Adalet; içeriği zengin ve anlam yönünden kapsamı geniş olan bir kavramdır. Hukuki, siyasi, ahlaki, ferdi ve içtimai tüm alanları düzenleyen ve bu alanlardaki uygulamaları kendisine dayandıran temel bir arketiptir. Diğer bir deyişle adalet; kendimizle, Rabbimizle, aile, toplum, çevre ve doğayla olan tüm ilişkilerimizin ruhu ve maksadı olan ilişki alanlarımızın güven ve istikamet içerisinde yürümesini sağlayan bir zemin; aynı zamanda da ilahi ve insani bir prensiptir.

Adalet; denge/mizan /muvazene manasıyla, tevhidin bir tecellisidir. Ancak, bir’in ve birliğin sırrına erenler, adaleti hakkıyla ayağa kaldırabilir. Bütün kâinat işte bu dengeyle ayakta durmakta, kozmos, kaosa dönüşmekten korunmaktadır. Çünkü yüce yaratıcı eşsiz ve mükemmel yaratışıyla her şeye hakkını vererek hak/adalet üzere yaratmış, rububiyetinin kerem ve rahmet dolu tasarruflarıyla yarattıklarını görüp gözetlemekte, kollayıp korumakta ve onları yaratılış amaçları istikametinde tedricen sevk ve idare etmektedir.

Adaletin; ölçülülük, muvazene ve hak anlamlarıyla şu kâinat vizyonundaki muhteşem, eşsiz ve benzersiz sanat harikalarıyla dolu yansımaları; bu varlığı, ibda eden Sâni-i Bârî’nin, halk eden ve tedbir eden, külli ve mutlak aklın, irade ve kudretin ne kadar kuşatıcı, adil/ muvazeneli ve ahenkdar olduğunun da bir göstergesidir. (Ey Muhatap) Yücelikte eşsiz olan Rabbin adına/adıyla hareket et! O ki, her şeye yaratılış amacını gerçekleştirecek bir donanım verdi. O ki, her şeye yaratılıştan bir ölçü ve amaç takdir etti, sonra (o ölçüye uyarak amacına ulaşacak) istikamette yöneltti.” (87/1, 2, 3).

Eğer adalet, ‘toprağı İman olan Tevhit ağacının bir meyvesiyse, bu meyvenin dalı da hikmettir’. Hikmetsiz adalet olmaz. Hikmet; bir şeyin hakikatine, özüne/mahiyetine nüfuz edebilmek ve o şeyin yaratılış amacını anlamak kavramak ve keşfetmektir. Hikmet vahiyle, selim akıl ve sağduyuyla kazanılmış derin bir muhakeme yeteneğidir. Doğru tespit ve isabetli hüküm verebilme becerisidir. Kişinin içinde bulunduğu zamanın, mekânın ve halin ilmine, fıkhına ve edebine sahip olabilmesidir. İnsanın en ontolojik, en fıtri, en gerçekçi halini yansıtan ve içinde bulunduğu hal, zaman ve mekânda; ‘’Acaba Allah benim ne zaman, ,nerede ve nasıl bir vaziyette olmamı istiyor, benden isteği nedir?’’ sorularını sorması ve bu çerçevede kendine pozisyon belirleme hassasiyetini hissederek, çok çağrışımlı ve boyutlu bir ruhsal-düşünsel keşif içerisinde olması durumu ve bu durumunun icap ettirdiği edebi, ödevi fıkhetmesi ve iltizam etmesidir. İşte bu mahza hidayet ve kurtuluştur.

