Başlıkta yer verilen “paylaşım merkezi” ibaresi ailenin üzerine kurulu olduğu temele gönderme yapmaktadır. Buna göre aile; acının, sevincin, ekmeğin, aşın, barınağın… En yoğun biçimde paylaşıldığı ortama işaret etmektedir. Aslında paylaşma da aile bireylerinin içerisinde bulunduğu/bulunması gerektiği ilişki türünü tam olarak ifade etmez. Aile; yemeden yedirmenin, içmeden içirmenin, yormadan yorulmanın, uyumadan uyutmanın yaşandığı/yaşanması gerektiği sosyal ortamdır. Eğer bu ilişkiler anılan düzeyde yaşanmıyorsa sağlıklı bir aile ortamından söz etmemiz mümkün değildir.

Ailenin kurulması temel insani ihtiyaçlar arasında yer almaktadır. Tek başına yaşaması adeta imkânsız olan insanoğlunun sosyalleşmesinin ilk adımı kuşkusuz ailede gerçekleşir. Daha doğarken gözlerini bir annenin kucağında hayata açan insan, bu sıcaklığı hayatının sonuna kadar sürdürme eğilimine sahip olarak dünyaya gelir. Antik ve modern olanlarıyla bütün düzenler ve bu cümleden olmak üzere dinler, aile yuvasının kurulması, korunması ve karşılıklı fedakârlık duyguları içerisinde sürdürülmesi için azami itinayı göstermiş, ailesiz bir hayatı asla ön görmemişlerdir.

En mükemmel ve en mütemmem (tamamlanmış) din olan İslam dini de bu müesseseye kutsallık atfederek ehemmiyetine dikkat çekmiştir. İslam dininin ‘zarurât-ı diniye” olarak tabir edilen beş temel amacından biri de neslin korunmasıdır. Salt bu durum ailenin kurulması ve korunmasının İslâm dini açısından ne ifade ettiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Ailenin bireyleri olan eş, ebeveyn ve evlat ilişkilerini detaylı bir şekilde belirleyen İslam dini, konunun hassasiyetini açık bir biçimde mensubu olan Müslümanların dikkatine sunmuştur. Evlenmeyi/evlendirmeyi emrederek1[1] ailenin kurulmasına dikkat çeken Kur’an-ı Kerim; eşlerin karşılıklı hak ve sorumluluklarını (mihir, nafaka vs.)[2], ebeveynin evlatlarını terbiye etmesini[3], evladın ebeveyne saygı ve iyilik yapmasını[4] vurgulu bir şekilde sunmaktadır. Kuran-ı Kerim çoğu kez hukukî düzenlemeleri ana unsurları ile belirleyip detaylarını Hz. Peygamberin veya müminlerin değerlendirmelerine bırakırken; aile içi en önemli hukukî düzenlemelerden olan miras hukukunu en detaylı haline kadar belirlemektedir[5]. Bu durum aile içi hukuka (haklara) ne kadar önem atfedildiğinin en canlı örneğidir.

İnsanoğlu bu hayata sadece bir defa gözlerini açar. Bir daha deneme imkânı bulunmamaktadır. İşi şansa bırakma, o olmazsa bunu denerim gibi düşüncelere kapılma şansı yoktur. Sadece bir defa yaşama şansına sahip olunan bu dünya hayatını en güzel ve en mutlu şekilde yaşamaktan başka çıkar yol bulunmamaktadır. Gerek fıtraten gerekse dinen zorunlu olan aile yuvasının kurulması gibi onun devam ettirilmesi ve sona erdirilmesinde de birtakım ahlâkî, dinî, hukukî ve ictimaî sorumlulukların yerine getirilerek karara varılması esastır. Söz konusu aile olunca her şeyden evvel ahlâki ve insanî değerler, fedakârlık ve kendisi muhtaçken bile başkasını tercih edebilmeyi ifade eden îsâr gibi hususların ön plana çıkması gerekmektedir. Aksi takdirde bir kısım sıkıntıların, huzursuzlukların ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır.

Ailenin Kurulması

Ailenin kurulması; yoktan var etme değil, var olan ailenin bölünmesi, çoğalması ve kendi bireylerinden birilerinin kendisi gibi başka bir aile oluşturması sürecidir. Buna göre ailenin en alt unsuru bulunan çocuklar büyüyüp aile kuracak yaşa geldiklerinde yeni bir aile kurma sürecine girerler. Bu sürecin başından itibaren dikkat edilmesi gereken, şansa asla bırakılmayacak olan hususlardan bir kısmı; doğru niyet, doğru seçim, doğru karar şeklinde sıralanabilir.

