Genellikle sanıldığı gibi Kur’an Allah hakkında bir hitap değildir. Kur’an’ın konusu Allah değil, insandır. Buna rağmen, Allah, Kur’an vahyinin inşa ettiği varlık tasavvurunda merkezde yer alır. O âlemlerin Rabbi’dir. Her şey fani, yalnızca O’nun zatı bâkîdir. Her şey O’na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir. O bir şeyin olmasını dilediği zaman ona “Ol!” demesi yeterlidir, o da hemen oluş sürecine girer. O rahmet ve şefkatiyle her şeyi kuşatmıştır. Her iradeli varlık, O’nun dileği ve izni sayesinde dileyebilen bir varlık olmuştur.

Dedik ki: Kur’an, konusu insan olan bir vahiydir. Fakat Kur’an’da Allah’a doğrudan veya dolaylı atıfta bulunmayan bir tek pasaj bulmak imkânsızdır. Ne var ki Kur’an, Allah’tan söz ettiği her yerde, sözü getirip bir biçimde insanla irtibatlandırır. Allah’a ilişkin her ifadenin bağlamı insanla alakalıdır. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü vahiy Allah’ın vahyidir. Hatip Allah, muhatabı da insandır. Hatip zatından bahseder. Fakat O kendi zatından söz ederken dahi bununla muhataba bir şey söylemek ister. Bir öğüt ve hatırlatma olan Kur’an vahyi, bu amacını Allah’tan söz ederken de göz ardı etmez. Allah kendi zatından söz ederken de, vahyin “öğüt” ve “uyarı” fonksiyonu ön plandadır. İşte bu nedenledir ki, Kur’an’ın Allah’tan söz etmesi nüzûl içinde nüzûl, ikram içinde ikramdır. Allah gibi aşkın ve mutlak hakikatin, insanın “şimdi ve burada”sındaki tecellîlerine insanın dikkatini çeker.

Bu anlamda vahyin Allah’tan bahsetmesi tamamen işlevseldir. Bunu sadece insanın ruhunda zaman ve mekân üstü bir etki bırakmak için değil, aynı zamanda aktüel hayatına müdahil bir Allah tasavvuru yerleştirmek için yapar. Çünkü Allah hakkındaki ifadeler, insanda ahlaki çağrışımlar uyandırmak ve insanı belli bir hedefe yöneltmek için vardır. Bundan dolayı Kur’an’da sıfatlar hariç bizzat Allah kavramı binlerce defa geçmesine rağmen, ilgi merkezi insan ve davranışlarıdır. İlâhî kudret ve insan iradesi tartışmaları dahi işlevseldir. Kur’an insan vicdanını iki uç tavır arasında sürekli gerilim halinde tutar. Bu tavırlardan biri insanı Allah karşısında tamamen güçsüz görüp içine düşülebilecek aşırı ümitsizlik; diğeri ise insanı başına buyruk sanıp öznel isteklerini ahlaki buyruk yerine ikame şeklindeki isyan tavrıdır. Kur’an muhatabını bu iki uç tavrın oluşturduğu ahlaki sınırlar arasında gerilim halinde tutar ki, nihilist uçlara gitmesini engellesin ve ona en yüksek ahlaki yaratıcılık düzeyini kazandırsın.

Kur’an Allah’ı tanıtırken nefy ve isbat yöntemini kullanır. Esasen kelime-i tevhîd bu yöntemin en beliğ ifadesidir. Tam ve birebir karşılığı şudur: Hiçbir ilâh yoktur, yalnızca O vardır. La ilâhe nefyi, illallah isbatı ifade eder. Nefy ve isbat yönteminin en beliğ ifadesi olan kelime-i tevhîd, aynı zamanda Allah hakkında düşünme ve konuşmanın istikametini de göstermektedir. Bu yön içkinden aşkına, fizikten metafiziğe, mukayyetten mutlaka doğrudur. Kelime-i tevhîd, insan zihninin soyutlama yeteneğini, yani akleden kalbin miracını öngörür. Tevhîd kelimesini açıklayan “Hiçbir şey O’nun gibi değildir” ayetinde de bu yön açıkça görülür. Önce her “şey” O’na benzemekten nefyedilir, sonra “O”nun benzersizliği isbat edilir. Bu ispat mantıki bir isbat olmaktan çok, varoluşsal ve zaruri bir sonuç olarak zuhur eder.

