“Adamak, sahip olduğunun bilincinde olmaktır. Adamak ve adanmak harcamak ve harcanmanın zıddıdır.”

“Bir şeyin sahibi olmanın ölçüsü nedir? Sahibi olup da bilincinde olmadığımız şeyler olduğu gibi, bize sahip olduğu halde tersini zannettiğimiz; daha açıkçası, kendisine bir ömür kul-köle olduğumuz halde kendimizi onun sahibi, efendisi zannettiğimiz şeyler de var mıdır?”

“Tüm değerlerin baş aşağı edildiği çağdaş dünyada ne nelerin uğruna adanmıyor ki! İyiler kötülere, şerefliler bayağılara, değerliler değersizlere, faziletler reziletlere, insanlar eşyaya, ölümsüzler ölümlülere, kalıcı ve yüce değerler geçici ve yalancı değerlere adanmakta…”

Konumuz infak bağlamında adamak ve adanmak olunca, sözlerime Mustafa İslamoğlu hocamın değerli tespitlerinden biriyle giriş yapmak istedim.

Günümüzde infak denildiğinde, bunu örneklendirecek olursak adamak ve adanmayı ön sıralarda sunamıyoruz belki de Rabb’imize… Tutsaklılıklarımızı… Çıkmazlarımızı… Çaresizce kurbanı ve esiri olduğumuz benliklerimizi… Çünkü yürek dili yalan söylemez hiçbir zaman. Başımızı iki elimizin arasına alıp samimice sorgulayalım kendimizi; “Biz sahip olduklarımızın bilincinde miyiz?” Hayat bir şekilde devam ediyor ama “adayış süreci” adını verdiğimiz bu hayatta; “adıyor muyuz, adanıyor muyuz” yoksa “harcıyor muyuz, harcanıyor muyuz?”

Kur’an deyimiyle “akledelim”, gerekirse uzun ve derin düşünce krizlerine girelim ama bizleri “adayış süreci”nden alıkoyan sıkıntılarımızdan kurtulmak için bu düğümden kurtaralım kendimizi. Şairin zihnimize kazıdığı mısralar geliyor aklıma: “Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük…” Bizler aslında biliyorduk bu emanetin ağırlığını… Biliyorduk bu yolun yolcuları horlanacak, acı çekecek, biliyorduk bir öksüz gibi bırakmaya çalışacaklarını bizi… Ve biliyoruz bu dava büyük, bu dava mukaddes, çünkü yücelerden demlenmiş, biz insanların huzuru ve mutluluğu için inmiş… İşte tam bu noktada hakkıyla, Allah’ın istediği ölçülerde “adamak ve adanmak” olabilecek tüm problemlerin tek formülü olarak karşımıza çıkmakta… Bizler şu günlerimizi, kendilerini etinden tırnağına kadar Rabb’ine ve davasına adamış yiğitlere borçluyuz. Onlar adayış öyküsüne adları altın harflerle yazılmış başkahramanlar, fedakâr büyüklerimiz…

Adanacak veya adayacaksa

“İnsan ille de bir kapıya adanacak ya da adayacaksa bu kapı kendisinden daha değerli, daha yüce birinin kapısı olmalıdır ki değerini elleriyle alçaltmış olmasın; harcanmasın, ucuza gitmesin, tükenmesin…” İşte insanoğlu bazen gözbebeğinin önüne ufacık bir çakıl taşı alır ve o taşın ardındaki kocaman dağları, kayalıkları görmez. Dediğimiz gibi insan bu esaretinden kurtulmalı ve adanabilecek tek kapı olan Rabb’inin kapısına başvurmalı ve usulünce adamalı varlığını. “O’na adanmak bir hak ediştir, bir liyakat işidir. Ve O’nun temiz yoluna ancak temizler adar, temizler adanır.” Biz kime adadığımızın farkında isek biliyoruz ki, O aldanmaz ve aldatılmaz, O’nu aldatmaya çalışanlar ancak aldanırlar. Usulüne uygun, tertemiz bir şekilde, hak ederek kendisini sunmalı insan.