Doğru niyet derken; karşıt cinslerin karşılıklı yakınlaşmaları, aileyi kurma ve meşru yollardan ilgi kurma amacına matuf olma kastedilmektedir. Nefsanî ve geçici zevklerin, anlık arzuların doğrultusunda kurulacak ilişkiler, taraflara hayır getirmeyeceği gibi özellikle kadın tarafı için onarılmaz tahribatlara da sebebiyet verebilir. En temel duygu ve en yüce düşünce erdemli insan olma duygusudur. Bundan daha üst düzeyde bir ideal yoktur, olmamalıdır da. Bu hususu Hz. Peygamberin “Ben ancak ve ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” hadisi en güzel şekilde ifade etmektedir. Buna göre karşıt cinslerin yakınlaşması da bu erdemliliğe ulaşma amacından başka bir şeyi ufkuna yerleştirmemelidir. Erdemlilik, geçici zevk ve arzuları değil, kalıcı değer ve faydaları gözetmede yatar. Bireyin sadece kendisini değil, en az kendisi kadar muhatabını da dikkate almasında yatar.

Doğru seçim, bireyin eşini seçerken ebedi olarak bir arada kalacağını hesaba katarak seçimini yapmasıdır. Huyu suyu, ahlâkı, öncelikleri, kültürü, temayülleri dikkate alınmadan yapılacak bir seçimden doğru neticeler beklemek nafiledir. Birey bu tercihini niçin yaptığını iyi hesaplamak, bu gerekçesinin pozitif ve negatif katkılarını yan yana koyarak sağlamasını yapmak durumundadır. Tüm bunlar kadar önemli ve vazgeçilmez olan husus ise bu süreçte başta ebeveyn olmak üzere görüşleri alınması gerekenlerin görüş ve tecrübelerinden mutlaka, ama mutlaka yararlanmaktır. Bilindiği gibi büyük fıkıh mezheplerinden Şafiî mezhebinin kurucusu İmam Şafiî başta olmak üzere bir kısım fakihlere göre velinin rızası olmadan nikâh bile sahih değildir[6] . Bu ictihad, özellikle günümüzde birçok istismar ve suiistimalin yapıldığı da göz önünde bulundurularak herkes tarafından dikkate alınmalıdır. Şüphesiz adayların genç olmalarından kaynaklanan bir kısım sosyolojik, psikolojik handikaplara sahip olmaları yadırganacak bir durum olarak değerlendirilemez. Ancak onların, karar verirken bu handikapları göz ardı etmeleri yadırganabilir. Adaylar önceliklerini iyi tespit edip gerekli müşavereleri de yaptıktan sonra Allah’tan da yardım isteyerek seçimlerini yapabilirler.

Ailenin Devam Ettirilmesi

Aile müessesesinin kurulması kadar, devam ettirilmesi de önemlidir. Devam ettirmede başka seçenek bulunmadığından kurulma aşamasından daha önemli olduğu kanaatine varmak da mümkündür. Bu durumda doğru seçimi yapan eşler, üzerinde durdukları hukuki, içtimai, şahsî zemini iyi değerlendirmek durumundadır. Bir kısım gençlerin, zaman zaman dinî kaygıların etkinliğiyle hukuki neticelerinin tam olarak tahakkuku oldukça zor olan dinî nikâha teşebbüs etmelerinin önemli sakıncaları beraberinde getirdiği birçok tecrübe ile ortadadır. Yaşadığımız coğrafyada resmi nikâh olmaksızın hukuk/resmi hukuk karşısında dini nikâhın herhangi bir hükmü kabul edilmemektedir. Heyecanla bir araya gelen, sonsuza dek beraber kalacaklarını düşünen genç adaylar günaha düşme kaygısıyla aceleye getirip dini nikâha yeltendiklerinde fıkhen evli duruma geldikleri halde evliliğin mükellefiyetleri yerine getirilememektedir. Herhangi bir anlaşmazlık durumunda da iş tamamen karmaşık bir hal almaktadır. Buna göre gerek dini, gerekse hukuki olarak leh ve aleyhte bulunan tüm hak ve görevleri iyi tespit etmek, öğrenmek, daha sonra bağlayıcı kararlara varmak en isabetli yol olacaktır.

