Ahiretin Veresiyesini Dünyanın Peşinine Satanlar...

İman sahibi olmak, aynı zamanda ilgi sahibi olmayı gerektirir. Yaşadığı hayatı, verili dünyayı, varoluş gayesini, nereden gelip nereye gittiğini sorgulamak, iman yolunda atılan ilk adımdır. Zira sorgulama eyleminden geçmeyen iman, dinamik bir iman değildir.

Tarih : Agustos 04, 2017
Sayı : Temmuz-Ağustos 2017
Konu : Deneme
Yazar :Adem ÇELİK

 

"İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma meydana geldi. Neticede (Allah), yaptıklarının (kötü sonuçlarından) bir kısmını kendilerine tattıracaktır; umulur ki (yol yakınken) dönerler.” (Rum 30/41)

İman sahibi olmak, aynı zamanda ilgi sahibi olmayı gerektirir. Yaşadığı hayatı, verili dünyayı, varoluş gayesini, nereden gelip nereye gittiğini sorgulamak, iman yolunda atılan ilk adımdır. Zira sorgulama eyleminden geçmeyen iman, dinamik bir iman değildir. Çünkü iman bu gibi soruların ardında mündemiçtir ve bilinçli bir eyleme tekabül ettiği takdirde anlam kazanır. Yüce Allah, Kur'an-ı Mûbîn de muhataplara, "iman etmezler mi?" sorusundan daha fazla; "Akletmezler mi? Düşünmezler mi?" sorularını yöneltir. Bilindiği üzere Kur'an, gerek kevnî ayetler, gerekse afâkî ve enfusî ayetlerle insanı düşünmeye sevk eder; sanattan sanatkâra, eserden müessire, şehadet aleminden gayb alemine, yaratılandan Yaratıcıya götürür. Keza yukarıdaki ayette de görüldüğü üzere ilâhî kozmozun bozuluş nedeni, sebep sonuç ilkesine dayanır ve akleden kalbe sahip olanlar için bu gibi hadiseler bile iman sebebidir. Şurası muhakkak ki hiçbir sebep sonuçsuz olmadığı gibi hiçbir sonuç da sebepsiz değildir. “Bizim uğrumuzda var gücünü ortaya koyanları elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz”.[2] Nitekim bu satırların sahibi de böyle bir hadise üzerine, 17 Ağustos 1999 depremiyle, vahyin muhkem değerlerine kulak vererek hayatına Allah'ın gör dediği yerden yön vermeye başlamıştır...

Müslüman, kendini ve çağını doğru okumak durumunda; ‘şimdi ve buradan’ın gerçekleriyle ilişkilerini iman prensiplerine göre düzenlemek zorundadır. Bunu yapamazsa şayet çağını doğru kavrayamamış olur ki bu durum, feraset ve basireti kuşanan peygamberler örnekliğiyle bağdaşmaz. Eğer bugün var olan derin toplumsal çalkantı ve sorunlara, sömürü ve çatışmalara İslam'ın çare olacağına inanıyorsak -ki bunda şüphe yok- o zaman İslam'dan başka hiçbir öğreti, hiçbir mesaj çağdaş değildir. Zira günümüz dünya düzeninin, insanoğluna huzur ve barış vermediği herkesin malumudur.

İnsanın bir ömür boyu inandığı, benimsediği bir inancı, anlayışı bir anda yanlış bulması, gözden çıkararak üzerine çizgi çekmesi ve yenisini kabullenmesi beklenemez. Şüphesiz bâtıl olan bir anlayışı bırakıp yerine hakikate dayanan bir inancı benimsemek daha makul olmakla beraber kişinin alışa geldiği, çevresindeki herkesin öylece kabullenip yaşaya geldiği bir anlayışı hemen terk edip topluma aykırı düşünmesi oldukça zordur. Çünkü böylesi bir durumda kişinin zihinsel ve sosyal hafızasının formatlanması, dünyaya bakış açısının baştan başa değişmesi ve yeni bir bakış açısını kabullenmesi demektir. Halihazırda tabuları yıkmak hiç de kolay olmadığı gibi uzun soluklu bir mücadele sonucuna ilişkin bir olgudur.