Bazı sûre ve ayetler Allah’ın kimliğinde yoğunlaşır. Adeta “Allah kimdir?” sorusunun cevabını verir. İhlas sûresi bunun en güzel örneğidir:

“De ki: O, tek Allah’tır. Allah, her şey kendisine muhtaç olan kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayandır. O doğurtmamış doğrulmamıştır ve hiçbir şey O’na eş ve denk olamaz” (İhlas 112/1-4)

Yine âyete’l-kürsi adıyla anılan ayet bunun   örneğidir:

“Allah, -O’ndan başka ilâh yoktur- mutlak diridir. O, kendi kendine yeten, kendi başına kaim ve tüm varlıklar kendisiyle kaim olandır. Ne gaflet basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde olan her bir şey O’nundur. O’nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimmiş bakayım? O, kullarının önünde/açıkta olan şeyleri de, ardında/gizli olan şeyleri de bilir; oysa onlar, O dilemedikçe, O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz Kudret ve otoritesi gökleri ve yeri kaplamıştır, üstelik onları görüp gözetmek O’na ağır gelmez. Gerçekten, yüce ve azametli olan, yalnızca O’dur.” (Bakara 2/255)

Bazen Allah’ın bir tek sıfatı koca bir sûre boyunca açılır. Bunun en dikkat çekici örneği Rahmân sıfatını açan Rahmân sûresidir. Sûre, müşrik muhatapların Allah’ın “Rahmân” oluşunu kabullenmek istemeyişlerinin altında yatan gerçek nedeni açıklar. Bu neden, Allah’ın insan hayatının her alanına müdahil oluşudur. Müşrik akıl, varlığına inandığı Allah’a ortaklar koşarken kendisine gayr-ı meşru bir mazeret bulmuştu: “uzak Allah” inancı. Bu tasavvur, söz konusu akla ortak koşma mazereti üretiyordu. Madem Allah uzaktı, O’na yakın olmak için aracılar gerekti. Rahmân sıfatı, Allah’ın hayatın her alanına müdahalesini ifade ediyordu.  Zaten  kendi  içlerinden  bir  insanı peygamber göndermesi de bu ismin bir tecellîsi idi. Onlar Rahmân    ismine itiraz etmekle, Allah’ın hayata aktif müdahalesine itiraz etmiş oluyorlardı. İçlerinden birinin peygamber seçilmesine ve onun eliyle gelen vahye itirazları da yine aynı sebebe dayanıyordu.

Müşrik aklın “uzak tanrı” tasavvurunu Kur’an şiddetle reddetti. Bu aklın Allah’a iftirasını red için, Allah’ın hayata aktif ve aktüel müdahalesini temsil eden esmâ-i hüsnâyı muhataplara bildirdi. Allah’ın her şeyi bilen bir Alîm, her şeyi gören bir Basîr, her şeyi işiten bir Semî, herkesin rızkını veren bir Rezzak, sınırsız rahmet kaynağı olan bir Rahmân ve Rahîm olduğunu sık sık tekrarladı. Bununla yetinmeyip Allah’ın kullarına şah damarından daha yakın olduğunu ifade etti. Bununla muhatabında hayata her an müdahil olan bir Allah tasavvuru geliştirmeyi amaçladı.

CAHİLİYYE’NİN “UZAK” ALLAH TASAVVURU

Kur’an’ın Allah’ın varlığını isbatlamaya ihtiyaç duymadığı gerçeği, sadece tarihselci bir yaklaşımla açıklanamaz.

