“İlim; sadece malumat sahibi olmak değil,
eşyanın illet, hikmet ve gayesini
kavramaktır.”
Mustafa İSLÂMOĞLU

Bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bilinenden gizliliğin yok olmasıdır. Yerleşmiş bir sıfattır ki, onunla külliyat ve cüz’iyat bilinip anlaşılır. Bir şeyin manasına nefsin ulaşmasıdır. Âkil ile makul arasındaki özel bir izafetten ibarettir. Vakı’a uygun olan kesin itikattır. Akılda bir şeyin suretinin hâsıl olmasıdır. “Tarifat” sahibi Cürcani’den bir demet “ilim” tarifi.

“Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay (kusmuk) verir” der Bediuzzaman. Koyunun ot yeyip süt vermesi örneğiyle, ilmin ezber değil, bir üretme işi olduğuna dikkat çekiliyor. Demek ki ilim, malumat çiçeklerinden bal üretmektir.

İlim; temsil edilen davanın (İslam) hurafelerden arındırılarak özümsenmesi, çağın idrakine uygun bir din diliyle sunulması, davetin ulaştırılacağı hedef kitlelerin sosyal, psikolojik, ekonomik, kültürel ve siyasal bileşenlerden oluşan paradigmalarının analizlerinin iyi bilinmesidir. Kısaca ilim, Kur’an vahyinin hayata taşınmasının altyapısıdır. Müslümanın iki görevi vardır. Birisi, kendini din noktasında yetiştirmek, diğeri inandığı dini tebliğ etmek. Tebliğ görevini yerine getirmek ilimle olur. İlimden yoksun bir insanın davetçi olması faydadan çok zarar getirir. Davetçi, iman, ibadet, ahlâk ve muamelattan oluşan teolojik altyapı ile kendini donatmalıdır. Yine davetçi davetini ulaştırmak ve devamını sağlamak için gerekli olan diğer ilim, araç-gereç ve kişisel gelişim gibi hususlarda da asgari derecede donanım sahibi olmalıdır. Günümüzde bir insanın bu hususların hepsinde donanımlı olması mümkün değildir. Onun için iş bölümü yapılmalıdır. Her davetçi ilgi ve kabiliyetinin olduğu bir alanda kendini yetiştirmelidir. Bir orkestranın elamanı olan bu şahsiyetler bir şef tarafından sevk ve idare edilmelidir veya bir şef varmış gibi uyum sergilemelidirler. Her davetçi bir amaç için uyumlu bir birliktelik kurmalıdır. İlim ve tebliğ, bir aynanın iki yüzü gibidir. İlim sırlı yüz, tebliğ şeffaf yüz. Sır (ilim) olmadan  cam bir şey ifade etmez.

Asrımızda eşyaya ve hadiselere yorum getirme önceki asırlardan tamamen farklılaşmıştır. Günümüzde aklî, felsefî ve mantıkî bir yaklaşım hüküm sürmektedir. Davetçi hareket tarzında bu hususlara çok dikkat etmelidir. Etmemesi, sapanla uçak düşürmeyi düşünmesi gibi gülünçtür. Davetçinin kendi zamanını iyi bilmesi gerekiyor. Gerçek ilim de bu olsa gerektir. Skolâstik bir anlayışla yürüyen, bir gün mutlaka yorulup pes edecektir. Devrini bilmeyenler, mağarada yaşayıp dışarıdaki hareketlerin mağaraya düşen gölgelerini hakikati bilmeden ezbere yorumlayanlardır. İslamî oluşumların devamı için tebliğe, tebliğinde istikamet üzere yürümesi için ilme ihtiyacı vardır. İlim, imanla ameli yoğurup medeniyet inşa etmektir. İslamî oluşumlarda iki türlü yapılanma var: İlmî ve hissî. Söz konusu yapılanmalarda, inançlar ve eylemler açısından hep karşıtlıklar söz konusudur. Misal olarak; ilmî yapılanmalarda bilinçlendirme merkezde iken, hissî yapılanmalarda bilgilendirme merkezdedir. İlmî yapılanmada araştırmadan sonra kabul varken, hissî yapılanmada önce kabul vardır. Bu durum, tüketmeyi, ezberi, kutsamayı, tek adamcılığı, tektip insan yetiştirmeyi vs. doğurur.

