Gençliğinden beridir Rabb’iyle namaz randevusuna çok dikkat eden ve şu anda yetmiş altı yaşına ermiş bir dostum var. O, güne sabah namazından bir-iki saat öncesinden başlar, titiz bir abdest alır. Peşinden uzun uzun Kur’an okuyarak Rabb’iyle konuşur. Son namaza yetişecekmiş gibi koşarcasına camiye gider. Camide seçtiği yer hep imamın tam arkasıdır. Namaz kılındıktan sonra herkes camiden çıkar ama o, huzur-ı ilâhiden ayrılmak istemez, camide kalır. Sünnet olan namazları kılar, eline tespihini alır, okur ve derin bir tefekküre dalar. Birkaç saat sonra yavaş yavaş yürüyerek eve gelir, kahvaltı hazırsa yapar, değilse hazırlanana kadar ya eve gelen talebelerine Kur’an öğretir ya da küçük bahçesine iner,  çalışmaya başlar. Bu arada gelen talebeleri varsa derslerini de oracıkta verir. Kahvaltı yaptıktan sonra, üzerine çok yorgunluk çökmüş ise, yan tarafı üzerine toplanır ve biraz kestirir.  Bir saati geçmeyen bu uyuklamadan sonra kalktığında, bir şeyini kaybetmişçesine, namaz vakti için önce cep saatine bakar, daha sonra abdestini alır. Her halinden tadına doyulmaz bir haz yaşadığı anlaşılan saatleri tekrar yaşamak için, namaz randevusuna yine koşarcasına, ezandan en az yarım saat önce camide olacak şekilde gelir ve imamın arkasındaki yerine oturur.

Öğle namazını kıldıktan sonra herkes camiyi bir an önce terk edecek şekilde hızla hareket ederken, o yavaşça yerinden kalkar, bekleyen varsa bir-iki kişiyle el sıkışır, sonra bir kenara çekilir, önce nafile namaz kılar, peşinden eline tespihini alır ve tekrar derin bir tefekküre dalar. Bu durumu ikindi namazına kadar devam eder. İkindi namazını da kıldıktan sonra camiden istemeye istemeye çıkar gibi, eve doğru gelir. Eve vardığında, evde ne varsa öğle yemeği niyetiyle az bir şeyler yer. Az yemesinin sebebi sorulunca da “En şerli kap dolu midedir” şeklindeki Peygamber sözünü hatırlatır ve çok yiyenlerin ibadetlerinden zevk alamayacağını söyler. Bu arada bir iş varsa yapar, iş yok ise yine tespihini alır, dilinde dua, bir kenarda derin düşüncelere dalar ve akşam namazını bekler.

Akşam namazında yine camideki imamın arkasındaki yerini alırken, namaz sonrası için de onun hiç acelesi yoktur. Yatsıya kadar yine camide bekler ve tefekküre dalar. Yatsı namazı kılındıktan sonra yavaş hareketlerle camiyi terk eder. Onun akşam yemeği genellikle yatsıdan sonra çok hafif bir şeyler yemekten ibarettir. Yemekten sonra yine tespih elinde, serilmiş olan yatağının kenarına oturur, derinlere dalar, uyku bastırdığında bazen başı bir tarafa düşer ve nihayet uyur. Yabancı bir yerde ise gece yarısına saatin kurulmasını ister, ancak saate güvenmemiş olacak ki, çağrılsın dediği saatten bir saat öncesinden kalkar ve bir sonraki güne aynı şekilde hazırlanır.

Bu dostumu tanıyanlar veya kendisiyle ilk karşılaşan insanlar onu sever, onu gördüklerinde veya yanından ayrılırlarken duasını isterler, o ise onların bu taleplerine karşılık sadece hafif bir gülümseme ile cevap verir.

Dostumun bazı özelliklerini tespit ettim. Cami merkezli bir hayat tarzını seçmiştir. Misafir olduğu yerlerde dahi en yakın camiyi sorar, oradaki hazirunu da camiye davet eder.

Camiden çıkarken hiç aceleci değildir. Zaten genelde dünya işleri için hiç acele etmez. Ancak namaza giderken gençleri arkasında bırakacak şekilde acele eder. Yine bu dostumun az konuşmasına rağmen, çevresindeki insanlara tavsiye ettiği şeylerin kalıcı etki yaptığını gördüm. Ziyaret ettiği evlerde ise kendisine sorulanlara cevap vermek haricinde pek konuşmaz, ancak kalkacağı zaman bir miktar Kur’an okumak için hane halkından müsaade ister, sesli okuduğu Kur’an’dan sonra hep beraber edilen duanın ardından oradan ayrılır.

Sevenleri bir hayli olan dostumun, en çok sevdiğinin ise Âlemlerin Rabbi olduğunu gördüm. Çünkü o, en çok mesaisini O’na ayırıyor ve O’nunla çok mutlu. O’ nunla olan randevusu için erkenden gidip bekliyor ve randevu yerinden ayrılmak içinde hiç acele etmiyor.  O sever de Rabbi onu sevmez mi? Sevdirmez mi? Evet bence de onlar birbirini çok seviyor. Bu sevginin devamlılığı için hiçbir aracıya ihtiyaçları da yok.

