nun hakkındaki bu yanlışları süratli bir şekilde zihnimden, aklımdan ve yüreğimden uzaklaştırıyorum” demiş olur.

Tesbih hem sağlam bir imandır, hem de sahih bir Allah tasavvurudur. Tesbîh etmekle iman güçlenir, ibadetin ve saygının ilâh olarak sadece Allah’a yapılacağı sürekli beyan edilmiş olur. Hatta Sübhânellah’ta, mükemmelik ve aşkınlık vurgusu Kelime-i Tevhid’ten daha fazladır.

Müşriklerin, kâfirlerin, tağutların, putperestlerin, Allah adına yalan uyduranların bütün yersiz ve asılsız iddalarına karşılık mü’minler: “fe-Sübhânellah” derler.

Burada iki vurgu var:

a-Hayret, nasıl oluyor da sizi bir kul olarak Allah hakkında böyle düşünebiliyorsunuz, buna nasıl cür’et ediyorsunuz?

b-Allah (cc) sizin O’nunla ilgili ileri sürdüklerinizden çok çok uzaktır ve çok çok yücedir.

Nitekim bir çok âyette “fe-Sübhânellehi amma yesıfûn-Allah Sübhandır ama bazıları O’nu başka vasıflandırıyorlar. O ise bunlardan münezzehtir” deniliyor. (bkz: Enbiyâ 21/22. Mü’minûn 23/91. Saffât 37/159)

Ya da “Sübhânellahi amma yüşrikûn-Allah Sübhandır ama bazıları (başka şeyleri O’na) şirk (ortak) koşuyorlar. Halbuki Allah onların şirk koştuklarından münezzehtir” şeklinde söyleniyor. (bkz: Kasas 28/68. Tûr 52/42. Haşr 58/24)

Bazılarına göre ‘tesbîh’, hem iman, hem zikirdir. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “İki kelime vardır; bunlar dilde hafif, terazide (mizanda) ağır, Rahman’ın yanında da sevimlidirler: (Bunlar), Sübhânellahi ve bi’hamdihi-Allah’ım seni hamdinle tesbih ederim, Sübhane’llahi’l azîm-Yüce Allah’ım Seni tesbih ederim, sözleridir.”[7]

Bazılarına göre tesbih, söz, fiil veya niyet şeklinde olan bütün ibadetleri kapsar. “İçlerinden en makul olanı şöyle dedi: Ben size “Rabbinizi tesbih etsenize” dememiş miydim? ” (Kalem 68/28) Yani “neden O’na ibadet etmezsiniz, O’na şükretmezsiniz?”

Tesbîh; yüce bilmek, en yüce saygıyı göstermek manasına gelen “ta’zim”, yüce oldu anlamındaki “teâla” ve “temiz olmak” manasındaki “takdis” ile eş anlamlıdır.

Allah’ı ta’zim; iman, söz ve amel ile yapılır. Kur’an ve hadislerde tanıtıldığı şekilde Allah’a iman etmek, zatında, isim ve sıfatlarında ve fiillerinde O’na layık olmayan hiç bir şeyi isnat etmemek, O’nu tesbih etmek demektir.

Allah (cc) Sübhân’dır. Bu da fü’lan kalıbında mübalağalı ism-i faildir (öznedir). Yani, çok tenzih/tesbih edilen, inkârcıların O’nun hakkında düşündüklerinden ve söylediklerinden, yaratıklara ait kusurlardan uzak olan demektir.

“Sübhân“ kelimesi Allah (cc) için özel yüceltme ve O’na O’nun kendisini tanıttığı gibi iman etme, O’nun büyüklüğünü, eşsiz ve benzersiz oluşunu itiraf sözüdür.

Bütün yaratıklar, canlı ve cansız her şey, insanların bütün hücreleri, bazı insanların dilleri sürekli Allah’ı tesbih ederler. O, bu anlamda Sübhân’dır, çok çok tesbih edilendir.[8]

 

-Kur’an’da Sübhânellah

‘se-be-ha’ fiili Kur’an’da bütün türevleri ile birlikte 101 yerde, Sübhân ismi olarak Allah lafzı ile birlikte ‘Sübhânellah’ şeklinde 10 yerde geçiyor.

Kur’an’da; “sübhân; sübhâneke, sübhânehu, sübhâne rabbinâ, sübhâne rabbike, sübhâne rabbi“ nasıl gelirse gelsin hepsi de “sübhânellah-Allah Sübhân’dır“ manasındadır.

