“Adalet mülkün temelidir”[1] ifadesinde adalet ve mülk olmak üzere iki ana tabir bulunmaktadır: Adalet ve mülk. Adalet ve mülk ilişkisine geçmeden önce her iki tabirin ne anlam geldiğini tespit etmek yerinde olacaktır. Sözlükte “istikamet üzere olmak”, “ifrat ve tefrit arasında orta bir yerde durmak”[2] anlamına gelen adalet, İslâm düşünce geleneğinde “dinin yasakladığı şeylerden uzak durmak suretiyle hak yol üzere istikamette olmak”[3] anlamında kullanılmıştır. Fıkıh ve hadis literatüründe zaman zaman farklı anlamlar yüklenerek kullanılmış ise de bu anlamların tamamının ortak noktası, insanî ve İslamî değerlere saygılı olmak, insan fıtratı ile İslam dininin yasakladığı şeylerden uzak durmaktır. Her disiplin kendisi açısından ön plana çıkan mahzurları ve bunlardan uzak durmayı belirleyerek bunları, adalet vasfı ile birlikte zikretmiştir. Söz gelimi fıkıh, mahkemede şahitlik yapacak kimsenin bu şahitliğinin mahkemeyi olumsuz etkileyecek hususlardan arındırmayı dikkate alarak, şahidin, adalet vasfına sahip olmasını şart koşarken; hadis usulü daha çok, hadis nakledecek ravînin, nakledeceği rivayeti korumasını ve bu metinden hiçbir şeyi eksiltme ya da ilave etmemeyi hedef edinerek bunu, adalet vasfı ile ifade yoluna gitmiştir. Bununla beraber her iki disiplin yalan, büyük günah ve aşırı unutkanlık gibi zaafları adalet için birer engel olarak kabul etmiştir.[4]

Yüce Allah (c) adaleti hayatın en temel ilkesi olarak belirlediğinden insanlara kitap ve peygamber göndermeyi de buna bağlamıştır. Nitekim “Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler.” [5] Mealindeki ayet, bütün peygamber ve kitapların bu amacı gerçekleştirmek için, Allah tarafından gönderildiklerine işaret etmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de birçok defa yüce Allah’a izafe edilerek zikredilen   “mülk” tabiri “saltanat, hükümranlık ve mutlak olarak sahip olma” anlamında kullanılmaktadır.[6] Buna bağlı olarak Kur’an’da birçok defa “göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait” olduğu ifade edilmektedir.[7] Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde “gökler ve yer” ifadesi evrenin tamamını kapsamakta ve Yüce Allah’ın bütün âlemde mutlak hükümranlık ve saltanat sahibi olduğuna işaret etmektedir. Başlıkta verilen özdeyişe göre mülkün dayanak ve temeli adalettir/adalet olmalıdır. Bunu Yüce Allah’ın kayıtsız şartsız mülk sahibi olmasına uyarladığımızda, gerçekten de göklerin ve yerin mülkünün gerçek sahibi olan Allah’ın güzel isim ve sıfatlarından birinin de “el-Adl” olduğunu görmekteyiz. Hiçbir icraat ve kararında kimseye hesap vermek zorunda olmayan Yüce Allah’ın mülkü bile adalete dayandığına göre, hep her türlü faaliyetten sorumlu olan insanın en düşük ölçekteki hükümranlığının bile adalet olmaksızın meşruiyet kazanması mümkün değildir. İslam kültür havzasında yetişen her hikmet sahibi şahsiyet, bu hususu bu şekilde anladığından, Şeyh Edebâli, Osman Gazi’ye yaptığı meşhur vasiyetinde “Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana” demek suretiyle mülk sahibinin her şeye rağmen âdil olması gerektiğini veciz bir şekilde belirtmiştir.

Adalet-mülk ilişkisi ve adaletin gerekli görüldüğü ilişki tarzlarına bakıldığında bunun siyasî anlamdaki hükümranlıkla sınırlı tutulmadığı, hangi tür ve ölçekte olursa olsun, yetki ve hükümranlığın söz konusu olduğu her türlü ilişkinin asgari şartının adalet olduğu görülmektedir. Buna göre adaletin temeli olduğu mülk alanlarını; ana hatlarıyla ailevî, içtimaî, hukukî ve siyasî alan olarak belirlememiz mümkündür. Bu alanların tamamında yetki sahiplerinin, bu yetkilerinin meşruiyetinin asgari şartı adalettir. Burada ısrarlı bir şekilde adaleti, hükümranlığın asgari şartı olarak belirtmemizin sebebi, adaletin hiçbir zaman yeterli ve en üst beklenti olmadığını ifade etmek içindir. Zira her ne kadar adaletin tecelli etmesi, özellikle haksızlığa uğrama ihtimali olan taraflar açısından önemli ise de, çoğu zaman söz konusu ilişki için merhamet, fedakârlık ve isâr gibi hususlar daha çok tercih edilir/edilmelidir. Ancak bu tür hususlar için herhangi bir icbar edici (zorlayıcı) gerekçe bulunmadığı halde, adalet konusunda bu gerekçe vardır. Adalet asgari şartı gözetilmediği zaman cezai müeyyidesi olduğu halde, merhamet, feragat ve îsâr için böyle bir şey söz konusu değildir. Bu nedenle adalet, meşruiyetin asgari şart olarak belirlenmektedir.