Bütün tedbirleri alarak hayatlarını bir araya getiren/birleştiren ve böylece artık eş olan çiftin mutlu ve sağlıklı bir hayat sürebilmelerinin olmazsa olmaz şartı empati yapmaktır. Taraflar kendilerine davranılmasını uygun gördükleri davranışlarla karşılıklı ilişki içerisine girdikleri andan itibaren meselenin önemli kısmı çözülmüş demektir. Elbette herhangi bir anlaşmazlık durumunda hukuk devreye girer. Hiç kimse hukuk karşısında belirlenmiş haklarından başka bir şey bekleme lüksüne sahip değildir. Ancak hukuk sağlıksız bir ortamda yaşayan tarafların haklarının zayi olmasını önlemekten öteye bir işleve sahip değildir. Kurulu aile düzenini devam ettirmek hukuktan daha çok etik değerler, merhamet, fedakârlık, îsâr gibi ahlâki değerlerle mümkündür.

Bu süreçte çoğu zaman aileyi sadece eşler oluşturmaz, zamanla aileye yeni üyeler de katılır. Aileye yeni katılan çocukların ebeveyn tarafından iaşe, ibate ve diğer hizmetlerinin üstlenilmesi gibi en az o kadar önemli olan bir diğer husus ise ebeveynin çocuğunun gelecekte nasıl bir kişilik ve ahlaka sahip olacağı hususunda da yeterince kafa yormasıdır. Bir ebeveyn için çocuğunun eğitimi konusunda karar verirken onun prestijli, geliri bol bir kariyer sahibi olmasını istemekten daha doğal bir arzu olamaz. Ancak bu arzu hiçbir zaman çocuğunun gelecekte iyi bir insan olma idealini gölgelememelidir.

Bir bahçıvan edasıyla hassasiyet göstermesi gereken ebeveyn, bütün himmetlerini iyi bir insan yetiştirme ideali doğrultusunda yoğunlaştırmalıdır. İyi bir ahlâk, faydalı bir ilim ulaşılabilecek en yüksek değerdir. Bir yandan çocuklarını şüpheli şeylerle beslenmekten korurken diğer yandan bu değerlerin gerçekleşmesi için elden gelen hiçbir imkânın göz ardı edilmemesi icap eder. Bu süreçte, kendilerinin evlatlarını eğitmede yetersiz olacaklarını düşünen ebeveynler, mutlaka çocuğunu ehil ellere teslim etmenin yollarını araştırmalıdır.

Derken ebeveynler yaşlılık zamanına geldiklerinde roller tersine döner. Evlatların onlara yaklaşımı, kendileri bebekken nasıl yaklaşılmışsa öyle olur. Onlara güzel söz söylerler, ayrıca bağlılıklarını sıklıkla onlara dua etmek suretiyle ispatlarlar.[7] Sosyal devletin inkişafıyla beraber sosyal kurumların da gelişmesiyle yaşlıların huzurevi gibi yerlere bırakılması onların iç dünyalarının derinliklerinde önemli travmalar meydana getireceği gibi yakınlarının dünya görüşü, hayata ve olaylara bakış açıları üzerinde de negatif tesirler bırakacaktır. Bu tür kurumların varlığı gerekli ise de; daha çok başta evlatları olmak üzere yanlarında aile ortamında kalabilecekleri bir ortamın bulunmaması durumunda değerlendirilmelidir. Empati eşler arasında ilişkilerin sağlıklı devam etmesi için ne kadar gerekli ise evlat ile ebeveyn arasında da o kadar gereklidir.

Bir farkla ki, ebeveyn hiçbir netice düşünmeden, canı dâhil her şeyini evladına verirken tereddüt etmez, evlat da bunu hesaba katarak davranmalı, ilişkilerini bu doğrultuda zaman zaman sorgulamalıdır.

Görüldüğü gibi aile hayatının devamı bireylerin, sadece üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeleriyle değil, daha çok öz veri, fedakârlık, merhamet, diğer bireylerle her yönüyle bütünleşme sayesinde mümkündür. Bireyler, karşılıklı ilişkilerinde karşılık beklemediği müddetçe bu ilişkiler sağlıklı bir şekilde devam eder. Hesaba, kitaba, karşılık beklemeye başladıkları andan itibaren de problem var demektir.

Ailenin Sona Ermesi

Aile hayatının sona ermesi tamamen tek taraflıdır/ tek taraflı olmalıdır. Aileyi bütünüyle ortadan kaldırmak asla düşünülemeyecek bir sonuçtur. Bu da doğası gereği ya ölüm ya da ailenin çoğalarak yeni bir ailenin ortaya çıkmasıyla olur. Bir arada belirli bir süre aile ilişkisi içerisinde yaşamış bireylerin bu hayatı başka bir yöntemle sona erdirmesi düşünülemez. Eşlerin bir kısım sıkıntılar yaşayarak boşanma şeklinde ayrılmaları, hukuken*∗ caiz ise de fıtraten asla hoş karşılanmayan bir durum olarak değerlendirilmektedir. Böyle bir durumda bile bireyler birbirlerine karşı asla intikam duygusu taşıma lüksüne sahip değildirler. Burada bile merhamet ve tolerans kadar, muhatabın lehine kendi haklarından vazgeçmeyi göze alabilmelidirler.[8] Bu konu başlı başına işlenmesi gereken ayrı bir konu olduğundan şimdilik bu kadar değinmekle iktifa ediyoruz.