Fe-sübhânellah’ cümlesi, Allah’ın bütün eksikliklerden uzak, ama yüce sıfatların sahibi, inkârcıların yanlış nitelemelerinden uzak olduğu vurgulanıyor. (Enbiyâ 21:21-22. Mü‘minûn 23:91. Saffât 37:159)

Beş yerde Allah’ın müşriklerin ortak koştuklarından münezzeh olduğu hatırlatılıyor. Zımnen, “haşa, onlar ne biçim sözler, Allah onlardan uzaktır” denmiş olur. (Kasas 28:68. Tûr 52:43. Haşr 59:23. Yûsûf 12:108)

Kur‘an, varlık aleminde mevcut olan her şeyin hareket halinde olduğunu ve bu hareketlerinin de bir ‘tesbîh’ olduğunu, meleklerin bazı varlıkların da Allah’ı tesbih ettiklerini anlatıyor. Kur’an bunu bazen geçmiş zaman kipiyle ‘tesbih etti’ şeklinde, bazen de şimdiki zaman kipiyle ‘tesbih eder-ediyor’ şeklinde vermektedir.

Bu da, varlıkların geçmişte ve şimdi sürekli tesbih ile meşgul olduklarını gösteren bir gerçektir. Ancak insanlar onların tesbihini anlayamazlar. (İsrâ 17:44)

Kur’an, her şeyin Allah’ın tesbih ettiğini haber vermesini yanında Hz. Peygamberin şahsında bütün mü’minlerin Allah’ı hamd ile tesbih etmeleri emrediliyor. Şöyleki: “Sebbih-tesbih et” emriyle beş âyette (Âli İmran 3:41. Alâ 98:1-2. Vâkıa 56:74, 96 Hakka 69:52), Rabbini hamd ile tesbih et“ tarzında yedi defa (Hicr 15:98. Furkan 25:58. Mü’min 40:55. Kaf 50:39-40. Tûr 52:48-49. Nasr 110:3) Bu da her iki ibadetin de ortak yanları olduğunu gösterir.

“Şu halde onların söylediklerine karşı sabırlı ol, Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini hamd ile tesbih et…” (Tâhâ 20/130. Bir benzeri: Rûm 30:17)

Sabah-akşam ifadesi bütün günü kapsaması sebebiyle âyet; Allah’ı her an zikredin, tesbîh edin, bunu devamlı yapın anlamına da gelir.

Dört âyette sebbih-hu – O‘nu tesbih et“ veya sebbihû-hu-O’nu tesbih edin“ şeklinde geliyor. (Kaf 50:40. Tûr 52:49. İnsan 76:26. Ahzab 33:42)

 

-TAHMÎD: El-hamdülillah

‘Tahmid’in ve hamd’in kökü olan “ha-mi-de” fiili övmek, razı olmak, hakkını vermek ve teşekkür etmek demektir.

‘Hamd’, sözlükte iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme (medhetme), övme (senâ) demektir. Yermek anlamındaki zemmin zıddıdır.

‘Tahmîd’: tekrar tekrar, çok çok övmek,

‘el-hamdulillah’; Allah’ı çok övmek, her türlü övgü Allah’a mahsustur demektir.[9]

 

-Kavram Olarak Hamd

Ne Türkçede, ne başka herhangi bir dilde ‘hamd‘ kelimesinin tam karşılığı yoktur. Hamd bir özgün Kur’an kavramıdır.

‘Hamd’; bir ni’metin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, gönülden övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bunda hem ni’met sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır.

‘Hamd’, yalnızca bir övme değil, şükürle birlikte özel bir methetme, çok özel bir yüceltmedir. Canlı veya cansız varlıklar da methedilebilir. Ama hiç bir zaman onlara hamd edilmez. ‘Hamd’, canlılara ve cansızlara istediği şekli ve değeri veren daha güçlü bir varlığa karşı yapılır.

İslâmî bir kavram olarak hamd, bütün medih (övgü) türlerini içine alan, sevgi ve tazîmle Allah’a yönelen övgüyü ve şükrü ifade eder. Hamd, kulların Allah’a karşı memnuniyet ve sevinçlerini, O’na şükürlerini bildirmeleri demektir.

Her methetme (medih-övgü) hamd sayılmaz. Her hamdde bir medih yönü olmasına rağmen; medihte hamd yoktur. Çünkü methetme, boş bir yalan, soyut bir dalkavukluk da olabilir. Ancak hamd ve şükür devamlı doğruyu ifade ederler.

