Allah Rasulü (sav) annesinin karnındayken babasını, altı yaşındayken ise annesini kaybetmişti. Bundan sonraki hayatının iki yıllık bölümünü dedesi Abdulmuttalib’in yanında geçirmişti. Bu iki yıllık dönem zarfında Mekke’nin liderlerinden Abdulmuttalib, torunu Muhammed’e (sav) sürekli iki farklı şehrin hikâyelerini anlatırdı. Bu iki şehirden birisi ileride medeniyetin beşiği olacak olan o günkü ismi ile Yesrib’ti; diğeri ise Abdulmuttalib’in babası Haşim’in kabrinin bulunduğu Gazze.

Efendimiz’in (sav) dedesinin babası Haşim, ya da asıl ismi ile Amr ibn Abdulmenaf, Kureyş içerisinde güçlü iradesi ve eşsiz kabiliyeti ile öne çıkan bir şahsiyetti. Amr ibn Abdulmenaf, Kureyş’in selameti için civar tüm kabilelerle antlaşmalar yapmış; yaz ve kış aylarında ayrı ayrı bölgelere ticari kervanlar göndermeye başlamıştı. Mekke’de ciddi kıtlığın olduğu bir sene, Suriye’den getirdiği ekmekleri kırarak et suyunun içerisine doğrayıp gelen hacılara ikram ettiği için Haşim adını almıştı. Haşim; kıran, ufalayan ve dağıtan demekti.[1] Bu isim ile meşhur olan Amr, yine ticari bir maksatla Medine’ye ya da o zaman ki ismi ile Yesrib’e gitmişti. Burada kurulan panayırların içerisinde soyluluğu ve nezaketi ile ilgisini çeken bir hanım ile tanışmıştı. Bu hanım daha sonra adını çokça duyacağımız Neccar oğullarına mensup, Selma idi. Haşim, bu tanışıklığın ardından Selma’ya talip oldu ve bu yolculuk sırasında da onunla evlendi. Bir müddet beraberce Medine’de kaldılar. Bu süre zarfında Selma hamile kaldı; Haşim de ticari seferini tamamlamak için Gazze’ye gitti. Takdir-i İlahi Haşim, Gazze’de hastalandı; vefat etti ve orada defnedildi. Bundan dolayı Araplar bu şehre halen Gazzetü Haşim derler. Selma’nın Haşim’den doğan çocuğun saçlarında biraz beyazlık olduğu için ona Şeybe ismini verdiler. Şeybe, annesinin yanında Medine’de yetim olarak büyüdü. Sekiz yaşlarına gelince amca Muttalib yeğenini yanına getirmek istedi ve bu amaçla Medine’ye geldi. Şeybe’yi alıp Mekke’ye getirirken olayın öncesinden haberi olmayanlar Muttalib’in arkasında duran çocuğun, pazardan alınmış bir köle olduğunu zan ederek, o çocuğa Abdulmuttalib/ Muttalib’in kölesi demeye başladılar. İnsanların böyle isimlendirdikleri bu çocuk, ileride Kureyş’in reisi ve Hz. Peygamber’in dedesi olacak olan Abdulmuttalip’ten başkası değildi.[2]

İşte Abdulmuttalib, kendisi ile aynı kaderi paylaşan torunu Muhammed’e (sav) başından geçen bu olayları anlatarak, O’nun (sav) Gazze’ye ve Yesrib’e daha o zamanlardan ilgisinin oluşmasına sebep olmuştu. Elbette Efendimiz’de (sav) oluşan bu ilgiye Sahabe de kayıtsız kalmamıştı.

Bu ilginin bir tezahürü olsa gerek ki, Gazzetü Haşim diye anılan bu tarihi şehrin İslamlaşması Kudüs’ün öncesine dayanır. Kudüs, Hz. Ömer zamanında İslam otoritesinin altına girmişken; Gazze, Hz. Ebubekir’in hilafetinin ilk yıllarında fethedilmiştir. İmam Şafiî’nin de doğduğu bu güzide şehir, ne yazık ki, 1917’de Osmanlı’nın bölgeden çekilmesi ile birlikte ağlamaya başlamış, 1948’de işgal devletinin kurulması ile birlikte, yüzü bugünlere kadar hiç gülmemiştir. Tarihinde bunca önemli olayı barındıran bu şehir işgalden bu tarafa da, en büyük direnişi ortaya koyan yer olmuştur.

O tarihi topraklarda yaşanan şanlı direniş bize bunu hatırlattığı gibi, unuttuğumuz birçok gerçeği daha hatırlatmıştır. Gazze, ümmetin diriliş vesilesi olmuş; bir buçuk milyarlık İslam ailesine imanın, İslam’ın, şehadetin, infakın, ihsanın, ihlâsın ve daha nice önemli değerlerin kıymetinin nasıl bilinmesi gerektiğini öğretmiştir. Gazze ümmete yeniden bir Asr-ı Saadet ruhu yaşatmıştır. Gazze, kitaplarda okuduğumuz ve her zaman “onlar nerede biz nerede!” diyerek tarihe hapsettiğimiz tabloların bir kez daha yaşanabileceğini bizlere göstermiştir.