Evet, Kur’an’ın ilk muhatabı olan cahiliyye Arap toplumu Allah’a inanıyordu. O’nu yaratıcı olarak kabul ediyor, evren üzerindeki tasarrufunu tasdik ediyordu. Fakat bu, Kur’ân’ın indiği çevrenin tamamının, Allah’ın varlığını kabul ettiği anlamına gelmez. Aksine biz iyi biliyoruz ki, sokaktaki müşrik Mekkeliden ayrı olarak, bir de aristokrat sınıf vardı. Bu sınıfa mensup bir dizine kadar ekâbir, “dehrilik” adı verilen ateist bir düşünceye mensuptu. Eline bir parça toprak alıp da “Ne yani! Şimdi biz ölüp, iskelet haline gelip, toza toprağa karıştıktan sonra, tekrar diriltilecek miyiz?”(Vakıa 56/7). diyen Mekkeli kodaman bunlardandı. Mekkelilerin bir kısmının, Allah inancıyla birlikte, belli belirsiz bir ahiret inancına sahip olduğunu yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Meleklerin sureti   olarak taptıkları putların ahirette şefaatçi olacaklarına inanmaları, buna delalet eder (53/26).

Sözün özü, Mekke toplumu kahir ekseriyetle Allah inancına sahipti. Kendilerini, gökleri ve yeri Allah’ın yarattığına, yağmuru Allah’ın yağdırdığına, güneş ve ay üzerinde Allah’ın tasarruf ettiğine inanıyorlardı (29/61, 63; 31/25; 39/38).

Onları müşrik yapan inkârları değil, Allah tasavvurlarındaki yamukluktu. Allah’a inanıyorlar, fakat inandıkları Allah’ın “uzak” olduğunu düşünüyorlardı. Bu düşünce, kendilerini O’na yaklaştıracak aracı arayışına itti. İşte bu arayış sonucunda melekler ve cinler gibi görünmeyen varlıkların, Allah katında kendileri lehine aracılık yapacağı düşüncesine saptılar. Onları Allah’ın kızları veya haremi olarak tasavvur ediyorlardı. Putlarını yaptıkları melekleri memnun ederlerse, onlar da Allah katında kendilerini kayıracaktı.

Kur’an’ın defaatle yerden yere vurduğu Cahiliyye insanının şefaat anlayışının oturduğu çerçeve buydu (39/3; 10/18). Allah tasavvurundaki bu sapma, putçuluğu getirdi. Putlara, Allah’a  yakın  olduğuna  inandıkları  meleklerin  yeryüzündeki  simgesi olarak tapıyorlardı. Üç büyük puta (Lat, Menat, Uzza) bu yüzden dişil isimler koymuşlardı (53/19-22). Cahiliyye toplumu, putlara tapınış amaçlarını şöyle açıklıyordu:

“Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye..”(Zümer 39/3)

Bu, onlardaki sapmanın temelinde, uzak Allah inancının yattığının açık bir deliliydi. Bundan dolayı Kur’an inkârcı muhatapların akidevi sapmasını şirk olarak adlandırdı. Bu kavram, Allah’ı inkâr etmeyi değil, O’na ortak koşmayı ifade ediyordu. Enbiya 22 gibi bazı ayetlerde yapılan kıyas, Allah’ın varlığını ispat sadedinde değil, şirk sadedinde gelmişti.

Allah tasavvurunu vahiy inşa etmelidir

Sual şu: İçkin ve sınırlı bir varlık olan insan, aşkın ve sınırsız bir varlık olan Allah hakkında nasıl konuşur? Bu büyük işe nasıl cüret eder? Diyelim ki cüret etti, peki ne kadar isabet kaydeder? Varlık evreninin en küçüğü hakkında yanlış konuşmak dahi kişiyi güvenilmez kılıyorsa, ya varlığı var eden Allah hakkında yanlış konuşmanın konuşan üzerindeki yıkıcı etkisi nice olur?