Adaletin mülkün temeli olarak belirlenmesi iki hususa işaret etmektedir. Bunlar;

  1. Adaletsiz mülkün devamının imkânsız olması,
  2. Fiilen bir mülk söz konusu ise bile bunun meşruiyetini kaybetmesidir. Adaletin temel alınması zorunlu olan hiç şüphesiz siyasi ve hukuki alandan ibaret değildir. Bu alanların daha çok olması mümkün olmakla beraber, insan ilişkilerinin iç içe ve yoğun olduğu alanlar, daha çok ailevi, içtimaî, siyasî ve hukuki alanlardır. Bu nedenle özellikle bu alanlar üzerinde durulması gerekmektedir.

İnsan fıtratı gereği bir aile ortamında dünyaya gelir ve hayatının önemli bir kısmını yine bu ortamda sürdürür. En yoğun ilişki ağları aile içerisinde bulunmaktadır. Buna paralel olarak hak ve hukukun söz konusu olduğu ilişki tarzı da aile ilişkisidir. Aile içerisinde farklı hâkimiyet alanları bulunmakla beraber, fiziki ve sosyal konumundan ötürü aile reisi olarak erkeğin hâkimiyeti, tarih boyunca en çok müşahede edilen hâkimiyettir. Her türlü ilişki ve hâkimiyetin söz konusu olduğu durumlarda adaleti ön gören Yüce Allah, bu ilişkide de adaleti öngörmüştür. Buna bağlı olarak Kur’an’da adaletli olmayı emreden ayetlerden biri de aile hayatıyla akalıdır. Yüce Allah mealen “Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdirde) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helal olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır”[8] buyurmaktadır.

Hz. Peygamber’in (s) Veda hutbesinde “Kadınlarınız, Allah’ın emanetidir” mealindeki hadisi de hâkimiyeti elinde bulunduran erkeklere, ailenin temel direği olan eşlerine karşı davranışlarını, hangi ilkeler üzerinden yürütmeleri gerektiğine işaret etmektedir. Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde, adaletin gözetilmesi gerektiği halde terk edilmesi durumunda cezai müeyyidelerin söz konusu olduğu görülmektedir. Buna göre Kur’an’ı hiç şüphesiz doğru anlayan Hz. Peygamber de adaletin gözetilmesi gereken aile içi ilişkileri bu doğrultuda ön plana çıkarmış ve ailenin zayıf halkasını oluşturan kadınları, Allah’ın birer emaneti olarak belirlemeye en üst düzeyde önem atfetmiştir. Bilindiği gibi emanete riayet etmemek münafıklığın alameti[9] sayılarak, imanla bir araya gelmesi mümkün görülmemiştir.

Taraflar arası hak ve hukukun en çok söz konusu olacağı ilişki türü aile olduğundan, aile bireylerinin kendi aralarında merhamet, fedakârlık, diğerini kendi nefsine tercih etme gibi vasıflarla muamele etmeleri esastır. Ancak bunların imkânsız olduğu bir durumda bile, herkesin kendi yetki sorumlulukları nispetinde âdil olması istenmiş, aksi takdirde ilahî adalet karşısında en ağır şekilde hesaba çekileceği bildirilmiştir.

İnsanın yaşadığı ortama göre farklılık göstermekle beraber, hemen her şahıs için sosyal hayatı kaçınılmazdır ve bu hayatın farklı vecheleri bulunmaktadır. Kur’an’a bakıldığında insanın bu ilişkiler ağı içerisinde konumu ne olursa olsun adaleti gözetmesi gerektiği, adaletin elden bırakılması durumunda sosyal hayatın düzeninin bozulacağı gibi ahirette de ilahî adalet karşısında sorumlu tutulacağı görülmektedir. Yüce Allah, yetimler başta olmak üzere toplumun zayıf halkalarını teşkil eden kesimlere karşı bu ilkenin ayakta tutulmasını istemiş, böylelikle onların himâyesini bizzat kendisi üstelenmiştir.[10] Aynı şekilde alış-veriş ve şahitlik gibi diğer ilişki ve faaliyetlerde de adaletin elden bırakılmaması gerekir. Bu anlamda üzerinde durulması gereken hususlardan biri de adaleti ikame etmek gerektiği bir ortamda, bir takım kaygılarla ondan geri durup, kaçınmamaktır. Yüce Allah, şahitlik yapmak gerektiğinde Allah için şahitlik yapılmasını, adaletin tecelli etmesi için sadece tarafların değil, üçüncü şahısların da elden gelen gayreti sarf etmeleri gerektiğini ve gerektiğinde tarafsız bir şekilde şahitlik yaparak hakkın yerini bulmasına katkı sağlamalarını istemiştir.[11]

