Âdemoğulları, mayası bir damla su, hamuru bir avuç toprak; sudan gelip toprağa akan müebbet muhacir… Arzın esmerliğine insan ekiliyor! Bu gök ekininin tekâmül yolculuğunda yanmakta asırlardır nefis…

Ve mânâ ile alaka kurunca insan, neyi öncelediğini ve neyi ertelediğini farkediyor.

Sevgiden parçalarını birleştirerek, kesretten vahdete; bir tek nefisten geçerek… Balçıktan iradeye, benlik kaygısından emanet bilincine yönelirken endişeyi sabra, acıyı sevince çeviriyor.

***

Söz veriliyor; belâ…  Ve sûretlere ilâhi nefes üfleniyor… İnsan bu esinti ile diriliyor… Âdem, şaşırtan, telaşa düşüren melâkut âlemini; ki kan akıtmış, fesad çıkarmış… Dar-ı dünyada, yasak ağaçların arasından geçen bir yolun zaaf ve erdem ayrımında ebediyet hevesi… Ama Âdem hatasını anlıyor ve tevbeye sarılıyor.

Meleklerin secdeye mecbûr kılındığı insan kelimesinden Rabb’in hikmeti tezahür ediyor.

***

Ve şimdi her birimiz yeryüzünün ruhuyuz, kelimeler diyarında cümlemizi kuruyoruz. Tabiatımızdan eşlerle, bir hubut ertesi Arafat’ta zahmetle yüzleşiyoruz. Seriyoruz yeryüzüne sahife’mizi… Bir çiftçi edasıyla kendi medinemizi işliyoruz…  Evet, bir ömür içimizde süregiden bir savaştır âdem…

Zaman akıyor… Beşer, insan idrakine ulaşınca tarihin kalbi atmaya başlıyor.

Zikir ünsiyetin mukabili, küfür nisyana rağbet… Sonrasında her bir beşerin ve her bir kavmin nasıl bir arketip orijininde geçtiğini anlamak pek zor olmasa gerek. Tanışmak için, tanımak için her bir âyeti… Bir ipe tutunmak, bir renge boyanmak velhasıl bir usta’nın esmâ rahlesine oturmak…

Bu ürpertiyle varız; iç sesimizin çığlığıyla can toprağa dökülene kadar…

Evet, elimizdeki malzemeyle ya bir inşa sorumluluğu ya da bir imha cinneti ortaya koyabiliriz.

***

Değil mi ki özgürlüğün de bir hududu olur, sabrın gölgesinde rızıklandığımız irade kadar. Yaradan’dan yüz çevirmemeli; ki O’nun huzurundan kovulan kibir, haset, ihtiras olsa gerek.

Ve hayatın akışı içinde her doğan çocuk yürüyor bu satırları. Şefkat pınarından doğan Habil nehri hikmet okyanusuna akarken, Kabil ırmağı hüsran çölüne doğru sürüklenmeye başlıyor.

Rabb’imiz! Bizi Habil’in samimiyetine yönlendir, Kabil’in asabiyetinden alıkoy…

Ey hayra muhtaç beşer! Ey bilmediğini bilen insan!  Âdem olmak istiyorsan önce kendine karşı âdil ol. Yitik cennetini ellerinle inşa et… Kıyam et ki, anılmaya râm ol…

Ey! Nefsinden sıyrıl, ki nefessiz kalma. Rahmeten payına kalbini aç, duayla resmet içini…

***

Evet, Âdem müebbet muhacir; ilk sahne, melaik âdem’e secdede, nefes alıyor; son sahne Âdem Rabb’ine secdede,  nefes veriyor…

İnsan, nâkıs bir dünyada kemâle yürüyor; hakikatin ahengine ulaşmak için içkin bir âlemden aşkın bir âleme akıyor…

Âdem, kozmik cazibe tesbihinin gözbebeği; zikre hasret kalınca Beyt’e yönel ki miracın hubutunun iadesi olsun. Ve ölüm vefâ, insanın kendine gelmesi, tamamlanması… İnsan bu farkındalığa, ancak hikmet arayışı ile ulaşabilir; hikmeti idrak ederek…