Hidayete karşılık dalaleti, imana karşılık küfrü tercih etmek, sadece ahiret yurduna inanmayan ve dünya hayatının cazibelerine kapılarak hakikati inkâra şartlanmış olanlara mahsus bir durum değildir. Günümüzde, ahiretin veresiyesini dünyanın peşinine satan nev-zuhur bir dindarlık da mevcuttur. Küfrün ve şirkin yaygınlığı kendi sınırları içinde kalmayıp küreselleşmeyle birlikte Müslüman mahallelere kadar sirayet etmektedir. Oysa her şeyin altüst olduğu, fısk ve fucurun virüs gibi yaygınlık kazandığı, fırsat eşitliğinin ve sosyal adaletin ​ayaklar altına alındığıböylesi bir dünyada dinin/İslam’ın temel amacı, insana hayat (çıkış) yolu sunmak, toplumu bağımlıları haline getirdiği kültürel erozyondan, antik ya da modern mitolojilerin esaretinden kurtarmaktır. Ne var ki Müslümanlar yüz yıllardır içine düştükleri buhrandan, çaresizlik çukurundan bir türlü çıkamamaktadırlar.

Bugün İslâmî dünya görüşü, Müslümanca yaşam tarzı modern kültürün tahakkümü​altındadır. Söz konusu kültür sadece modern insanıbedene indirgemekle kalmamış; İslam toplumunda dahi "benim bedenim, benim hayatım, istediğimi yaparım” diyen anlayışlar normal kabul edilir hâle gelmiştir. Yine medyada arzı endam eden "özgür kız"(!) reklamlarından "gençlik bir kere yaşanır, özgürce yaşa(!)" keyfiliğine ve sınırsız günah işleme özgürlüğüne varana kadar her türlü pervasızlık sergilenmektedir. Nefsi kışkırtılan, aklı amuda kaldırılan Müslümanlar, Allahsız ve ahlaksız yaşamın girdabında savrulmaktadır.

Müslümanlar  dirliği ve birliğini yitireli uzun zaman oldu. Büyük İslam ailesinin kayıp çocukları vahyin muhkem değerlerinden koptuğu gibi hesap gününe göre tanzim edilen hayatlar, günümüzde yerini dünya düzenin yörüngesine ayarlı bir anlayışa bıraktı. İslam dininde gösterişe, lükse, israfa, markaya dayalı bir hayata yer olmamasına rağmen gündelik hayatta reklam, moda, trend gibi izdüşümler Müslüman mahallelerde görünürlük arz etti. Bu aşamada kitle iletişim araçları adeta şeytanlaştırma işlevi gördü. Bugün karşı karşıya kaldığımız sorunlar, içinden çıkmakta güçlük çektiğimiz problemler, yalnızca İslâmî kimliği aşındırmak ve İslâmî değerlerin içini boşaltmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi kültür ve değer yargılarını da empoze ediyor. Günümüz Müslümanlarının ​azımsanmayacak çoğunluğu için neyin asli, neyin zaruri ihtiyaçolduğu, neyin iyi, neyin kötüve neyin önemli, neyin önemsiz olduğuna ilişkin kriterler hakim paradigma tarafından belirleniyor. İhtiyaç ile tüketim arasında bir denge kuramıyor Müslümanlar. Bir Müslüman, davranışlarını, istikbalini baki hayata göre değil de er ya da geç mutlaka terk edeceği fani dünyaya göre nasıl şekillendirebilir? İslam’ı anlatabilmek konusunda en çok zorlandığımız kesimler; ahiretin veresiyesini dünyanın peşinine satan işte bu anlayışa mensup kesimlerdir. Hayata Allah'ın rızası çerçevesinde bakması gereken Müslümanlar, keyfiliğince yaşadıkları hayatın içine serpiştirilmiş bir takım İslami sembollerin soslarıyla din anlayışlarını yeterli görmektedirler.

Tarih boyunca bütün milletler iç içe yaşadıkları toplumların inanç ve kültürlerinden etkilenmişlerdir. Fakat insanlık tarihi boyunca belki de hiçbir dönem böylesine bir etkileşim, değişim ve dönüşüm yaşanmış değildir. Hayat, bir lokma ekmek kavgası, bedeni arzuların tatmini veya birtakım zevklerden faydalanmak değildir. Üstelik bu hususta Rabbimiz, Kur’an'da “Kadınlara, oğullara, altın ve gümüş cinsinden yığılmış servetlere, gözde ve nişan vurulmuş atlara, sürülere ve ekinlere tutkulu bir sevgi duymak insanoğluna cazip kılındı. Bütün bunlar dünya hayatının geçici zevkleridir, fakat en güzel gelecek Allah katındadır”. (Âl-i İmran 3/14-15) diye buyurmasına rağmen Müslümanların bunlara müptela olmaları anlaşılır bir şey değildir.​

