ANALİZ

Akleden Kalp

Bilgin ERDOĞAN

İnsanın bu hayattaki en büyük gerçeği anlamlılıktır. Varoluşsal anlamını kaybeden insan hemen hemen her bir şeyini yitirmiş gibidir. Zaten dinin en büyük gayesi, insana varoluşsal anlamlılığını kazandırmasıdır ki bu ancak akleden bir kalp ile mümkündür. Zira Rabbe güvenmek anlamına gelen iman ancak bu şekilde tecelli eder. Zaten iman; dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve amel ile ispattır. Bunları yapabilmek için akleden bir kalbe ihtiyaç vardır.

Akletmeyen insanın, imanı da olmaz. Akıl ile vahiy arasındaki ilişki göz ile ışık arasındaki ilişki gibidir. Zaten istikamet; aklın, vicdanın ve fıtratın vahiy ışığında buluşması ile mümkün olur. Bu bağlamda İmam Cafer’e nispet edilen “Akıl insanın içindeki peygamber, peygamber insanın dışındaki akıldır” sözü ezelî bir hakikatin ifadesi olmalıdır. Akıl madem ki Allah’ın insana en büyük ikramıdır onun bir diğer büyük ikram olan vahiyle çelişmemesi gerekir. Şayet çelişiyor gibi görünürse, eskilerin ifadesiyle “akıl evvel, nakil ise müevvel” olmalıdır. Bu tür durumlarda ehli rey, nakli akla ve fıtrata göre tevil ederler. Çünkü vahiy, akla yardımcı olmak içindir.

Akletmekten bağımsız bir din algısı, bağnazlığı doğurur. Zira eskilerin ifadesiyle pis kafa temiz kalbi kirletir. Zaten bugün, İslam dünyasındaki en büyük sorun aklı rafa kaldırmaktan kaynaklanmaktadır. Akıl işlevsiz bırakılınca Allah o bireylerin veya toplumların üzerlerine pislik indirir. Kur’an bu bağlamda şöyle der: “… Ve O, aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder!” (Yunus:10:100) Akletmemek, insanın kendisine yaptığı zulümdür. Zulüm ile abad edenin ise akıbeti berbat olur.

Bugün kanımca İslam dünyasının en büyük sorunu akletmekten uzaklaşmasıdır. Zira taassup sadece kendilerini rivayetlere veya geleneğe nispet eden ehli hadis ekolünden değil aynı zamanda kendisini güya Kur’an talebesi gibi gören fakat aklı devre dışı bırakarak Allah’ın ayetleriyle akla ve fıtrata mugayyir hüküm vermeye çalışanlar arasında da görülmektedir. Zaten akıl devre dışı bırakılınca, ne geleneği, ne rivayeti ne de vahyi anlamak mümkün olur. Selefilerin rivayet üzerinden aklı rafa kaldıran mantığını birilerinin Kur’an ayetleri üzerinden yapması arasında fazla bir fark yoktur.

Akletmek dindarlığa, akletmemek ise dinciliğe sebep olur. Dindar, talibi olduğu din ile insanlık ailesini inşa ederken, dinci inandığı dini öğretilerle tüm insani değerleri adeta imha eder. Akletmemek insanı yeryüzünün en şerli varlığı haline getirir. Zaten Kur’an bu konuda şöyle der: “İyi bilin ki, Allah katında canlıların en şerlisi aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir. (Enfal:8:22) Demek ki esas sorun akletmemektir.

 

Aklı olmayan bir talebe nasıl ki okulundaki sınavlarında başarılı olamaz ise akletmeyen bir kul dahi bu hayat imtihanında muvaffak olamaz. Zaten aklın olmadığı hangi alanda başarılı olmak mümkündür ki? Aklını kaybeden insan, evinin yolunu dahi bulamıyor iken akletmeyenlerin hakikat yolunu bulması veya bu yoldan çıkmamaları iddia edilebilir mi?