Aile hayatının bireyler açısından sona ermesi daha çok ölümle olur. Ancak ölümün bile bireylerin fiziki ayrılığından öteye gitmemesi esastır. Geride kalanlar gidenlerin ardından dualar ederler, kabirlerini ziyaret ederler, Cenab-ı Hakk’ın öğrettiği gibi anne ve babaları için, eşleri için bağışlanma talep ederler. Bu bakış açısı aile hayatının, aile çatısı altındaki birlikteliğin çerçevesini bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak; aile, erdemli insanın erdemlice bir hayat sürmesini ve bu erdemli hayatını ölümünden sonra da devam ettirmesini sağlayan yegâne merkezdir. İstenen sonucu elde ederek, cenneti dünyada yaşama mutluluğuna erebilmenin bir tek bedeli vardır: Aileyi oluşturan bireylerin; rolleri ne olursa olsun, diğerlerinin menfaatlerini, refahını, mutluluklarını kendi mutluluk ve menfaatine tercih etmesidir. Aslında bu değerlerin bütünüyle erdemli bir toplumun tüm bireylerinde bulunması beklenir. Ancak her istediğimiz düzeni her yerde kurmamız çoğu zaman mümkün olmayabilir. Oysa aile, değerlerimizin tartışmasız bir hâkimiyet kurabileceği yegâne alandır. Aile mutluluk, üretim ve paylaşım merkezidir. Yeter ki aile içinde çoğulculuğa, sevgiye, saygıya, merhamete, îsâra, fedakârlığa gereği kadar yer verelim…

MAHMUT ÇINAR

[1] Nur 24/32

[2] Bakara 2/229, 237; Nisa 4/4, 20, 21, 24, 25 vd.

[3] Meryem 19/55; Ta-ha 20/132; Lokman 31/13 vd. vd.

[4] İsra 17/23–24 vd

[5] Nisa 4/2, 7, 11, 12, 176 vd.

[6] Merginânî, Burhaneddin, el-Hidaye, Beyrut, II, 235.

[7] Kur’an-ı Kerim, evladın ebeveynine duasının içeriğine örnek olarak; “Allah’ım, ben küçükken onlar nasıl acıyıp merhamet ediyor idiyseler, sen de onlara öylece merhamet et” ifadesini vermektedir. İsra 17/24. *Bu yazı boyunca zaman zaman ‘hukuk’ terimini kullandım. Bu tabirden kastım, doğal olarak zaman zaman meri hukuk olduğu gibi zaman zaman da formel İslam hukukudur. Kullanıldığı her yerde; İslam hukukunun karşılıklı anlayış, özveri ve fedakârlıkla çözülemeyen problemlerin hukukun bağlayıcı değerleriyle çözülebileceğine işaret edilmiştir. İslam hukuku, bireylerin haklarına razı olmaları, başkalarının haklarına da en az kendi hakları kadar saygı gösterme zorunluluğu ideali üzerine kurulmuştur. Ancak söz konusu aile olunca; değil herkesin kendi hakkına razı olması ve başkasının hakkını kendi hakkı gibi görmesi, başkası diyemeyeceğimiz kadar kendinden olan diğer aile bireylerinin haklarını kendi haklarından elbette önde tutacağı gibi, aile ilişiksi içerisinde haktan daha çocuk fedakârlığın, feragatin, isarın, mahviyetin, merhametin ön plana çıkması gerektiği ülküsüne vurgu yapılmaya çalışılmıştır (M.Ç.)

[8] Burada her yönüyle örnek nesil olan Efendimizin ashabından Zeyd b. Harise ile ileride ümmühât-ı mümininden olacak olan Zeyneb bint Cahş’ın örnek tavırları manidardır. Zeyneb’in iddeti bittikten sonra Hz. Peygamber, Zeyneb’e kendisi için dünür olarak Zeyd’i gönderiyor, Zeyneb ise geçmişte yaşananlardan ötürü Zeyd’ten özür ve bağışlanma diliyor. Asalet dedikleri bu olsa gerek… Geniş bilgi için bkz: Mahmut Çınar, “Hz. Peygamberin Zeyneb bint Cahş ile evliliği etrafındaki şüpheler”, Diyanet İlmi dergi, Cilt: 43, Sayı 1, Ankara 2007, s. 31 vd.