Hiç kuşku yok ki dünya hayatı, mutlu azınlıkların​saadeti veya egemen güçlerin safa sürmeleri için yaratılmamıştır. Aynışekilde, efendilerinin cinsel bedeni arzularını tatmin etmek için yaratılan kadınlara ve karın tokluğuna çalıştırılmak zorunda bırakılan kölelere de yer yoktur İslam'da! Kadın erkek, esmer tenli ya da siyahi her fert özgürce irade beyanında bulunmak ve sadece Allah'a kul olmak için yaratılmıştır. Kaldı ki bu kulluğun da bir amacı vardır:"O, hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk 67/2) Bu durumda ilahi vahye muhatap olan Müslümanların dünyadaki nihai hedefi bellidir. Diğer bir deyişle varlığın gayesi herkes için imtihandır. Bunun bilinciyle hareket eder​Müslüman. Siz buna ister İslam'ın gayesi deyin, isterse dinin nihai hedefi hiçfark etmez; nihayetinde Allah'ın razı olacağı hayata imza atmanın, akitleşmenin adına din denir. Bu dinde Allah insanları, bazen mallarıyla, bazen canlarıyla, bazen de eş ve çocuklarıyla hatta kimi zaman da bollukla imtihan eder. Önemli olan farkındalık bilincine sahip olmaktır​. “İnsanıdiğer canlılardan ​ayıran en bariz özelliği varoluşsal borçluluğun bilincine varabilecek altyapıya sahip olmasıdır. Beşer olarak doğan insanın insanlaşma sürecinin doğasına uygun istikamette gelişmesi, söz konusu borcunun farkına varmasına bağlıdır. Türkçe karşılığı “borç” olan deyn sözcüğü, din kelimesinin türetildiği köktür. Din, varoluşunu yaratana borçlu olan insanın borçlu olduğu kapıyla ilişkisini düzenleyen hayati bir müessesedir. İnsan, borçluluğun bilincine ne kadar varırsa, varoluşuna o kadar âşinâ olur… Varoluşunu Allah'a borçlu olan insanın borcunu ikrar etmesi iman, borcunu inkar etmesi küfürdür…”[3]

İslâm dini, dünya üzerinde yaşayan bütün insanların huzur ve güvenliğini temin etmek için gelmiştir. İslam dini insanlık dinidir. Bunun için beş temel esasın korunmasını zorunlu hale getirmiştir. Kısaca bunlar zarurat-ı diniyye olarak bilinen; canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunmasıdır…

Varoluş gayesinden uzaklaşan, küresel kapitalizmin kıskacında can çekiştiği halde bir takım adaletsizliklere kafa yormayan, zamanla yabancılaşmaya, sözde modernleşme ve dünyevileşmeye açık hale gelen bir Müslümanlık anlayışı ile karşı karşıyayız. Bu anlayışta, kâr-zarar tek dünyalı ve çıkar hesabına dayalı iman söz konusudur. Bu tür bir iman kişiyi gerçek iman sahibi kılmayacağı gibi böylesine​ucuz bir inançşeklinin kişiyi ahlaklıkılmayacağıda aşikârdır. Müslüman, sosyalistler ya da marksistler gibi kafasını midesine bağlayarak maddeden ve emekten başka dünyada hiçbir amacı yokmuş gibi yaşayamaz. Nasıl ki misafir olarak gidilen bir eve kalıcı bir şekilde oturup yerleşmek mümkün değilse, tapusuna sahip olunmayan dünyanın albenisine kapılmaya da lüzum yok. Nitekim Allah Rasulü bir hadiste: “Dünya benim neyime? Dünyada ben, bir ağacın altında gölgelenen, sonra da onu terk edip gidecek olan bir yolcu misaliyim.” diyerek şu kısa ömrü çok veciz bir şekilde betimlemektedir.