Hamd, ni’metleri, iyilikleri ve bağışları sınırsız ve sonsuz olan bir kuvvete yapılır. O da Allah’tan başkası olamaz. Hamd, bir iyiliğin karşılığı olmaktan çok, Yaratıcının sonsuz güç ve kuvvetine, verdiği ni’metlerin çokluğuna, O’nun Rabliğine duyulan hayranlığın övme yoluyla dile getirilmesidir.

Allah’a karşı kullanılan bütün saygı ifadeleri, O’nu zikretme, O’nu methetme (övme): hepsi de birer hamd’dir. ‘el-Hamdü lillâh’ (Allah’a hamdolsun) denildiği zaman hepsi de ifade edilmiş olur.

Kur’an, “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir” vurgusu ile başlar. Buna göre hamd sahibi bellidir. Hatta “Başlangıçta da sonda da hamd yalnızca Allah’a aittir.” (Kasas 28/70)

Hamd insanın Rabbini ve haddini/kendini bilmesidir. Yaradılışı düşünerek, satırlardaki ve sadırlardaki âyetleri tefekkür ederek, evrendeki tüm yaratıkların hamd ve tesbîhine kulak vererek Allah karşısındaki konumunu tespit etmesidir.[10]

 

-Kur’an’da Hamd

‘Hamd’ kelimesi ve türevleri Kur’an’da toplam olarak 68 yerde geçmektedir.

“el-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn-Kâinatın rabbi olan Allah’a hamdolsun” cümlesi Kur’an’da 7 âyette yer alıyor. “el-hamdü lillâh” cümlesi ise 23 yerde tekrarlanır. “el-hamdü lillâh” cümlesiyle başlayan 5 sûre vardır: Fâtiha, En’am, Kehf, Sebe’ ve Fâtır.

38 âyette ‘hamd’; “el-hamdu lillahi, bi-hamdi rabbi, lehu’l-hamdu” şeklinde Allah’a tahsis ediliyor.  “Hamd”in belirlilik  takısıyla gelmesi de onun özel, zata mahsus olduğunu ifade eder. Söz konusu edilen hamd mahsustur, bellidir. O da Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.

Yerde ve göklerde de hamd yalnızca O’na aittir. (İsrâ 17/111. Rûm 30/17) Her şey Rabbini devamlı hamd ile tesbîh hamdediyor. (İsrâ 17/44. Ra’d 13/13. Zümer 39/75 vd.) Mü’minler hem dünyada, hem de cennette Allah’ı hamd ile tesbih ederler. (Secde 32/15. A’raf 7/43 vd)

Kur’an Peygamberin şahsında mü’minlere Allah’ı tesbih etmelerini ve hakkıyla

hamdetmelerini emrediyor. (bkz: Hicr 15/98. Furkan 25/58 Tâhâ 20/130. Tûr 52/48. Nasr 110:3 vd)

 

-Hamd-Şükür İlişkisi

Hamd ile şükür arasında büyük yakınlık ve benzerlik vardır. Hatta hamd yerine şükür, şükür yerine hamd kelimeleri kullanılabilir. Hamd; en geniş anlamıyla şükürdür. Hamd, kalpte şekillenir, dille ifade edilir. Şükür hem dille hem de hareketle yerine getirilen bir itiraf ve şükran duygusudur.

Ancak ‘hamd’ şükürden daha geniş kapsamlıdır.[11]

Şükür, bir ni’metin karşılığı olarak sözle, fiille ve kalpten yapılır. Hamd ise, ni’met sahibinin var olduğunu bilmemiz durumunda, o ni’met veya güzellik bize ulaşmasa da yapılır. Hamd etmek yerine “şükretmek” diyemeyiz. Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder veya teşekkür ederiz.

Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. Hamd etmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir; onun başka varlıklara  ulaşmış olması da Allah’a hamd etmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel ve basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir.

‘Hamd’, nimetleri sınırsız ve sonsuz olan kudrete yapılır ki, o da Allah’tır. Onun için Allah’a hamd etmek, Allah’a şükretmekten daha faziletli, daha üstündür. Hamd’de sevinç ve arzu anlamı, şükürde ise içten bağlılık ve dostluk anlamı daha çok yer almaktadır. ‘Hamd’ etmede saygı ve değer verme yönü daha yüksektir.

