Zulme tapmak adli tepmek hakka hiç aldırmamak
Kendi âsudeyse dünya yansa baş kaldırmamak
M. Akif

Dinin iki kanadı: Tevhid ve adalet

İnsan, ebedi mutluluk menziline iki kanatla uçar: Bunlar, tevhid ve adalet kanatlarıdır. Tevhid kanadı, insandan Allah’a uzanır ve insan-Hâlık ilişkisini temsil eder. Adalet kanadı, insandan insana uzanır ve insan-mahlûk ilişkisini temsil eder.

Tevhid ve adalet arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu, tıpkı iman ile salih amel arasındaki bağ gibidir. Tevhid, mü’mince duruşun akidedeki karşılığıdır. Adalet, mü’mince duruşun ameldeki karşılığıdır. Şöyle de diyebiliriz: Tevhid akidede adalet, adalet muamelede tevhid, tevhid imanın mihveri, adalet amelin mihveri, tevhid imanın istikameti, adalet davranışın istikametidir.

 ‘Adl, “eşitlik, eşdeğerlilik” manasına gelir. ‘Adl, “bir şeyin bir başka şeye eşit ve eşdeğer olma halini” ifade eder. İki kefesinde eşit ağırlıkta yük olan heybeye‘adlâni denir. Kelim Kur’an’da bu anlamıyla yer alır: “Ondan masiyetine eşdeğer bir karşılık kabul edilmeyecektir.” (2:123). Âyette geçen ‘adlun, “fidye” adı verilen “eşdeğer karşılık”tır. El-Mu’âdele, “müsavat, eşitlik” demektir. Cevvun mu’tedilun, “sıcak ve soğukluktan uzan olan dengeli hava” manasına gelir.

Adalet, tasavvurda bir şeyin en doğru ve müstakim haline denir. Sırat-ı müstakim diye, sağından veya solundan, yoldan çıkmaya izin vermeyen muhafazalı yola denir. Adalet, hak ettiğinden eksiğini dışladığı gibi, fazlasını da dışlar.

Dilde adalet’in zıddı cevr’dir. Cevr, “hakkaniyetten sapma, haksızlık etme”dir. Zannedildiği gibi zulm, adalet’in zıddı değil hikmet’in zıddıdır. Fakat tarihsel süreç içinde zulm ile adalet, birbirinin zıddı makamında kullanılmış ve öyle kabul görmüştür.

“Yargı” anlamındaki hukm’den hikmet (tam isabetli hüküm), “hakka kastetmek” anlamındaki kasd ile dilde kökteş manada zıt olan kıst, “yarı” anlamındaki nısf’tan insaf, “ölçü, tartı” anlamındaki vezn’den mizan, “denk, satıh, yüzey” anlamındaki seviy’den tesviye, hak ve istikame adaletin yakın anlamlılarıdır. Fakat bunların hiçbiri adalet ile eşanlamlı değildir. Mesela adl ile kıst arasında fark vardır. Adalet iyiye ve kötüye, iyiliğe ve kötülüğe hak ettiği karşılığı vermektir. Kıst ise kötüye hak ettiği karşılığı verirken, iyiliği niyet, emek, liyakat ve ehliyetine göre kat kat fazlasıyla ödüllendirmektir.

Eflatun’a göre adaletin esası liyakat ve uyumdur. Herkese layık olduğu verilince adalet tahakkuk eder. İbn Sina’ya göre adalet, nefsin istedikleri ve istemedikleri arasında kurduğu dengedir.

Adalet hilkatin temelidir

Adalet fıtridir, zira fıtrat adildir. Kur’an, Allah’ın insana bahşettiği özelliklerden birinin de “dengeli bir tabiat” olduğunu ifade eder: fe‘adelek: “… Ve O sana dengeli bir tabiat verdi.” (82:7). İnsana yaratılıştan bahşedilen maddi varlık – manevi varlık dengesi buna örnektir. İnsan ne sadece madde, ne de sadece manadır. Ruhunu ihmal edip sadece cesedine yatırım yaptığında da, cesedini ihmal edip sadece ruhuna yatırım yaptığında da dengeyi bozmuş olur.

İnsandaki duygu-düşünce dengesi de adaletin fıtri olduğunun delilidir. Bu denge kaçtığında insan ‘hasta’ olarak nitelenmeyi hak eder. Aklın denetimi altına alınamayan duygu selinin insanı nerelere sürükleyeceği belli olmaz. Akıl duygu selini kontrol eden bir set gibidir. Doğru yönlendirildiğinde o sel bir felaket olmaktan çıkıp, enerji üretiminde kullanılan bir sermaye olur. Duygusuz akıl da susuz elektrik tribünleri gibidir.