Şurası muhakkak ki dünyevileşme problemi sadece günümüz Müslümanlarına has bir şey değildir. Bu konuda ilk dönem Müslümanlarının tarihinden de örnekler vermek mümkündür. Buhari ve Müslim'de geçen bir hadiste Hazreti Peygamber (s) ashabına şöyle der: "Hiç şüphe yok ki siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna adım adım, karış karış, tıpatıp uyacaksınız. Öyle ki onlar keler deliğine girseler, siz de girmeye kalkışacaksınız". Bunun üzerine sahabe Resulullah'a (salât ve selâm olsun) Hıristiyan ve Yahudileri​ima edip etmediğini sorunca, Allah Resulüsesini yükselterek "ya kim olacaktı?" diyecektir. Nitekim bu hususta ikaz mahiyetinde Kur'an-ıKerim'de ayetler de mevcut: "(Resûlüm!) Bir ticaret veya eğlence gördüklerinde, oraya koşuşup seni (minberde hutbe irad ederken) ayakta bıraktılar!.. De ki: Allah'ın katındaki (nasipler), eğlenceden de ticaretten de daha hayırlıdır. Nasiplendirenlerin en hayırlısı da Allah'tır". (Cuma: 62/11) Mezkur ayette geçen hadise kısaca şöyledir: Cuma vaktinde büyük bir ticaret kervanı Medine’ye giriş yapar. Allah Resulünü hutbe esnasında ayak üstü bırakıp kervana koşan sahabenin ardından Resulullah bu konuda şunları söyler: "Şayet mescitte şu bir avuç cemaatten başka kimse kalmasaydı şu vadiyi ateş kaplardı. Bundan böyle sizin için yoksulluktan korkmuyorum, asıl endişem sizden evvelkiler gibi sizin de dünyaya abanmanız, mala tamah etmenizdir". Kuşkusuz buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Nitekim Uhud harbinde de okçular tepesinin terk edilmesine dair ayetlerin ardından Yüce Allah'ın faize değinmesi dünyevileşmeyle ilgili durumdur. Bizzat hayatın içinde, peygamberin dizinin dibinde vahye tanıklık eden sahabiler de bile dünyaya meyletme örnekleri görülürken modern dünyada kışkırtılan nefsi ve kirletilmiş aklıyla Müslümanları kim, nasıl sakındıracak bu hastalıklardan?..

Yaklaşık iki asrı Batının işgal ve istilası altında geçiren İslam dünyası,  yalnızca toprakları ve yeraltı kaynaklarıyla değil, aynı zamanda bedensel ve zihinsel anlamda da işgale uğramış durumdadır. Bu manidar durumu merhum Aliya İzzetbegoviç "Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir" sözleriyle ifade etmiştir. Ne hazindir ki günümüz dünyasında Müslümanlar, benzemenin de ötesinde düşmanına hayran olma sendromuyla karşı karşıyadırlar. Bir toplumda ebeveynler​işe, çocuklar kreşe ve yaşlılar da huzur (?) evlerine gidiyorsa, o toplumun İslâmîtoplum olduğuna siz şahitlik eder misiniz? İnsanlık tarihi boyunca daima  kalabalıklar önünde koşan, vahyin rehberliğinde rol-model olan, tarihin seyrini değiştiren Müslümanlar; ne hazindir ki bugün misyonlarını ve vizyonlarını yitirmenin eşiğinde...