Ümmetin önderliği yeniden üstlenmesi

Bu bağlamda diriliş muştusunu başlatacak, adayış öyküsüne dâhil olacak insanlar bu yükü; Musa (a) gibi yüklenmeli, Eyyub (a) gibi sabretmeli ve Muhammed (s) gibi yılmadan, durmadan, dik durarak bu misyonu çağlara taşımalıdırlar. Bizler bu aşkı ta yüreğimizde hissedeceğiz ve nesilden nesile adayış kahramanları böyle yetişecek… “İpi kopmuş, imamesi kaybolmuş, taneleri dağılmış bir tesbihe dönen ümmet kendi önderlerini yetiştirme sürecine daha ana karnındayken başlanması gerektiğini bilecek, Meryem’ini adayacak Hanne’leri yetiştirmeden, “müjde” demeye gelen çağın ‘mesih’lerini bekleme ucuzluğuna düşmeyecektir. Ümmet kendi yol göstericilerini yetiştirmede Kur’an’ın gösterdiği usûlü ve üslûbu benimseyecektir. Bilecek ve inanacaktır ki, bu anlamıyla “mehdi”siz bir toplum yoktur. Her toplum kendi mehdi’sini kendisi yetiştirecek, bir değil binlerce mehdi’den oluşan seçilmiş kadrosuyla ümmet, önderliği yeniden üstlenecektir. Kur’an’ın haberi de bu gerçeği desteklemekte değil midir: Her toplumun bir yol göstericisi vardır.”

Bu dirilişi bitirmek isteyenler, yola içeriden ve dışarıdan mayın döşeyenler tarih boyunca olmuştur. Unutulmamalı, bu her zaman olacaktır ve belki de katmerleşerek bu sıkıntı artacaktır. Bizler tüm olanlara rağmen çözümlerle, projelerle, bitmek bilmez bir azimle Allah’ın ipine sarılmayı ve ondan asla ayrılmamayı gerçekleştirdiğimiz müddetçe aldanmayacağız inşallah. “Va’tesimû bi hablillahi cemian ve la teferrakû.” Allah’ın ipine hep beraber sımsıkı yapışın, tefrikaya düşmeyin…

Fidanlar Kurumuşsa

“İslâmi önderliğe aday olacak fidanlar kurumuşsa, yapma fidanlardaki cazip renkli plastik meyvelere can havliyle sarılanlar aldanmayı hak etmişler demektir. Hele hele kendini evlatlarına, evlatlarını ise üç günlük geçici dünya istikbaline adayıp Allah’a da emeklilikten sonrasını söz verenlerin “şuurlu mümin” sayıldığı toplumlarda…” Gördüğümüz gibi aslında insan aldanmayı istiyor bir nevi. Hakikat dururken sahteye, gerçek dururken yalana, âhiret dururken dünyaya meyledenler için adamak mümkün mü acaba? Hangi akıl buna evet der Allah aşkına! Ve bunun yanında insanın adayabilmesi için öncelikle sahip olması gerekir. Sahip olduktan sonra da özgür olması şarttır. Vereceğiniz şeyin sahibi değil de, vereceğiniz şey sizin sahibinizse nasıl adayacaksınız ki? Bizler şayet başka bir şeye adamışken kendimizi, nasıl olur da Allah’ın yoluna baş koyarız?

Salih niyetle

O’nun yoluna adadığımız her neyimiz ise, salih bir şekilde, temiz bir niyetle adamamız gerekir. Ve kabulünü sadece Allah’a bırakmalı, usulünce sabretmeliyiz. Bir başka deyişle: “Bir güzelin, en güzele, güzel bir şekilde sunduğu güzel adak, güzelce kabul edilir.” Ola ki darda kaldık, ola ki insanlar bizi anlamadılar ve üzerimize üzerimize geliyorlar, unutmayalım ki, Allah (c) bu yola çıkanlara şu ya da bu şekilde mutlaka ve mutlaka yardım gönderecektir. Umudu yitirmek Müslüman’a yakışır bir şey olmadı bugüne dek ve olmayacaktır da ebediyete kadar… Müslümanlar bileceklerdir ki sıkıştırıldıkları bu cendereden tam anlamıyla kurtulmak bedel isteyen bir iştir. O bedeli gözünü kırpmadan ödeyecek fedakâr mensuplar yetiştiremediği sürece de İslâmî hareket bir aldanıştan diğerine sürüklenip gidecektir.

Yeminimizi yineleme sözümüzü birbirimize verdiğimizi düşünerek hocamızın Adayış Risalesi adlı eserindeki son sözleriyle yazımı nihayete erdiriyorum. Rabbim yüreğimizi, aklımızı, ayaklarımızı bu yolda sabit tutsun… Adayış öyküsünü diri ve dinamik tutanlardan eylesin bizi… Allah’a emanetiz…

Ne mutlu onlara ki!

Adayanlar ve adananların çok olduğu bir toplumu hiçbir zalim güç sindiremeyecektir. Ve o toplum mutlu ve özgür insanların toplumu olacaktır.

Ne mutlu Hanne gibi adayanlara!

Ne mutlu Meryem gibi adananlara!

Ne mutlu Zekeriyya (a) gibi bahçıvanlara!

Ne mutlu Yahya ve (mânevî kurban) İsa (a) gibi kurbanlara!

“Oradaki her varlık fânîdir, bâkî kalacak olan azamet ve ihtişam sahibi Rabb’inin zatıdır” (55/26-27).

Ömer NOYAN