Kur’an aklın çıkarttığı yol ile vahyin çıkarttığı yolun aynı olduğunu vurgular. “Ve dediler ki: “Eğer (vahyi) dinlemiş olsaydık ya da akletseydik, şu çılgın ateşin yareni olmayacaktık” (Rahman:67:10) Vahiy, imansızlığın vasfı olan hakikate karşı, sağır, dilsiz ve kör olmaktan kurtulmanın yolunun, akletmek olduğunu belirtir. “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler-onlar akledemezler.” (Bakara: 2:171) Bu ayetler, imansızlığın vasfı olan hakikate karşı, sağır, dilsiz ve kör olmaktan kurtulmanın yolunun, akletmek olduğunu belirtir.

 

Aslında vahyin insan için nihai hedefi, aklını faal olarak kullanabilmesidir. Zira akıl, aslında (ukal) yani bağ demeye geldiğinden, insanın maziyle veya istikballe bağ kurabilmesini sağlar. Çocuklar, günü birlik yaşadıklarından ve yarınlarını hiç düşünmediklerinden akıl-baliğ değildirler ve onlar İslam fıkhında mükellef sayılmazlar. Yarınını düşünen, yani bugün ile yarın arasında bağ kurabilen insana akıllı denir. Onun için en akıllı kişi, en yarınını yani ahiretini düşünen ve ona göre yaşayandır.

Farabi’ye göre ilim bir şeyin sebebini bilmektir. Bundan dolayıdır ki fıtrat dini İslam, şabloncu, şekilperest ve statik bir inanç sistemi değil bilakis maksatçı, ilkeli ve dinamik bir dindir. Fıtrat dini İslam’da anlamsızlık yoktur.  Varoluş, anlamsız değildir. (Zariyat: 56) Rabbimiz bu gerçeği “Sizi abes olsun diye mi varettiğimizi sanıyorsunuz” (Mü’minun: 23;115) diyerek dile getirir.

 

Fıtrat dini İslam, akıl ve vahiy bütünlüğü içinde hareket edilmesini önerir. Vahyin birçok yerinde tefekküre yani derinlemesine düşünmeye atıf varken, tefkir yani sığ düşünme şekli vahyin dilinde ağır bir dille eleştirilir. (Bknz: Müddesir:74:18-19) Zira varolabilmek, düşünmekle mümkündür.

 

Bu âlemde sadece insan değil varlık dahi anlamlıdır. Vahyin dilinde yerde ve gökte ne varsa hepsi Allah adıyla hareket eder. İslamoğlu’nun özet ifadesiyle anlamsızlık Allahsızlıktır. Evet, madem ki anlamsızlık Allahsızlıktır, Allah’ın göndermiş olduğu din dahi şekil ve seremoniden ibaret değildir. O halde ibadetlerin bir manası, gayesi, hedefi ve felsefesi vardır. Dini anlamak sadece nassın zahirini anlamak değil, onun gözettiği maslahatı da idrak etmektir.

Ömer’in dilinde buna maslahat denirken, Ebu Hanife’de istihsan, Necmeddin Tufi’nin dilinde maslahad-ı mürsele, İmam Satibi’nin dilinde makasıd-ı şeria, Şah Veliyullah Dehlevi’de, daimî din değişen şeriat, Ali Şeriatı’nın dilinde, sözün coğrafyası, Fadlallah’ta ise hikmet denir. Özellikle Ömer’in uygulamalarına baktığımızda bunların İslam dinamizmini yaşatan ve nassın gözettiği maslahatı öne çıkaran uygulamalar olduğunu müşahede edebiliriz. Mesela, Allah resulü döneminde içki içen kişiye uygulanan ceza, Ömer döneminde iki katına çıkarılmıştır. Ömer, bunun sebebini, amacın insanları darp etmek değil bilakis bu fenalıktan alıkoymak olduğunu belirtmiş ve o dönemde bu ceza miktarı insanlara kifayet ediyordu, şimdi ancak bu kadarı yeterlidir diyerek, uygulamanın şekline değil, maksadına göre hareket etmiştir.

 

Bundan dolayıdır ki İslam usul âlimleri, dinin Mekasid-i Hamse’sini (Beş Temel Maksadını) belirlemişler ve dinin emir ve yasaklarının bunların temini ile ilgili olduğunun altını çizmişlerdir. Bu bağlamda “Ezmanın tegayyuru ile ahkâmın tegayyuru inkâr olunamaz-Şartlar değiştikçe hükümler değişir” kaidesini de hatırlamak gerekir.