Bu yıl dostumun hesabında bulunmayan bir durum oldu. Cenab-ı Allah birilerini vesile etti, yıllardır özlemini çektiği bir umre yaptı. Çok mutlu oldu. Orada Allah ile olan dostlukları tazelendi. Yaratılış amacına uygun olan iş de böylelikle yapıldı. Zaten fıtratı incelediğimizde aynı şeyi görmüyor muyuz? (Tîn Sûresi). Hac, umre veya itikâf gibi ibadetler Allah ile olan randevunun en yoğunlaştırılmış hali değil midir? Sadece ibadet için, bir yerde durmaktan daha çok insanı mutlu eden bir şey olabilir mi? İşte özüne inilen namaz randevusu da böyle bir ibadettir. Rabb’im bu randevunun kıymetini bilenlerden eylesin.

——–

Allah Resulü’nün, “Namazın makbulü, vaktin başında kılınan namazdır” mealindeki hadis-i şeriflerini bir kardeşime okuduğumda o da “Gerçekten namaza ezandan hemen sonra durduğum zaman hem namaza hem de kendime olan saygımın arttığını görüyorum. Yoksa diğer türlü de zaten namaz kılıyoruz” demişti. Gelelim halimize… Suçumuzu itiraf etmemiz bizi masum kılar mı? “Kılmaz!” dediğimize göre neyi daha çok ciddiye almamız, neyi de ertelediğimize bakmak gerekir (İnfitar 82/1-5). Hayırlı olan işleri ertelemeyi genel olarak şeytanın bir oyunu olarak düşündüğümüzde, namaz ertelenmemesi gereken ibadettir. Sürekli erteleme alışkanlığı bir müddet sonra unutkanlık getirebilir. “Allah’ı unutanların da, Allah’ın kendilerini unutacağını” (Câsiye 45/34) ise hepimiz pekâlâ biliyoruz.

Hayat kitabımızda Rabb’imizin, “Meşguliyetleriniz sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın” (Münafikûn 63/9) âyetini doğrudan namazla sınırlamak belki isabetli olmayabilir, ama topyekûn İslâmî bir hayatın inşasının ancak düzgün bir namazla olacağı kanaatindeyim. Teorik bilgimizi çok artırmak yerine çevremizdeki camilere daha sık sık giderek, orada cemaate devam eden insanları biraz incelediğimizde bazılarının bu işte devamlılık gösterdiğini görürüz. O halde nasihate onlar değil artık biz muhtacız. Onların fiilî ameli, bizim teorik amelimizden herhalde daha hayırlıdır. Hayırdan pay almanın yolu ise aynı saflarda kendimize bir yer tutmakla olabilir.

İnsanlarla olan randevularımıza geç gitmek veya bize gelenlerin geç kalması, görmezlikten gelinen bir konu olmamakta, bekletilenler bir şekilde rahatsızlıklarını karşısındakilere aktarmaktadır. Eğer Rabb’imiz de geç kaldığımız randevulara karşılık dünyada birazcık sert uyarı yapsaydı, hayatımızın çekilmez bir hal alacağı kesindi. Öyleyse şöyle düşünmek gerekir: Milyarlarca güneş sistemi, bunların da bağlı bulunduğu milyarlarca galaksi, evren ya da evrenler sahibi olan Allah (c), bizim gibi bir zerreciğe tenezzül edip, melekleri ile kitapları ve peygamberleri ile “Namazı kılın!” (Bakara 2/43, Nisa 4/77) diyorsa, O’nu dikkate almamak akılsızlıktan başka ne olabilir ki? “Ben iman ediyorum” iddiasında bulunanların öncelikle namaz ibadetini ana madde olarak dikkate alması gerekir.

“Duanız olmasa Allah size niye değer versin!” (Furkan 25/77) âyetini anlayan değerli muhataplar; içten dualarını etmek için namaz randevusuna dikkat etmeli, öncelemeli, vazgeçmemelidirler. Aksi takdirde çaput namazlar yüzümüze fırlatıldığı zaman iş işten geçmiş olacaktır.

İnsani değerlerin hızla tükendiği günümüzde, namazımıza engel olan şartları ortadan kaldırarak kendimizi Rabb’imizin huzuruna vaktinde atmak gerekir. İç huzurumuzu sağlayan ve ruhi rahatsızlıklarımıza çözüm olan, gözümüzün nuru namazın kıymetini bilip,  namaz randevularımıza dikkat etmemiz lazımdır.

Sonuç olarak namaz’a ayırdığımız zaman kayıp bir zaman değil, âhiretteki sonsuz hayatımızın mutluluk içinde sürmesi için bir belge olacaktır. Bu belgeyi almanın yolu ise namaz randevusuna vaktinde gitmektir.

Mehmet ÇAKIL