Kur’an, Allah hakkında bilir-bilmez konuşmayı açıkça yasaklar:

“Allah, hakkında bilginiz olmayan şeyi kendisine atfetmenizi yasaklamıştır.”       (Araf 7/33)

Yine vahiy, Allah hakkında bilmeden konuşmanın şeytan işi bir sapma olduğunu dile getirir (2/169).

Allah’ı tartışma konusu yapmanın, ne büyük bir cüret ve haddini bilmezlik olduğunu hatırlatır:

“Ne ki, yine de insanlar içerisinden, her hangi bir bilgiye dayanmaksızın Allah hakkında tartışan ve haddini bilmez her cins şeytanın peşine takılan kimseler çıkabilmektedir” (Hac 22/3)

İnsan Allah hakkında bilerek ne kadar, nereye kadar konuşabilir ki? Konuşulan Halık, konuşan mahlûktur. Konuşulan mutlak, konuşan mukayyettir. Konuşulan sonsuz, konuşan sonludur. Konuşulan mükemmel, konuşan yetersiz…

Bu bir problemdir. Bu problemin en sağlıklı çözümü Allah’ı yine kendi dilinden öğrenmektir. Vahiy, Allah’ı öğreneceğimiz ve tanıyacağımız en sağlıklı adrestir. Çünkü vahiy ilâhî kelamdır. Zaten Allah hakkında bilgiye dayalı olmadan konuşup tartışmayı kınayan ayetin yer aldığı sûrede, benzer bir ifadeyle gelen bir başka ayet bu sorunun çözümünü sunmaktadır:

“İnsanlar içerisinden herhangi bir bilgiye, bir rehberliğe ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışan kimseler çıkabilmektedir.”            (Hac 22/8)

Allah hakkında konuşmak için kişi mutlaka, “bir rehber ve aydınlatıcı bir kitaba dayanmalıdır”. Çünkü Allah ve Allah hakkındaki hiçbir şey, üzerinde spekülasyon yapılacak bir mevzu değildir. Bu tür bir tavır, sahih Allah tasavvurunun yara almasına neden olur. Bu Allah’a saygısızlıktır. Bu konuda yapılacak her türlü polemik, insanın mutlak karşısındaki ciddiyetine gölge düşürür. Zira, Allah hakkında yapılacak hiçbir akıl yürütme, hiçbir polemik ve tartışma, sahibini sahih ve kesin bilgiye götüremez. Bu en iyi ihtimalle bir zandır ve Allah hakkında yakin bilgi dururken zanların peşine düşmek, zanların en kötüsüdür. Kur’an bu durumu “Allah hakkında kötü zan besleme” olarak niteler ve onlar için “fenalığın girdabını boylasınlar” der (48/6,12).

Hac sûresinin 8. ayetinde geçen Allah’ı bize tanıtan “rehber” Allah Rasûlü, “aydınlatıcı bir kitab” ise Kur’an’dır. Allah, vahiy yoluyla zatı hakkında insana bilgi sunmuştur. Şu halde insan, Allah’ı kendi tanıttığı gibi tanımak zorundadır:

“O’nun güzel isimleri vardır: O’na onlarla dua edin!”(Araf 7/180)

“Allah’ı, siz bilmiyorken size bildirdiği gibi anın!” (Bakara 2/239)

“Artık O’nu, size gösterdiği gibi anın!” (Bakara 2/198)

O kendisini nasıl bilmemiz gerektiğini bize öğretmiştir. Çünkü insanı O yarattığı gibi, yarattığı insana beyan yeteneğini de o vermiştir (96/5). Ayette geçen ta’lim-i beyan, “bir şey hakkında düşünme ve düşündüğünü ifade etme yeteneği”dir. Allah hakkında, kendisi hakkında, diğer varlıklar hakkında tasavvur ettiklerini, düşündüklerini, inandıklarını, anladıklarını ifade etme yeteneğinin tümü bu kapsama girer.

Allah kimdir?