Hamd, şükrün başıdır. Şükür, ‘hamd’e göre, sebepleri açısından daha genel, ilgili olduğu şeyler açısından daha özeldir. Bunun anlamı şudur: Şükür, nimet sahibine şâhitlik yaparak, kalp ile överek ve nimet sahibini itiraf ederek ve ibadet ederek  organlarla olur.

Şükrün ilgilendiği şey Allah’ın zatına ait özellikler değil, O’nun verdiği nimetlerdir. Allah’ın, hayat, işitme ve görme gibi sıfatlarına karşılık ‘şükürler olsun’ denmez. Bunlar için Allah’a hamdedilir.

Hamd, geçmişte verilen ve gelecekte verilecek olan ni’metler hakkındaki sevinç durumundan, şükür ise, verilmiş olan bir ni’mete kavuşma durumundan dolayı yapılan bir mutluluk ilânıdır. Bundan dolayı ‘hamd ve şükür’ meşru’ ve ahlâka uygun oldukları halde, medih (methetme) her zaman ahlâkî olmayabilir.

‘Hamd ve şükür’de esas amaç ni’meti verendir. Her ikisi de haktır ve müslümanın gönlünü kavuştuğu nimetten dolayı sevinçle doldururlar. Hamd’de ayrıca saygı ve değer verme manası da saklıdır. Hamd, Allah (cc) dışında hiç bir kişi veya kuvvete yapılmayacak bir şükür türüdür. Halbuki insanlara, yaptıkları iyiliklerden dolayı teşekkür edilebilir.

 

-Hamd Tesbîh İlişkisi

Kur’an’da 15 âyette ve bazı hadislerde tesbîh ile hamd birlikte kullanılıyor. Mesela; “Sen şimdi Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol!” (Hicr 15:98)

“Gök gürlemesi O’na hamd ederek tespih eder. Melekler de O’nun korkusundan tespih ederler…” (Ra’d 13:13. Ayrıca bkz: İsrâ 17:44. Secde 32/15. Zümer 39:75. Mü’min 40:7 vd)

Ebu Hüreyra (ra) anlatıyor: Resûlullah (as) buyurdu ki; “İki kelime vardır, bunlar dilde hafif, terazide ağır, Rahman’a da sevimlidirler: Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhânallâhi’l-azîm-Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim, Yüce Allah’ım seni tenzih ederim” kelimeleridir.”[12]

Allah (cc) hamd ile tasbîh edilir. Zira her iki cümle de Allah’ın yüceliğini, eşsizliğini, mutlak rab oluşunu, en mükemmel isim ve sıfatlara sahip olduğunu, noksanlıklardan uzak olduğunu ifade ederler. Zımnen şöyle deniyor: “Rabbine hamd et, onu en müstesna ifadelerle, sıfatlarla, en güzel kalimelerle öv, sonra da O’nu tesbîh et, O’nu O’na yakışmayan nitelemelerden tenzih et, yüreğinde ve dilince O’nu övebildiğin kadar öv, yüceltebildiğin kadar yücelt.”

 

-TEKBÎR: Allahu Ekber

‘Tekbîr’in aslı, ‘ke-bü-ra’ fiilidir. Bu fiil ve türevleri, nitelik, nicelik, durum ve makam yönünden bütün büyüklük pozisyonlarını anlatırlar.[13]

Bu kökten gelen bütün kelimeler büyüklüğü farklı açılardan ifade ederler:

‘tekebbür‘ kibirlenmek, ‚mütekebbir‘ büyüklenen, ‘kebâir‘ büyük günahlar, ‘kebir‘ büyük demektir. ‘Sağîr‘ küçük olanın zıddı. Bu kalıp, büyüklük taslamak, küstahça böbürlenmek anlamını da gelir. ‘el-Kebîr‘, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. ‘Kibr‘, kebüra fiilinin masdarıdır. Kibr, insana nisbet edilirse yergi, Allah’a nisbet edilirse övgüdür. ‘Kibriya‘ izzet ve iktidar demektir ki yalnızca Allah için kullanılır. (Yûnus 10/78) ‘İstikbar‘ büyüklük taslamak, büyük olduğunu sanmak, ‘müstekbir‘ kendini büyük gören, büyüklük taslayan,

‘Ekber’, ‘ke-bü-ra’ fiilinden ismi tafdîl’dir (mübalağadır). Daha büyük olan anlamında. Çoğulu: ‘ekâbir‘. Olumlu de gelir olumsuz da.