İslam, insan fıtratıyla çelişmeyen akılcı ve gerçekçi bir din olduğu halde yüzyıllardır rivayetlerin ve hurafelerin enkazı altında kalmış ve Müslümanlar vahyin ve aklın rehberliğindeki indirilmiş dini unutmuş ve daha çok uydurulmuş dini bilgilere rağbet etmişlerdir. Böylelikle dini tiranlar, klikler ve sömürü odakları çıkmış ve hakikati boğmaya kalkan softalar türemiştir. Bu işin tek reçetesi, vahyin ve akleden kalbin merkeze alınarak dini hayatın yaşanmasıdır.

Dindar, akleden kalbini yitirdiği zaman siyasi istismarın kurbanı olur. Ezanın sesi onun manasının önüne geçer. Kur’an tecvidi, kitabın namusu olan tevhide tercih edilir. Namaz şekilsel ayin olmaya başlar. Ubudiyetin içi boşaltılınca ibadetler ritüelleşir. Oysa ki bu tarz bir ibadete Maun suresinde Allah, lanet eder. “Baksana şu dini, mahşer ve hesabı yalan sayana! (2) O, yetimi şiddetle itip kakar. (3) Muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez. (4) Vay haline şöyle namaz kılanların; (5-6-7) Ki onlar namazlarından gafildirler, (Maun: 109 : 1-7)

Kur’an’da, “Şu bir gerçek ki biz sana ‘tekrarlanan yedi’yi ve yüce Kur’an’ı verdik” (el-Hicr 15/87) meâlindeki âyette “seb‘an mine’l-mesânî” ifadesi “tekrarlanan yedi” demektir. Kur’an’da iki sure 7 ayettir. Bunlardan birisi Fatiha suresi diğeri ise Maun suresidir.

Fatiha suresi ile Allah-insan ilişkisi tanzim olur iken Maun suresi ile insan-insan ilişkisi düzenlenir. İşte kulluk, şayet Hakka vefa ile kulluk etmek ise bunun özünde tevhidi ve adaleti hayatımızda hakim kılmak vardır. Şayet Kur’an yolunda gittiğimizi iddia ediyorsak hurafeye ve batıla gösterdiğimiz hassasiyeti, adalet ile ilgili konularda da gösterebilmeliyiz. Yoksa ibadetler ritüelleşir ve çağrılarımız çığırtkanlıktan öteye girmez. Zira İslam, bir tarafı tevhid diğer tarafı adalet olan bir dindir. Kulluk bilinci ile Rabbimize mukabele etmek ise bu iki sorumluluğu ifa edebilmekle mümkün olur.

Fıtraten muhakeme yeteneğine haiz insanın akledebilme kabiliyetindeki inhirafı, araba kullanan bir şoförün direksiyon esnasında hafızasını kaybetmesine benzer. Bugün, İslam dünyasındaki siyasi, kültürel veya manevi buhranın sebebi akletmekten uzaklaşmak olduğu gibi din sömürüsünün dahi sebebi akıl mekanizmasının mefluç olmasıdır. İslam dünyasında yaşanan teolojik veya siyasal buhranın en büyük sebebi ise yine akılsızlıktır. Zira Kur’an, şuursuz okununca sadece lafzen kıraat edilse de idrak edilmez. Aslında bu durum vahyin ifadesiyle “Kur’an’ı mehcur bırakmak” değil midir? Zira anlaşılmayan Kur’an, nasıl hayata geçirilir? Demek ki Kur’an’dan uzaklaşmanın temelinde dahi akıldan kopuş vardır.