Hücreden organa, insanı oluşturan tüm unsurların bir sınırı olması, adaletin fıtri oluşunun delilidir. Mesela gözün görme sınırı, gözün dengesidir. O sınırın altında gören göz, gözlük vs. gibi araçlarla takviye edilir. Nadir de olsa o sınırın üzerinde gören gözler de vardır. Fakat bu her zaman nimet midir? Tartışılır. Gözümüzün görme eşiği mikrobiyolojik varlıkları görecek kadar yüksek olduğunu farz edelim. Herhalde o zaman, içimiz ata ata yemek yiyemezdik. Zira yemeğin içindeki mikrobiyolojik canlıları görüyor olurduk. Aynı şey kulak için de geçerlidir. Kulağın alt ve üst işitme eşiği vardır. Bu işitme dengesidir. Eğer alt eşik olmamış olsa, asla uyuyamazdık. Zira başımızı yastığa koyduğumuzda, elektronların atom çekirdeği etrafındaki dönüş seslerini duyardık, çıldırırdık. Eğer üst eşik olmamış olsa, yeryüzünün dönüş sesini duyardık, çıldırırdık.

Hastalıkların birçoğu, insan fıtratındaki bu dengenin kaybolması sonucu oluşur. Kan şekerinin dengede tutulması sıhhat göstergesidir. Eğer kan şekeri üst ve alt eşikleri aşarsa, fıtratına yerleştirilen adalet kantarının topuzu kaçmış demektir. Bu hastalıktır. Aynı şey kan basıncı, vücut sıcaklığı, kolesterol vb. gibi hususlar için de geçerlidir. Bütün bunların adil bir ölçüsü vardır. İnsan bedenine yaratılıştan yerleştirilen o ölçü kaçtığında, hastalıklar zuhur eder veya hastalıklar zuhur ettiğinde o ölçü kaçar. Her halükarda insan bedeni, sahibini “dengem bozuldu” diye uyarır.

Fıtrattaki adalet sadece insan için değil, kâinat ve eşya için de geçerlidir. Kâinat denge üzerinde durmaktadır. Gezegenler, yıldızlar, galaksiler ve bütün bir evren cazibe (çekim) ve dâfia (merkezkaç) kuvvetleri arasındaki denge sayesinde düzenli hareket etmektedir. Denge kanunu sadece kubbe için değil habbe için de geçerlidir. Atom çekirdeğiyle elektron arasındaki rabıta ve mesafe adaletin timsalidir. Bu denge bozulduğunda füzyon oluşur, madde çöker ve kimliğini kaybeder.

Ahlakta adalet, hilkatle uyumlu davranış sergilemektir. Hilkat adalet üzeredir. Cömertlik israf ve cimrilik arasındaki denge noktasıdır (17:29). İffet sefihlik ve ruhbanlığın arasındaki denge noktasıdır. “Sorumluluk şuuru” anlamına gelen takva, bilinçteki kantarı ifade eder. Bu kantarın topuzunu kaçıranlara, Allah Rasulü’nün müdahale ettiğini görüyoruz. Osman b. Maz’un’un evinde toplanan bir gurup sahabi, hayatın normal akışının dışına çıkarak zahitçe bir hayat yaşamak istemeleri üzerine, Rasulullah onları uyarmış ve “Ben sizin için güzel bir örnek değil miyim?” diye azarlamıştı.

İlimde adalet, cehalet ve tekebbür arasında dengedir. Cehalet Firavunlaştırır, ilimde tekebbür Bel’amlaştırır. Kişi hem işinin ilmini bilir hem de haddini bilirse, Firavun’un yaptığını değil Firavun’un sihirbazlarının yaptığını yapar ve hakikate teslim olur.

Allah zatına rahmeti yazmış/farz kılmıştır

Sual: Kur’an’da neden Allah’ın esma-i hüsnası içinde Âdil diye bir isim yer almaz?

Cevap: Allah’ın sıfatları mutlaktır. Adalet, gücün sınırlı ve mukayyet olduğu bir zat için geçerlidir. Gücün mutlak olduğu ve sınırlanmadığı bir yerde adalet olmaz. Adalet esasen mahlûka ait bir sıfattır. Zira ifrat ve tefrite sapmaya açık olan bir varlığın bilinçli veya bilinçsiz dengeyi tercih etmesini ifade eder.