‘Tekbîr’, tef’il kalıbından ettirgen bir fiil olarak yüceltmek, büyük tanımak, ululamak demektir. ‘Tekbîr’ deyince elbette akla ‘tekbîr cümlesi’ gelir. O da herkesin bildiği gibi “Allahü ekber-Allah en büyüktür” ifadesidir.[14]

 

-Kavram Olarak Tekbîr

“Allah’a eş, çocuk, ortak (şerik), acizlik, haksızlık vb isnatlar; ilâh, yaratıcı ve ma’bud olarak bir Allah’ı kabul etme ve O’nu her şeyden üstün tutma esasına dayanan “tevhid inancı” ile bağdaşmaz. Allah (cc), “tekbîr” emri ile bütün bunların reddedilmesini istiyor. Allahu ekber-Allah en büyüktür” diyen kimse, Allah’ı eş, çocuk ve ortak edinmekten, zulüm ve acizlikten, layık olmayan sıfatlardan da tenzih etmiş olur.[15] Bu yönüyle tekbîr; tesbîh-tenzih gibidir.

Bu söz sıradan bir cümle değildir. Çakma/uydurma ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları ilâhları büyük bilirler. Bazı zorbaların, diktatörlerin, tağutların önünde secde edenler, ya da onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine hükmeden güç odaklarını en güçlü ve büyük zannederler.

Tekbîr, Allah’ın mutlak ve sonsuz, eşsiz ve benzersiz ulu olduğunu kalben ve lisanen dile getirmek, inanmak ve ikrar etmektir.

“Allahu ekber” de tıpkı Kelime-i tevhîd, Sübhânellah, el-hamdülillah gibi bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi, bir kulluk itirafıdır. Mü’min, bu cümleyi söyleyerek kimi büyük tanıdığını; dolaysıyla kimin kulu olduğunu, kime ibadet edeceğini, kime ilâh olarak boyun eğmesi gerektiğini ilan eder.

“Allahu ekber” iman edenlere büyüklüğü nasıl bilinmesi ve kime büyük denilmesi gerektiği, insanın bu büyüklük karşısındaki acizliğini ve küçüklüğünü (hiçliğini) öğretiyor.

En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik, makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Allah’ın “ekber“ oluşu, “a’lâ“ ve “a’zam“ oluşunu da içine almaktadır. Son ikisi, âdeta ilkinin açıklaması gibidir.

“Allahü ekber” sözü, kulun Allah’ı tasdik etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının açıkça gösterilmesidir.

Mü’min, iman ederek bu büyüklüğü tasdik eder. Allah’ın kendisine fıtrat, nimet, hidâyet vermesinden dolayı Allah’ı ‘tekbîr’ eder, ‘Sen en büyüksün’ der. Büyüklük (kibriyâ) kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kasdediliyorsa hepsinin Allah’a ait olduğunu dile getirir ve önce nefsine, sonra şâhit olanlara ilan eder.[16]

 

-Kur’an’da Tekbîr

‘Ke-bu-ra’ fiili ve türevleri Kur’an’da türevleri 161 defa geçiyor.

Tekbîr kavramı emir (kebbir) halinde Kur’an’da 2 âyette yer almaktadır. “ve rabbüke fe kebbir-Rabbini büyük tanı” (Müdessir 74:3) “ve kebbirhu tekbira-O’nu (Allah’ı) büyük tanı” (İsrâ 17:111)

Bu âyetlerdeki her ne kadar Peygamber’e yönelik ise de murat bütün mü’minleredir. Âyetlerde geçen “kebbir-tekbit et” emri, ‘azzim-Allah’ı tâzim et”, “Allahu ekber-Allah en büyüktür de”, “fe sebbih-tesbîh et” demek gibidir.

Kur’an daha ilk vahiyden itibaren insanlara kimin ‘en büyük’ tanınması gerektiğini gösterdi. Ya çıkarları olduğu, ya korktukları, ya da baba mirası olduğu için yalancı ilâhları ‘ekber-en büyük’ tanıyan insanlara bundan güzel bir mesaj ve uyarı olamazdı.