Akletmekten koparılan sünnet algısı ise, Allah Resul’ünü örnek alan değil taklit eden sığ bir tasavvura mahkum olduğundan bu tür bir yaklaşımın neticesi de peygamberi hayattan dışlamak olur. Zira kimse olağanüstü özelliklere haiz ve adeta yarı tanrı hüviyetinde bir kimseyi model almaya cesaret edemez. Oysa ki akleden tasavvur sünnete ittiba edeceği zaman “Peygamber ne yaptı?” sorusuna değil “Peygamber bu çağda ve şartlarda yaşasaydı ne yapardı?” sorusuna yoğunlaşır. Dolayısıyla Allah Resul’ünün yolunda gidemeyişin dahi en temelinde akıldan kopuş vardır.

İslam tarihine baktığımızda en parlak dönemlerimizin akıl ile vahyin en fazla mezcedildiği Endülüs Emevi dönemi olduğunu görüyoruz. İslam Medeniyetinin Rönesans’ı olarak adlandırılan bu dönemin en tipik özelliği aklın merkeze alınarak ilmi çalışmaların da yoğun olmasıydı. Bugün dahi Dünya’nın iftihar ile vadettiği bu isimler o dönemde yaşamış ve yine Dünya’yı aydınlatan eserler o dönemde kaleme alınmıştı. Avrupa, Endülüs’e bugün hâlâ gıpta ile bakmaktadır. Avrupa’da radyolojinin kurucusu olan Madam Curie, “Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık” diyerek anlatmak istediğimizi özetlemektedir.

İslam dini dışındaki diğer inanç sistemleri dahi akla yakınlaştıkça bu dünya hayatında daha başarılı olabilmişlerdir. Mesela Orta çağ karanlığının en etkin dini olan Katolik kilisesinin dogmalarından ve öğretilerinden Protestan dünyasının nispeten kendisini kurtarması Protestan ülkelerin kalkınmasına ve gelişmesine yardımcı olmuştur. Çünkü Protestanlar, Martin Luther sayesinde dinlerini kilisenin egemenliğinden kurtarmış ve kendilerini İncil’e özgüleyerek Katolik dogmalardan nispeten kurtulmayı başarabilmiş ve daha makul bir dini yaklaşım sergilemişlerdir. Bunun sosyal neticesi ise Hristiyanların Orta Çağ karanlığından kurtulabilmiş olmalarıdır.

Aynı durum İslam dünyası için de geçerlidir. İslam dünyasının yeniden dirilişi aklın ve vahyin rehberliğinde düşünen ve yaşadıkları hayatı muhakeme eden nesillerin yetişmesiyle mümkün olacaktır. İçine batıl karışan inanç sistemlerinde dahi nispeten akla yakınlaşma olduğu takdirde bu durum onların siyasi veya ekonomik olarak sıçramalarına vesile olduysa hak olan İslam dinine iman eden bir medeniyetin varisleri de bu aydınlanmayı en güzel şekilde yaşayacaklardır.

O halde idari mekanizmaların dini konularda yapabileceği en mühim iş aklın ve iradenin önündeki engelleri kaldırmaktır. Elbette devletin her inanç sistemine eşit mesafede olması gerekir. Lakin dini öğretilerle insanları uyutanları, oy kaygısıyla insanlığı uyandıranlara tercih ederse bu tutum o idarenin kendi ayağına sıkması demek olur. Zira dini açıdan bağnaz bir topluluk kısa vadede politik açısından kazandırsa da uzun vadede o toplum için çok tehlikeli olacağı aşikardır. Zaten yakın tarihte yaşadığımız, hükümet-cemaat çekişmesi de bunun en açık delilidir. Liderine taassup ile bağımlı bir dini yapılanmanın devletteki kadrolaşmasının acı neticesidir 15 Temmuz. Lakin bugün, o gruptan boşalan yeri bir başka dini tarikat alıyorsa bunun anlamı 15 Temmuz acı tecrübesinden ders alınamadığı anlamına gelir. Zira aynı şeyleri tekrar tekrar yaparak farklı sonuçlar beklemek cinnettir.

Netice-i kelam: Akletme kabiliyetiyle yaratılmış insanın aklını kullanmaması zulümdür. Zulüm ile abad edenin akıbeti berbat olur. Oysa ki Kur’an, “akıbet müttakilerindir” der. Müttaki olmak için ise evvela aklı korumak gerekir. Zira aklı olmayanın imanı da olmaz.