Hayat asla boşluk kabul etmez."ALLAH hiç kimse için bir bedende iki kalp yaratmamıştır...". (Ahzab 33/4) Dünyevileşme, ahiret inancını öteleyen bir hastalık olarak tanımlanabilir. Dünyevileşme probleminin en kalıcı hasarı ise ahiret inancın zayıflamasıdır. Hesap verme inancının zayıflaması beraberinde tek dünyalığı tetikler, zamanla dünyevî kazanımlar kişide nihai hedef haline gelir. Her şeyin sadece bu dünyadan ibaret olduğu zannı kişide oluşur ki Kur’an'da Kehf Suresi’nde geçen iki bahçe sahibi meseli tam da buna ilişkindir: “Onlara şu iki adam meselini örnek ver: Onlardan birine üzüm çubukları ekili iki bağ bağışlamıştık; onların çevresini hurma ağaçlarıyla donatmış, bir de o ikisinin arasında ekin bahşetmiştik. Her iki bağ da kendilerinden beklenen ürünü veriyor, verimlilikte en küçük bir düşüş yaşanmıyordu: üstelik her iki bağın arasından bir de dere akıtmıştık. Bu minval (sahibi bol bol) üzere ürün devreşiyordu. Derken, bir gün arkadaşıyla söyleşide şöyle bir laf etti: “Benim malım seninkinden çok, dahası nüfusça da senden üstünüm.” Böylece kendi kendisine en büyük kötülüğü yapmış olan o adam bir gün şunları diyerek bağına girdi: “Bu bağın yok olacağını asla düşünemiyorum bile. Hoş, ben Son Saat’in bir gün gerçekleşeceğini de düşünemiyorum ya! Fakat Rabbime döndürülecek olsam bile, sonuçta bundan daha iyisini bulacağımdan eminim.” Kendisiyle söyleştiği adam ona şu cevabı verdi: “Şimdi sen kalkmış, seni tozdan topraktan ve ardından bir damlacık döl suyundan yaratan, sonra da seni yarattığı amacı gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak adam eden Allah’ı inkar ediyorsun, öyle mi? Fakat bana gelince: şu kesin ki O benim her şeyimi borçlu olduğum Allah'tır ve ben her şeyimi borçlu olduğum birine hiç kimseyi ortak koşmam. Oysa ki senin bağına girerken, (onun hayata müdahil olduğunu görüp): “Bu, Allah’ın yaratıcı iradesiyle olur; (bu irade) ancak Allah sayesinde kullanılan bir güçle (gerçekleşir)” diye düşünmem gerekmez miydi? Gördüğün gibi mal veevlat bakımından senden daha güçsüzsem de, kim bilir belki Rabbim bana senin bağından daha yararlısınıverir; seninkine de gökten bir âfet indirir de ot bitmez çöle döndürür; ya da bir daha asla ulaşıp elde edemeyeceğin bir biçimde onun suyunu çeker.” Nihayet, veriminin bütün serveti mahvedildi; kökü göğe gelip tarumar olmuş o bağın karşısında durmuş, heba olan emeğine yanıp ellerini ovuşturarak diyordu ki: “Ah n’olaydım, keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmamış olaydım.” Artık onunAllah'tan gayrıkendisine destek çıkacak hiçkimsesi yoktu. Üstelik kendi başının çaresine bakacak durumda da değildi. İşte orada -o anda dâhi,- gerçek anlamda yâr ve yardımcıolma gücü, sadece mutlak gerçeğin ta kendisi olan Allah'a aittir: O, hem hak edilen karşılığı vermede hem de nihai akibeti belirlemede rakipsizdir”. (Kehf 18/32-44)

Kıssada geçen ve malının kendisini iki dünyada da kurtaracağı vehmine kapılan kişi örneği hiçbir yorumu gerektirmeden mevzuyu açıklıyor. Bugün de dünyevileşme içinde olup öte dünyaya ertelenmiş bir saadet avuntusu gözüyle bakanların kıssanın failinden pek farklı yanları yok ne yazık ki.

Allah'a, ahiret gününe iman etmenin ve ebedi hayata hazırlık yapmanın yerini günümüzde dünyevileşme aldı ise, Tekasür Suresi'nde geçen ve ilk muhatapları uyaran "biriktirme, çoğaltma tutkusunun" günümüz Müslümanlarınca yeterince anlaşıldığı söylenemez. İmtihanı başarmaktan kasıt; verili dünyayı önemsememek değil, dünyayı âhiretin bir basamağı haline getirmek, denge kurmaktır. Ne var ki getirisi şimdi ve buraya ait olmayan, aksine; ötelere, ahirete ilişkin olan mükâfat (cennet), günümüz toplumunun genelinde revaç bulmamaktadır. O yüzden ahiretin veresiyesini dünyanın peşinine satan nev-zuhur bir dindarlık palazlanmaktadır. Müslümanca bir hayatı yaşamanın çabasından ziyade, daha rahat Müslüman olarak yaşamaya namzet bir dindarlık! Allah yokmuş gibi yaşam sürenlerin, hayatı Allah merkezli yaşama dönüştürmeleri yakın zamanda zor görünüyor.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da ilk ve son sözü yine Rabbimize verelim: “De ki! Size bir tek öğüdüm var. İster topluluk halinde olun, ister yalnız, her ne konumda olursanız olun, hiçbir zaman Allah'ın huzurunda bulunduğunuz bilincini aklınızdan çıkarmayın!...” (Hud 11/88)

Rabbimiz bizlere her daim hayata müdahil bir Allah inancı ile hareket ederek kendisine layık amellerde bulunmayı, dünya ve ahiret dengesini kurmayı lütfetsin.[4]



[1]ademcelik609@hotmail.com

[2]Ankebut 29/69

[3]Mustafa İslamoğlu, Hayatın Yeniden İnşası İçin, Denge Yay. İst. 2005, sf. 14

[4]Bu başlık altında yazmamı teşvik ederek bu hususta her türlü katkılarını benden esirgemeyen ve Kur’ani Hayat’ta yazdıkları ile bana ilham kaynağı olan ismi bende mahfuz dostuma bu vesileyle  teşekkürü borç bilirim.