Hikmet kavramı ise, adalet gibi her şeye hakkını vermek, her şeyi yerli yerince koymak anlamıyla örtüşse de aslında hikmet, eylemin kendisinden kaynaklandığı özne gibidir, yani hikmet adaletin anasıdır. Bu bağlamda adalet; hikmetin gerektirdiği bir davranış ve eylemin sonuçlarının ortaya çıkardığı bir durumdur denilebilir. Hâkim olan Rabbimizin hikmet ve hakikat dolu mesajlarını taşıyan kitabının ve bu mesajları bizlere ileten elçilerinin de sıfatıdır hâkim, çünkü hâkim olmayan adil olamaz. Adalet imkânının ve tahakkukunun adresi ve referansı olarak vahyi merkeze almamız gereklidir, Ayrıca, Kur’an bir adalet kitabıdır. (Ey insan! Hikmetle (muhatabını inşa eden) bu Kur’an’a andolsun ki sen, elbette gönderilen elçilerden birisin. Dosdoğru bir yol üzeresin.) (36/1,2,3,4).

Hz.Peygamber, ilahi adalet kitabının tecessüm etmiş, ete kemiğe bürünmüş ve hayata dönüşmüş referansı olan, adaletin imamının da beslendiği ve ümmetini de beslediği kaynaklardan biridir. (Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: «Andolsun ki size kitap ve hikmet verdim…..) (3/81) (İsabetli hüküm verebilme yeteneğini (hak edene)vermeyi diler; ama kime isabetli hüküm verebilme yeteneği bahşedilmişse, doğrusu ona tarifsiz büyüklükte bir servet bahşedilmiştir; fakat derin kavrayış sahiplerinden başkası bunu düşünüp kavrayamaz) (2/269). Ezcümle hikmet, Rabbimizin Esma-i İlahiyesiyle ahlâklanmak, bu manada usve-i hasene olarak rabbimizin bizlere canlı bir model olarak sunduğu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûl-i zîşana tabi olmaktır.

Adaletin zıddı; gadr, zulüm ve insafsızlıktır. Zulüm; hikmet ve adaletin tam tersi, bir şeyi yerinden etmek, bir eşyayı yaratılış amacının dışında istihdam etmek, itidal, doğruluk, fıtrat, hak ve istikametten sapıp ifrat ve tefrit sarkacında savrulmak, heva putuna tapmak, hak ve hukuk tanımamaktır. Her zulümde insanın payına düşen zehirleyici bir karanlık ve kahredici bir mahrumiyet manası vardır. Onun için bütün zalimler korkak ve yalnızdır. Sahip oldukları ve taptıkları güç putu onları sahte bir benliğe ve aldatıcı bir gurura sürüklemiştir. Fakat her şeyi gören ve her şeyden haberdar olan Allah (c) onlara, (kahrı, gazabı ve azabıyla o zalimleri yakalayacağı intikam gününe kadar) mühlet vermiştir. Her hak sahibi mutlaka ama mutlaka ya bu dünyada, olmazsa ahrette, hakkını tastamam alacaktır. Zulmü kendi zatından nefyeden Rabbimiz, ahrette adaletiyle, zerre kadar hayrın ve şerrin hesabını görecektir. Bu imtihan dünyasındaki anlayabildiğimiz ve anlayamadığımız rububiyetinin tasarruf ve tedbirlerindeki hikmetler, orada Adl-i İlahi olarak tecelli edecektir.

Her hususta değişmez bir ilke olan adaletin ihtivası muvacehesinde bizlere yüklenen sorumluluklarımıza birkaç örnek verecek olursak; hakka riayet, hakkaniyete uygunluk, istikamet, doğru bir şahitlik, terazide şaşmaz bir ölçülülük, vicdani bir duyarlılık, fıtri bir meyil, vasat ve mutedil, ölçülü ve dengeli olmak, zulüm ve insafsızlıktan uzak durmak, temel insan haklarında eşitliği sağlamak, adaletin; (şahsi ve ailevi, içtimai ve iktisadi, idari ve hukuki vb. hayatın tüm alanlarında) inşa ve ikamesi için mücadele etmek, adaletin ikamesi için gerekli olan güç birliğini sağlamak, kuvvet hazırlamak, bu mücadelede vahyi yol haritası, peygamberi de emin bir kılavuz edinmek. Davamızın sonu âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd etmektir. Sonsuzca hamdolsun.

Ömer BAYAR