Kur’an, baştan sona, muhatabında muhkem bir Allah tasavvuru inşa eder. Allah, zatıyla mutlak gaybdır. İnsan idrakini aşan mutlak hakikattir. Sıfatlarıyla varlığa tecellî eder ve O’nun esmâsının tecellîleri varlık aynasında görünür.

Allah kendini tanıttığı gibidir:

“De ki: O bir tek Allah’tır.

O, tüm varlığın sebebi olan Mutlak Varlıktır. O, doğurtmamış ve doğrulmamıştır.

Hiçbir şey O’na eş ve denk olmamıştır.” (İhlas 112/1-4).

“O öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur; O aklın kavrama kapasitesini aşan hakikatleri de, akledilebilen gerçekleri de bilendir. ; O Rahmân’dır, O Rahîm’dir.

O öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka ilâh yoktur; O varlığın mutlak sahibidir, kutsalın kaynağıdır, bizzat kurtuluştur, güvenin ve güvenliğin merkezidir, mutlak otorite sahibidir, üstünlüğü tartışılmaz olandır, her daim hükmünü yürütendir, büyüklükte sınır tanımayandır. Yüce Allah, onların ilâhlık yakıştırdıkları her şeyden beri ve münezzehtir.

“Onlar Allah’ın ilmini cedel konusu yapıyorlar”

İmâm Hasan el-Basrî Kader Risalesi’nde, kaderci/cebircilerin en çok istismar ettiği konuların başında gelen “Allah’ın ilmi” konusunu ele alıyor. Bu konuyu da ayetler çerçevesinde açıklığa kavuşturuyor.

Önce Kur’an’dan yola çıkarak şu genel ilkeye dikkat çekiyor: “Allah hiç kimseye gücünün üstünde yük vurmaz.” (Bakara 2/286) Birileri çıkar da, “Allah’ın ilmi” ile “insanın iradesini” karşı karşıya getirir ve çatıştırırsa bu, öncelikle “insana gücünün yetmeyeceği yükü yüklemek” anlamına gelir. Bu, insana zulümdür. Hakeza biri çıkar da, “Allah’ın emri” ile “Allah’ın ilmi”ni karşı karşıya getirir ve çatıştırırsa, bu da Allah’a iftiradır.

Diyelim ki katilin biri cinayeti işledi ve “Neden işledin?” diye sorulduğunda, “Allah’ın ilmi”ni gerekçe gösterip; “Allah bunu ilm-i ezelisiyle biliyordu” dedi.

İmam el-Basrî zımnen, Allah’ın ilmini istismar eden bu katile şu cevabı veriyor: “Allah senin öfkene esir olman halinde o adamı öldüreceğini biliyordu” bu doğru. Fakat aynı Allah, senin öfkene hâkim olman durumunda o adamı öldürmeyeceğini de biliyordu”, Bu da en az diğeri kadar doğru. İkisi de Allah’ın ilmidir.

Şimdi katile dönüp sormak lazım:

  1. Sen cinayeti tasarlayıp işlerken Allah’ın ilmine vakıf mıydın ki, “Madem Allah’ın ilmi bu yönde, bari ben Allah’ın ilmine uygun davranayım da, şu cinayeti işleyeyim. Bir yandan katil olacağım doğrudur; fakat öte yandan, Allah’ın ilmini gerçekleştirmiş olmanın haklı gururunu yaşayacağım” mı dedin?
  2. Bunu böyle dedinse, cinayetini, mahiyetini bilmediğin “Allah’ın ilmi” üzerine yıktın. Fakat “Allah’ın emri” masum bir cana kıymamak idi. Peki, böyle düşünmekle “Allah’ın emri” ile “Allah’ın ilmi”ni karşı karşıya getirdiğinin farkında mısın? Nasıl olur da “Allah’ın emri”, aynı “Allah’ın ilmi” ile çatışır? Bunu hiç mi düşünmedin?
  3. Böyle düşünmekle sen, Allah’ın ilmini “Olup bitene indirgemiş” oldun. Allah’ın ilmini kendi küçük dünyanda “olup bitene ve vuku bulana indirgemek”, senin Allah’ı da kendin gibi düşündüğünü gösterir. Allah’ı kendine indirgeyen, nefsini ilahlaştırır. Sen, “Allah’ın ilmine iman” adı altında bu kadar inkârı bir araya getirdiğinin farkında mısın?
  4. Diyelim ki, hür iradenle yaptığın tercihe “Allah’ın ilmi” kılıfını geçirdin. Peki, “Allah’ın emaneti” olan irade ne olacak. İrade Allah’ın insanı insan eden en büyük emanetidir. Sen bilmediğin ve ulaşamadığın, kullanımı sana ait olmayan “Allah’ın ilmi”ni istismar etmenin; bildiğin ve ulaştığın, kullanımı sana ait olan “Allah’ın irade emaneti”ne ihaneti mubah kılacağını mı sanıyorsun?

