Sofralarımızda akraba ve dostlarımıza yer ayırmak kadar, tanıdık tanımadık fakirleri de bulundurmak İslâm’ın bize bir emridir. Biz, misafir ile yenen yemeğin bereketleneceğine, bizlere huzur vereceğine inanan bir dinin/medeniyetin mensuplarıyız.

Aç olanı doyurmak, her zaman çok sevaplı ve huzur verici bir harekettir. Ebu Hureyre radıyallahu anh’tan rivâyet olunduğuna göre, birisi kendisinin katı kalpli, gönül huzurundan mahrum yaşamaktan muzdarip olduğunu Peygamber’imize(s) söylemişti. Peygamber Efendimiz(s), ona, “Kalbinin yumuşamasını istiyorsan, açı doyur ve yetimlerin başını okşa”[1] buyurdular. Bir başka hadislerinde ise Peygamber Efendimiz(s), “Kim bir açı, Allah için doyurursa, Allah ona Cennet meyvelerinden yedirir”[2] buyurmuşlardır.

İhtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermek, onları doyurmak cehennem azabına karşı kalkan olarak gösterilmiştir. Bu hususta Peygamber Efendimiz (s), “Bir hurma vermek sûretiyle de olsa kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz”[3] buyurmuşlardır.

Müddessir Sûresi’nde açları doyurmamak; namazı terk etmekle, hatta ahireti inkâr et mekle aynı teraziye konmuş ve cehenneme giriş sebebi olarak gösterilmiştir. Bu âyetler mealen şöyledir: “Suçlulardan sorarlar: ‘Sizi şu can yakıcı azaba ne sürükledi?’ Onlar da derler ki: Biz, namaz kılanlardan değildik, fakiri de doyurmazdık. Boş işlere dalanlarla birlikte dalardık, ceza gününü de yalanlardık. Sonunda bu halde iken, ölüm bize geldi çattı” (Müddessir 74/42-47).

Hâkka Sûresi’nin 25-34., Fecr Sûresi’nin 17-20., Beled Sûresi’nin 11-16. ve Mâûn Sûresi’nin 1-3 ve 7. âyetleri de aynı mânâ ve maksadı taşımaktadır. Ayrıca bütün bu âyetlerde müminlerin fakirleri doyurmaları, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermesi, aynı zamanda da başkalarını buna teşvik etmesi, hatta bu hususta yarışması ısrarla emredilmiştir. Bir diğer önemli husus da bu âyetlerin; okuma, tefekkür, temizlik, ferdî ve sosyal güvenliği sağlayıcı esaslar olarak tespit olunmasıdır.

Bu yüzden ilk Müslümanlar okuma, öğrenme ve temizlikteki hassasiyetlerini, açları doyurmada da kusursuz olarak göstermeye başladılar. Bu kimselerden bazıları, misafirsiz yemek yemiyor, tek başına sofraya oturmuyordu. Nur Sûresi’nin 61. âyetinde bu hususa işaret olunmuştur.

Diğer taraftan da muhtaçlara yedirmek, imanın bir gereği olarak gösterilmiştir. Bir Müslüman, çevresiyle ilgilenen, başkalarına faydalı olma neşesiyle yaşayan insandır. Kur’an-ı Kerim’de sâlihlerin, cennete namzet olan kulların özellikleri anlatılırken şöyle buyrulur: “Onlar fakire, yetime ve esire O’nun sevgisi için yemek yedirirler ve şöyle derler: ‘Biz, size Allah rızası için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz” (Dehr 76/7-10). Rum Sûresi’nin 38. âyetinde ise, “Akrabaya, fakire, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın hoşnutluğunu dileyenler için bu daha hayırlıdır” buyrulmaktadır.

Hadis mecmualarında ve İslam ahlâkı ile ilgili kitaplarda, Peygamber Efendimizin(s), diğer peygamberlerin (Allah cümlesinden razı olsun), ashab-ı kiram efendilerimizin(r) ve İslam büyüklerinin davetleri, ziyafetleri ve misafir ağırlamalarına dair yaşanmış pek çok misaller bulmaktayız. Ziyafet, mevcudumuzun en iyisini, evimizde nadiren yiyebildiğimizi misafire yedirmek, bu yolla onu en iyi şekilde ağırlamaktır. Fakat bu konuda bir yapmacığa, bir zorlamaya düşmek de hoş görülmemiştir. Unutmamalıyız ki neyimiz varsa, herhangi bir tekellüfe düşmeden, onu ortaya koyabilirsek, gönül hoşluğu ile yapacağımız ikramlar bereketli ve devamlı olur.[4]

Sıralamaya çalıştığımız bu âyetler ve hadislerin ışığında, fakiri doyurmanın ve ziyafet vermenin önemi ortaya çıkmaktadır. Şu var ki, günümüzün şartları ve içinde bulunduğumuz muhit, yemekli misafir davet etmemize imkân vermeyebilir. Ancak bu takdirde de, Müslüman ecdadımızın hayır ve hizmet anlayışlarına uygun olarak, aşevleri ve her türlü hayır kurumları aracılığıyla ihtiyaç sahiplerinin imdadına koşmalı, bu hususta gerekli her türlü çaba ve gayreti göstermeliyiz.

AHMET COŞKUN

[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/263, 387

[2] Ebu Davud, Zekât, 41

[3] Buhârî, Edeb 34, Zekât 10, Rikâk 49, 51, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66–70

[4] Bkz: Buhârî, Et’ime, 35-48, Edeb, 85-87, Savm, 54; İbn Mâce, Edeb, 5; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 4/155.