Taşkınlık yaparak başkasına karşı düşmanca davranan ve durdurulması gereken mütecaviz kimselere karşı mücadele ederken bile aşırı gidilmemesi ve durulması gereken yerde durarak ölçülü hareket etmek, en önemlisi adaleti ayakta tutmak gerektiği Kur’an’da hatırlatılmaktadır.[12] Adaletin yerine gelmesi için gerektiğinde anne-baba başta olmak üzere yakın akrabaların aleyhine de olsa doğru tavır geliştirmek ve bunun gerçekleşmesi için gayret sarf etmek hukuki ve içtimaî alanın sağlıklı bir şekilde devam etmesi için şart olduğu gibi aynı zamanda Yaratıcı karşısında bir sorumluluktur. Buna bağlı olarak insanların temel hak ve hürriyetlerinin sınırlandırılması, farklı muameleye maruz kalması, renk, dil, kültür ve coğrafî farklılıklarından dolayı aşağılanması asla affedilemez. İslam tarihi boyunca adaletin ne denli önemli olduğu kavrandığından, her Cuma namazı hutbesinde, hatip “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabalara vermeyi mereder, her türlü fenalık, kötülük ve hayâsızlıktan nehyeder; alasınız diye size öğüt vermektedir”[13] mealindeki ayetle hutbesini bitirmektedir. Bu durum, insan fıtratının da tabii bir gereği olan adaletin İslam dini ve mensupları olan Müslümanların vicdanında bıraktığı derin izleri göstermektedir.

Sonuç olarak adalet, irili ufaklı birçok mülk alanından ibaret alan hayatın temel ilkesidir. İnsanları aydınlatamaya çalışan bir aydın sözünü kalemini adâletten yana kullanması, yetki sahibinin yetkisini bu yönde sarf etmesi, hüküm sahibinin buna göre hüküm vermesi gibi bütün alanlarda adaleti gözetmek, toplum düzeninin sağlanması açısından önemli olduğu gibi Yüce Allah’ın insanlardan istediği bir hayat tarzını yaşamak açısından da önem arz etmektedir. İnsanın yaptığı her fiil ve tasarrufun uhrevî bir karşılığı olduğu gibi dünyada da bir karşılığı vardır.  İyiliklerin dünyevî karşılığı iyilik kapılarının beklenmedik bir şekilde açılması, kötülüğün karşılığı ise iyilik kapılarının kapanmasıdır. Adaletin dünyevî karşılığı da mülkün devam etmesi ve toplum düzeninin sağlanmasıdır.

Mahmut ÇINAR

[1] “Adalet mülkün temelidir” sözünün kim tarafından söylendiği konusunda zaman zaman farklı mercilere işaret edilmekle beraber bu söz, Hz. Ömer’e aittir. Bk. Mustafa Armağan, www.mustafaarmağan.com.tr/ 04.02.2012

[2] M. Ali et-Tehânevî, Mevsûatu keşşâfi’l-ıstılâhâti ve’l-fünûn (nşr. Refîk el-Acem vdğr.), Beyrut 1996, II, 1166-1167.

[3] S. Şerîf el-Cürcânî, Kitâbü’t-Târîfât, baskı yeri ve tarihi yok, s. 147.

[4] Geniş bilgi için bk. Tehânevî, a.g.e., II, 1166-1167.

[5] el-Hadîd 57/25.

[6] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab (nşr. Abdullah Ali el-Kebîr vdğr.), Kâhire (Dâru’l-maârif) ts., II, 4266.

[7] Örnek olarak bk. el-Furkan 25/2; Fâtır 35/13; ez-Zümer 39/6; el-Hadîd 57/2-5; et-Teğâbun 64/1.

[8] en-Nisâ 4/3.

[9] Buhârî, “Îmân”, 31.

[10] Bu konuda Kur’ân’da birçok ayet bulunmakla beraber örnek olarak şu ayeti meâlen vermemiz mümkündür: “Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa âdil olun. Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti” (el-Enâm 6/152).

[11] Örnek olarak bk.“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” (en-Nisâ 4/135); “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” (el-Mâide 5/8).

[12] el-Hucurât 49/9. “Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.”

[13] en-Nahl 16/90.