İslam, sadece Efendimiz (sav) ile başlayan bir nizamın değil; ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem ile başlayıp, son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) kadar gelen tüm elçilerin, insanlığa ulaştırdıkları dinin adıdır. Dolayısı ile biz İslam Medeniyeti dediğimiz zaman böyle uzun soluklu bir medeniyetten bahis açmış oluruz.

Bu medeniyetin elbette kendine özgü hususiyetleri vardır. Bu istisnai özelliklerden bir tanesi de şudur: İslam Medeniyetinin mensubu analar, gerektiğinde ölecek çocuklar doğururlar. Yoluna canlar feda edilmedikçe, onun için kurbanlar verilmedikçe bu mesaj ulaşması gereken yere varamayacaktır. Bu, ilk insan ile başlayan bir hakikatti. İnsanlığın ilk anası olan Havva, Habil’ini kurban vere rek bu işi başlatmış; o ilk olmuş, ama son olmamıştı. İlk Havva’dan, son Havva’ya kadar bizim medeniyetimizin anneleri hep ölecek çocuklar doğurmaya devam edecekti.

Firavun’un zulmünün anaların rahmine kadar uzandığı bir zaman ve zeminde Musa’nın annesi, karnındaki bebeği doğurmuştu. Doğan bebek bir erkekti; o da diğerleri gibi öldürülecekti. Ama Rabbimiz Musa’nın annesine bir çıkış yolu göstermiş, bebek bir sandığa konularak Nil’in sularına bırakılmış ve onu Firavun’un cariyeleri bulmuş, hanımı Asiye’nin isteği ile de Musa, sarayın bir bebeği olmuştu. Şimdi Musa kendisini öldürmek isteyen sarayın içerisinde büyümeye, her gün de kendi öz annesi para karşılığı emzirmek üzere saraya getirilmeye başlanmıştı.[3] Sonrasının ne olduğunu hepiniz biliyorsunuz; böyle bir halde büyüyen Musa, Firavun’un sonunu getirmiş ve onun Kızıldeniz’de bir ibret vesikası olarak boğulmasına sebep olmuştu.

O günlerden binlerce sene sonrasına, yani bugünlere gelelim; Musa’nın annelerinin yerini bugün Gazze’li analar, Firavun’un yerini ise katil ve terörist İsrail almıştır. Modern Firavunlar ev ev gezip sadece erkek çocuklarını değil, hiçbir ayırım yapmadan Gazze’de canlı adına ne varsa hepsini yok etmeye çalıştılar. 22 gün süren bombardımanın neticesi, 1366 şehit, 5 bin 6 bin kadar yaralıdır. Yıkılan evler, sönen ocaklar, derinleşen acılar ve taş üstünde taş bırakmadan koca bir şehrin adeta yok edilme pahasına maruz kaldığı durumlar, hepimizin malumudur. Ama bunca acıya rağmen bizi sevindiren bir haber aktarayım sizlere… Gazze’nin anaları, Beni İsrail’in anaları gibi doğurmaya devam etmiş lerdir. Onlarda, “nede olsa İsrail bombalar ile çocuklarımızı öldürüyor, bizleri yok ediyor ya da onları sakat bırakıyor” dememişlerdir. Çünkü onlarda bu medeniyetin anaları gibi, ölecek çocuklar doğurmayı kendilerine en büyük vazife saymışlardır.

Birleşmiş Milletler’in Gazze için hazırladığı raporun bize verdiği bilgelere göre, 22 gün savaşın devam ettiği dönem zarfında, Gazze’de doğan bebek sayısı 3700’dür. Hatta Şifa Hastanesi doktorlarının verdiği bilgilere göre, o günlerde olan doğumların büyük bir bölümü ikiz ve üçüz bebeklerden oluşuyormuş. Demek ki, biz bir ölmüş, bin dirilmişiz. Demek ki, Musa’nın anneleri bitmemiş, demek ki, Firavun’un saraylarını yerle bir edecek Musa’lar inşallah en yakın zamanda bu bebekler içerisinden çıkmaya devam edeceklerdir.

Keşke Gazzeli analar bu zaman zarfında doğan tüm bebeklerin, erkek olanlarına Musa, kız olanlarına Asiye ismini verselerdi. Gerçi isimlerinin farklı olmasının ne önemi var ki? Onlar zaten Firavun’un karşısındaki Musa’lar olmaya aday değiller mi?

Öyle ise üzülmeyin ey Gazze’nin ve İslam’ın anaları! Allah sizlerin doğurduğu Musa’larla, İsrail’i yok edecek; sizlerin gözyaşları ve feryatları, o zalimleri tutuşturdukları fitne ateşinin içerisinde yakacaktır. Bu böyle olacaktır ve bunda hiç şüphemiz yoktur.

İyisi mi sizler bize dua edin de, inşallah bizler çağın Harun’ları olalım. Olalım da, Risalet’in davasına ağabeylik yapacak ameller ortaya koyabilelim.

M. EMİN YILDIRIM

[1] Taberi, Tarihu’l-Umem ve’l-Mulük, c.3, s.1088–89

[2] A.g.e.

[3] Kasas Sûresi 28/7-13