El-Hak olan Allah’ın her hangi birinin hakkını yemesi muhaldir. Zira Allah üzerinde, yarattıklarının iddia edecekleri zerrece bir hak yoktur. Hakkın tamamı el-Hak olana aittir. Vakıanın böyle olması, onu –hâşâ- kullarına zulmetmeye sevk etmez. Zira o hiçbir şeye muhtaç olmayandır. O aynı zamanda er-Rahmân olandır. Mutlak Hak sahibi olan Allah, aynı zamanda Mutlak Merhamet sahibi ise, kula, zararı dokunur diye korkmak değil, azameti karşısında titremek düşer. El-Hak olan Allah zerre kadar hak yemez. Buna ihtiyaç duymaz. Bundan her hangi bir çıkarı olmaz. Onun yargılamasının temelinde ilahi hakkaniyet yer alır. El-Hak olan Allah, kuluna zerre kadar zulmetmez.

Kur’an’da adl kökünden isim, fiil ve mastar tüm türevleriyle birlikte 28 yerde yer alır. Adalet ne isim (ism-i fail, mübalağa vezinleri, ism-i mastar), ne de mastar olarak Allah’a ne izafe edilir, ne isnat edilir, ne de nispet edilir.

En’am Sûresi’nin 115. âyetinde Ve temmet kelimetu rabbike sıdkan ve adlen cümlesi de, yukarıdaki kuralın istisnası değildir. Zira bu âyette ‘âdl Allah’a isnatla değil, Rabbin kelimesine isnatla kullanılır. Yani sıdk ve adl olan Allah’ın kelimeleridir. Netice itibarıyla sadık ve adil Kur’an’ın iki sıfatıdır. Dil kuralına göre kelime’nin hali olarak gelen bu iki mastarın takdiri sadıkaten ve adileten’dir (Ebu Ali Farisi’den nkl. Razi, Mefatih, XIII, s.131). Zaten adlen Allah’a nispet edilseydi sıdkan da nispet edilmesi icap ederdi. Bu durumda Allah’ın Sadık diye bir isminden söz etmemiz icap ederdi ki, sahih ya da değil, böyle bir isnat vaki olmamıştır.

Esma-i hüsna arasına Âdil ismini veya Adl mastarını yerleştirenler, buna sıhhat açısından şüpheli olduğunda erbabının ittifak ettiği müdrec hadisleri delil olarak gösterirler. Kur’an’da Âdil veya her hangi başka bir isim formunda Allah’a isnat edilen bir kullanım yoktur. Sebebi açıktır: Allah zatına rahmeti, insana ise adaleti farz kılmıştır.

Allah’ın zatına rahmeti yazdığı/farz kıldığı âyet şudur:

“Rabbiniz rahmeti kendi nefsine yazmıştır/farz kılmıştır.” (6:54).

Allah, nefs-i nefîsine adaleti farz kılmaz. Zira adalet, cevr ve zulüm yapma ihtimali olana farz kılınır. “Hiç şüphesiz Allah’ın kullarına zulüm yapma ihtimali bulunmamaktadır.” (8:51). Kur’an’da tam beş yerde gelen bu mealdeki âyetlerin hepsinde de, nefyin haberi ile gelir. Bunun anlamı, değil zulüm yapması, zulüm yapma konusunda “en küçük bir ihtimalin dahi” Allah’tan nefyedilmesidir. Zulüm yapma ihtimali olmayana, adalet farz kılınmaz.

Rahmet zulüm gibi değildir. Birine zulümle muamele etmek haksızlık yapmaktır, fakat birine rahmet ile muamele etmemek haksızlık değildir. Olsa olsa ödülü de, cezayı da hak ettiği kadar vermektir. Fakat Allah tevbe edenin cezasını bağışlar, salih amel işleyene hak ettiğinden kat kat fazlasını verir. İnsan, cehennemi kötülükleriyle hak eder. Cennet ise, Allah’ın rahmeti ve ödülüdür: “Onları zemininden ırmaklar çağlayan cennetlere koyacağım: Allah’tan bir ödül olarak… Ödüllerin en güzeli Allah katındadır.” (3:194).

Allah adaleti insana farz kılmıştır

Allah insana adaleti farz kılar, zira insan zalîm olan, hatta “çok zulmedip” zalûm olan, dahası “zulümde sınır tanımayıp” zallâm olan bir varlıktır. Allah insana zulmetmez, fakat insan kendi kendisine çok zulmeder (29:40). Bunun için Allah zatına rahmeti farz kılmış, insana ise adaleti farz kılmıştır:

“Hiç şüphe yok ki Allah adil davranmayı, iyilik yapmayı ve yakınlara karşı cömert olmayı emreder.” (16:90).

Allah’ın kuluna emrettiği adalet ile zatına yazdığı rahmetin birlikte geldiği şu Kur’an pasajı hayli manidardır:

“Siz ey iman edenler! Allah için, hakkı ayağa kaldırarak adaletin timsali olun ve birilerine olan nefretiniz sizi adaletten sapmaya sevk etmesin! Adil olun! Bu Allah’ın denetimi altına girmenin en kestirme yoludur: Artık Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Allah, iman eden ve salih amel işleyenlere günahlarının affedileceğini ve muhteşem bir ödüle kavuşacaklarını vaad etmiştir.” (Maide 5:8-9).