 

-Müslümanın Hayatında Tekbîr

“Lâ ilâhe illallah” diyerek bir ve tek ilâha inandığımızı, “Sübhânellah” ile o ilâhın eşsiz ve benzersiz, kusursuz ve eksiksiz olduğunu, “el-hamdülillah” ile de o ilâhın övülmeye değer  yegâne varlık olduğunu, O’ndan başka mutlak övgüye kimsenin layık olmadığını, “allahü ekber” ile O’nun en büyük, sonsuz büyük, mutlak büyük olduğunu bir imani görev olarak  vurgulamış oluyoruz.

Allah tasavvurumuzu Kur’an’ın öğrettiği gibi inşa etmeye çalışıyoruz. İmanımızı tazeliyor ve kuvvetlendiriyoruz.

İman eden insan, bu cümleyi söyleyerek kimi büyük tanıdığını, kime ibâdet edeceğini ilân eder. Yeryüzündeki fesâdın, zulüm ve haksızlıkların kökünde büyüklenme vardır. Tüm istenmeyen durumların kaynağında “benlik-egoizm“ vardır. Benlik, büyüklenmeyle oluşur. Şuurlu mü’minleri bu hastalığı “Allahu ekber“ ile tedavi eder.

Kur’an’ın insanları kibir, istikbar duygunundan sakındırması, kibriyânın Allah’a ait olduğunu söylemesi, el-Kebîr ismini hatırlatması, istikbar edenlerin yanlış davranışlarının söylenmesi iman edenlere zımnen; “siz Allah’ı büyük tanıyın, zira o büyüktür, ekber özelliğini başkasına vermeyin, kendinizde sakın ha kibirlenmeyin” demektir. (İsrâ 17/111)

Allahu ekber-Allah en büyüktür cümlesi arap dilince Allah’ı ta’zim etmede en beliğ ifadedir. Bu yüzden hz. Ömer; “Kulun Allahu ekber demesi, dünyadan ve dünyada bulunanlardan daha hayırlıdır” demiş. (Kurtubi’den, 10:345)

“Tekbîr getiren Allah’ın büyüklüğünü itiraf eder. Bunu itiraf eden tevazusunu takınır. Mütevazi olanı ise Allah (cc) yüceltir. Yani tekbîr insanı yüceltir. Tekbîr zaten en büyük, tek büyük, hep büyük olan Allah’ı büyütmez. Asıl tekbîr, tekbîr getiren aciz, zavallı insanı büyütür. Onun imanını, aklını, aşkını, adanmışlığını, amelini, aidiyetini, ahde vafasını, basiretini, direncini, dayanıklılığını, sebatını büyütür.”[17]

Bilindiği gibi müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan Ezanın ilk sözleri “Allahu ekber”dir. Mü’minler her ezan okuyuşta bu gerçeği işiten kulaklara, akleden yüreklere, bütün canlılara ve ufuklara ulaştırırlar.

Mü’minler namaza ‘tekbîr’ ile başlarlar, her rüknü Allahu ekber diyerek yaparlar. Bayram namazlarında, namazdan sonraki tesbihatta, sık sık, akla geldikçe zikir olarak Allahu ekber derler. Böylece asıl en büyüğe tazimlerini, sevgilerini ve teslimiyetlerini gösterirler.

 

25.01.2019

Zaandam

 

[1] Bkz: Kur’ani Hayat 52. sayı

[2] Buhârî, Eymân/19 Bab Başlığı. İbni Mâce, Edeb/56 No: 3811. Ahmed b. Hanbel, 5/20

[3] Müslim, Müsâfirîn/84 (12) no: 1671

[4] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 7/103

[5] Fîrûzâbâdî, Kâmûsu’l-Muhît, s: 222

 

[6] el-Müfredât, s: 324

 

[7] Müslim, Zikir ve Dua/10 no: 2694. Buhârî, Daavât/65 no: 6405, Eymân/19 no: 6682, Tevhid/58 no: 7563. Tirmizî, Daavât/61 no: 3467. İbni Mâce, Edeb/56 no: 3806

[8] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 713

[9] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 4/216. el-Isfehânî R. el-Müfredât, s: 186

[10] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 238

[11] el-Isfehânî R. el-Müfredât, s: 131

 

[12] Buhârî, Daavât/65 no: 6406, Eyman/19 no: 6682, Tevhid/58 no: 7563

[13] el-Isfehânî R. el-Müfredât, s: 635

[14] İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 13/10

[15] Karagöz, İ. Kur’an’da Zikir Kavramı, s: 81

[16] Ece, H. K. İslâmın Temel Kavramları, s: 709

 

[17] İslâmoğlu, M. Esmâ-i Hüsnâ, 2/510