KİTAPLIK   

Aliya İzzetbegoviç: Doğu ve Batı Arasında İslam

Sümeyye AYDIN

İnsan hayat mücadelesi içerisinde, mücadelesine yön vermek için örnek şahsiyetlere ihtiyaç duyar. Düşünürler de örnek alınacak önemli şahsiyetlerdir. Bu şahsiyetlerden bir tanesi de Aliya İzzetbegoviç’tir.

Tüm dünya Müslümanlarına, uyanışın ve yeniden dirilişin öncüsü olan Aliya, mücadelesine, bazen meydanlarda bazen ise kaleminin kuvvetiyle güç katmıştır. Bizlere çok önemli eserler kazandırmıştır.

1980 yılında kaleminden çıkan, bütün dünyada büyük yankılar uyandıran en önemli eseri ‘Doğu ve Batı Arası İslam’dır. Bu eser yazarın düşüncelerini bizlere sunmaktadır. Bundan dolayı esere başlamadan önce yazar tanınmalıdır. Yazar tanınmadan eser doğru anlaşılmayacaktır.

Kitabın içeriği incelendiğinde birbirinden farklı konuların bir arada olması dikkat çekicidir. Aliya, insanlara, oluşlara, duruşlara, hareketlere dokunan biri olarak, bizlere, aslında bu konuların birbirinin içinden geçen çember gibi olduğunu göstermiştir. Kendine ve insanlara bir hareket oluşturmuştur. Kendini de ihmal etmeyerek sürekli kendine dönüş yapmıştır. Bir şeyi anlatmadan önce yaşamak olduğunu bizzat düşünceleriyle birlikte bize yol göstermiştir.

Süregelen hayata baktığımızda uzun zamandır sonu kestirilemeyen ideolojik çatışmanın sahne aldığını görüyoruz. Bu çatımalar bazen etrafımızda cereyan ederken bazen de tam ortasındayızdır. İnancımızı, İslam’ı nereye koyacağımızı, hayatımıza nasıl şekil vereceğimizi bilmiyoruz. Aliya ise daha eserinin başında bizlere bir bakış açısı sunmuştur; “Bu kitap teoloji değildir; yazarı da teolog değildir. Bu bakımdan kitap, doğrusu aranırsa İslam’ı bugünkü neslin konuştuğu ve anladığı dile tercüme teşebbüsüdür.” diyerek Doğu ve Batı’daki gelişmelerde İslam’ın konumunu belirtmiştir. İnsanın yolculuğunun ilham ve hayret verici bir şeklide bütünleştirilmiş bir analizini yapmıştır. İslam’ın evrenselliğine ve güzelliğine canlandırıcı bir anlam vermiştir.  Bizlere bir perspektif kazandırmıştır.

Yazar Eserinde, dünyadaki görüşleri, üç şekilde tasnif etmiştir. Bunlar Dînî (maneviyatçı) dünya görüşü, Materyalist dünya görüşü, İslamî dünya görüşüdür.

Eser iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım altı bölüm, ikinci kısım beş bölümdür.Bunlar tekamül ve yaratma, kültür ve uygarlık, sanat fenomeni, ahlak, kültür ve tarih, dram ve ütopya, Musa-İsa-Muhammed, İslam ve din, hukukun İslami mahiyeti, saf dinin ve saf materyalizmin imkansızlığı, İslam’ın dışında ‘Üçüncü yol’ başlıklarıdır.

Bütün başlıklar birbirinden önemli ve üzerinde durulması gereken konulardır. Kitap adeta ders kitabı niteliğindedir. Aliya’da benim dikkatimi çeken hususlardan birisi, onun komplekssiz oluşudur. Bu yönü onu duygusallıktan uzak tutup olayları/düşünceleri sağlıklı bir şekilde görmeye itiyor.

Dini, insanların yüreklerinde yer eden bir inanç, hayatı düzenleyen bir öğreti ve Yaratıcı tarafından insanlara verilen bir iyilikler manzumesi olarak gören Aliya, dinin hiçbir zaman insanların gündeminden çıkmayacağını ısrarla belirtir.

Kitapta yer alan bazı cümleler ise Aliya’nın hakiki bir entelektüel ve sıkı bir dava adamı olduğunu gözler önüne sermektedir.

 

‘Ruh varsa insanda vardır. Maneviyat ve ahlak olmadan insan hayatı manasızdır. En yüksek şekli insanda sergilenen ruh–madde birliği prensibinin adı ise. İslam’dır’ diyen yazar İslam’a bakışa farklı bir pencere açmış,o meşhur ifadesi ile ‘İslam edebiyat değil, hayattır!’ vurgusunu da yapmıştır.

Kitapta sanat bölümü dikkatimi çekmiştir. Sanat, yaratma vurgusu yapar. Dinden uzaklaşan Sovyetlerde sanatta gerilemişlerdir. Sanatta doğayı çizen bir ressam yaratıcıya inanmazsa, nüansları göremez. Sanatın din içerisinden doğduğunu görmek için tarih öncesine dönmek gerekir. Putperestlik-heykelcilikse buna delildir. Şunu söylemek gerekir ki sanat ve din, insanın kaybolmuş bir dünyayı arayışından ileri gelmelidir.

“Tefekkür, meditasyon insanın kendi kendini, dünyadaki yerini tanımak üzere sarfettiği iç çaba; öğrenmek ve tahsil etmek ise gerçekler ve gerçekler arasındaki münasebetler hakkında bilgi toplamaktan ibaret apayrı bir faaliyettir.” Diyen Aliya, kültür ve uygarlık arasındaki ilişkiyi diğer görüşleriyle paralellik içinde değerlendirmekte ve kültürün öznesinin insan, uygarlığın öznesinin ise toplum olduğunu bildirmiştir.

 

Bende merek uyandıran bir konu da İzzetbegoviç’e göre Musa-İsa-Muhammed üçlüsünde Muhammed, Musa ve İsa arasında bir denge konumunda bulunmasıdır. Bundan dolayı İslam’ı anlamak için Yahudîlik ve Hristiyanlığı iyi anlamak gerekir. Musa, İsa ve Muhammet aslında üç farklı anlayışı temsil etmektedir. Bundan dolayı bütün inançları en ince ayrıntısına kadar araştırmalıyız.

Eser bizim ele aldığımız ve daha alamadığımız nice konuları ele almıştır. İnsanın merakını celbeden ve araştırmaya sürükleyen bu eser “Allahu Ekber” ve “La İlahe İllallah” seslenişiyle İslam’ın en inkılâpçı birer parolalarını da bize hatırlatmıştır.

Çağımızın en büyük entelektüel ve siyasî zekâlarından biri olan Aliya İzzetbegoviç, kitabını şu cümleyle noktalamaktadır:

“Ey Teslimiyet! Senin adın İslam’dır.”

Bu teslimiyeti bizlerin de yaşaması duasıyla…