İnsana “Adil olun!” diyen âyet, aynı zamanda adaletin Allah’a karşı sorumluluğun bir parçası olduğunu haber veriyor. Bu durumda takva ile adalet eşleşmiş oluyor, takvanın zıddı olan fücur ile de zulüm eşleşmiş oluyor.

Harici mantığında olduğu gibi Kur’an hükmetmeyi yasaklamıyor. Zulüm ile hükmetmeyi yasaklıyor ve “Hükmederken adaletle hükmedin!” (4:58) diyor. “Tartıp değerlendirdiğinizde dosdoğru bir kıstas ile tartıp değerlendirin!” (17:35) diyor.

Kullarına farz kıldığı adalet, sadece yönetimde adalet değil, aynı zamanda muhakemede itidal, muamelede dengedir. İtikatta adalet Kitap ile, muamelatta adalet hukuk terazisi ile, hakka tecavüzde adalet güç ve silah ile sağlanır. Bu üçlü Hadid Sûresi’nde üç sembol üzerinden verilir: Kitab, mizan, demir (57:24).

Kitap, uyulması gereken değerler ve ilkeler bütününe tekabül ediyor. “Terazi” anlamına gelen mizan ise o ilkeleri uygulayacak ölçülü ve dengeli muhakemeye tekabül ediyor. Demir ise mizan ile Kitab’ı uygulayacak olan adalet uygulayıcılarına yönelik her türlü tehdit ve zorbalığı bertaraf edecek adaletin elindeki güce tekabül ediyor. Bu gücü yöneten kuruma ise devlet adı veriliyor.

Devletin imanı adalettir

Güç ve kuvvet bir iktidarın meşruiyetini belirlemez. “Kim iktidardır?” sorusunun cevabı “Kuvvet sahibi iktidardır” ise, orada hakkın iktidarından değil de gücün iktidarından söz edilebilir. İktidarını gücüne borçlu olan her iktidar zulüm üretir.

Vahyin bütünü göz önüne alındığında, meşru bir iktidarın temelinin şunlar olduğu görülür:

  1. Hakikat (tevhid).
  2. Adalet.
  3. Merhamet.
  4. Ehliyet.
  5. Meşveret.

İslam âlimlerinin dilinde “Devlet küfürle değil, zulümle yıkılır” sözü, bir mütearife haline gelmiştir. Allah Rasulü aleyhissalatu vesselam’dan, bir saat adaletle hükmetmenin 70 yıllık nafile ibadete bedel olduğuna dair haberler gelmiştir. Bu, yeryüzünün en eskimez hikmeti olan ve Hz. Ömer’in yönetim felsefesi olarak uyguladığı “Adalet mülkün/devletin temelidir” sözünü tasdik eden bir rivayettir.

Vahiyle inşa olmuş akıllar, dünya tarihinde adaletin en güzel örneğini sergilemişlerdir. İşte bir örnek:

Ali b. Ebi Talib bir Yahudi ile davalıdır. Hz. Ömer’in huzurunda mahkemeleşirler. Ali hayli rahatsız gözükmektedir. Ömer zanneder ki, onun bu sıkıntısı hasmı olan Yahudi ile yan yana hâkim huzuruna çıkmaktan kaynaklanıyor. Ali rahatsızlığının sebebini merak eden Ömer’e şu açıklamayı yapar: Hâkimlik yapan Ömer hasmı olan Yahudi’ye ismiyle hitap ettiği halde kendisine künyesiyle hitap etmiştir. Birine künyesiyle hitap Araplarda onun üstünlüğünü ve şerefini gösterir. Bu eşitsizlik ise adalete aykırıdır. Hz. Ali’yi rahatsız eden de hâkimin bu eşit olmayan davranışıdır.

Modern ideolojilerin aşırılıkları, adaletsiz yönetimlere bir tepkinin ifadesidir. Kapitalizm ifrat, komünizm tefrittir. Birincisi mülkiyeti mutlaklaştırır, ikincisi mülkiyeti reddeder. İkisi de zulümdür. Birincisi yoksullara, ikincisi insan tabiatına zulümdür.

İslam, iktisadî adaleti esas alır; oran eşitliğini değil, fırsat eşitliğini savunur. Oran eşitliği adalet değil zulümdür. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (53:29) ilahi düsturu, sadece ahiret için değil, bu dünya için de geçerlidir.

Sözün özü: Devletin imanı adalettir. Adalet hiçbir maslahatla kayıt altına alınamaz, zulüm hiçbir bahaneyle meşru kılınamaz.

Mustafa İSLÂMOĞLU