Ey Allah’ın ilmi ile Allah’ın emrini savaştıran kişi! Önünde iki yol vardı. Sen birini seçtin. O yolda yürüdün ve bu sonuca ulaştın. Allah’ın ilminin buna erdiğini biliyorsun. Peki, Allah’ın emanet ettiği irade ile öteki yolu seçip o yolda yürüseydin ve elde ettiğin sonucun dışında bir sonuç elde etseydin, Allah onu bilmeyecek miydi? Bunu mu demek istiyorsun? Sen Allah’ın sonsuz, sınırsız, zamansız, mekânsız, eşsiz ve benzersiz ilmini zamana, mekâna, olguya ve olaya hapsederek, esasında Allah’ın ilmine inanırmış gibi yapıp, Allah’ın ilmini inkâr ettiğinin farkında mısın?

Aklını Kur’an’ın inşa ettiği her mü’min ve Müslüman gibi, “Allah’ın ilmi” deyince el-Basri’nin aklına hemen, “insanın iradeli fiilleri” gelmiyor. “Allah’ın ilmi” deyince, aklına ilk gelen şey insanın iradeli fiilleri olan kimsenin aklı ters çalışıyor demektir. Aklı ters çalışan birinden bir meseleyi doğru anlaması, doğru kavraması, hatta doğru soru sorması beklenemez.

İnsan iradesi, Allah’ın külli iradesinden bir cüzdür. Üflenen ruh ile insana bahşedilen iradenin bağlı olduğu yasalar vardır. Bu yasaları Allah koymuştur. İnsan iradesi, “sünnetullah” tabir edilen değişmez ve bozulmaz yasalara bağlı olarak işler. Bu yasaların bir adı da “emr”dir.

İnsanın iradeli fiillerinde Allah’ın ilmi, iradenin bağlı olduğu ilâhî yasalardır.

Allah’ın ilmi meselesini Allah’ın sünneti meselesinin dışında düşünmek, Allah’ı bilmemek, tanımamak ve anlamamaktır. Böyle birine Allah’ın ayetleri kâr etmez. Allah’ın ayetlerinin kâr etmediğine, hiçbir şey kâr etmez.

İradenin tabi olduğu yasaların anahtarı “seçmek”tir. Seçmek, yani “ihtiyar” etmektir. İradeyi emanet eden Allah, onu kullanan her insanı mesul tutmuştur. Allah insanı iradeye mahkûm ve mecbur etmiştir, iradenin önündeki seçeneklerden birine değil. İrade, Allah’ın insan için koyduğu kaderdir. İradeyi insana kader kılan Allah’ın, iradeyi verdikten sonra bir de dönüp insan için iradenin önünde beliren alternatiflerden herhangi birine mecbur ve mahkûm etmesi, sağ eliyle verdiğini sol eliyle almasıdır. Bir yandan serbestsin deyip, öbür yandan elini ayağını bağlamaktır. Bu Allah’a iftiradır. Eğer öyle olsaydı, o zaman insan mes’ul değil mecbur olurdu. Oysaki insan mecbur olduğundan mesul tutulamaz, mesul tutulduğuna da mecbur olmaz.