İfrat ve tefrit hissî yapılanmanın cirit attığı mahfillerdir, şeytanın tezgâh açtığı pazarlardır. Körle yatan nasıl şaşı kalkarsa, ifrata bulaşanlar sabah tefriti kucaklarında bulurlar. İlmî yapılanmalar, kendi âlim, aydın ve entelektüellerini yetiştirmedikleri zaman oluşumun hissîleşmesini engelleyemezler. Böylece sonuç, bir zaman eleştirdikleri oluşumların/ cemaatlerin yaptıklarını tekrara varır.  İslami yapılanmaların ilmî olması, sadece din ilimleri değil beşerî ilimlere de önem veren; ilmî, bir yol haritası bir pusula gibi gören bir hareket olması demektir. Böyle bir hareket, âlim ve aydın vasıflarını kendinde toplayan şahsiyetlerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Ancak bu vasıfta ilim taliplerinin şu gerçeği bilmeleri gerekmektedir:  İslam dünyasında 13. Yüzyıldan itibaren ilim anlayışı, felsefe (Hikmet) ve doğa bilimlerinden soyutlanarak sadece dinî ilimlere kaydı. Bu algı kırılmasının farkına varılması, bu tarihten sonra üretilenlerin iyi değerlendirilmesini sağlayacaktır. Hicrî 3. asırdan sonraki ilmî dinamizmin yerini statikleşme aldı. Böylece ilim, üretilmiş bilgileri öğretme suretiyle nakilciliğe dönüştü.

İlmî yapılanmanın olmadığı yerde tevhidin her bir meselesine, şirk ucundan kıyısından bulaşacaktır.

İlmi yapılanmanın olmadığı yerde, Allah, peygamber ve din tasavvurları insanı yücelteceği yerde, aşağıların aşağısına çekecektir. İnsanlar dillerinden bu kavramları düşürmedikleri halde, misk-ü amber diye yüzlerine çamur sürdüklerinin farkına varamayacaklardır. İlmî yapılanmada dinin sabitleri ve değişkenleri belirlenmiştir. Hissî yapılanmada ise bu değerler birbirine girmiş, biri diğerinin yerine geçmiş durumdadır. İlmî yapılanmada din, anlaşılabilir ve yorumlanabilirken; hissî yapılanma asla anlaşılamaz (veya onu anlayacak sınıf bellidir) ve yorumlanması mümkün değildir. Yani kısaca, ilmî yapılanmada din kapı, hissî yapılanmada ise varıp toslayacağınız duvardır. Misal, Hanefi mezhebindenim diye bir ömrünün yarısını dişsiz geçirmek gibi…

Hissî yapılanma üzere olanlar, üretilmiş ilmi hazır gıda gibi tüketiyorlar. Fakat üretilen bu ilmin (hepsinin değil) de bir son kullanma tarihinin olduğunu asla hesaba katmıyorlar. Gıda zehirlenmesiyle dinden oluyorlar. Bu ilmin zamanın geçtiğini söyleyenleri de, âlimleri küçümsemekle suçluyorlar. Zamanı geçmiş konserveyi kullanmamayı söylemekle, fabrika suçlanmış olmaz. Zaten fabrika bu ürün şu zamana kadar kullanılabilir diye etiketinde bildirmiştir. Âlimler, ürettikleri ilimler için bütün zamanlarda geçerli olacağına dair bir beyanda bulunmamışlardır.

İlmî olmak, 1400 yıldır üretilen ilmî değerlerin, ehil olmayanlar tarafından hoyratça kullanılması değildir. Bu altın kürekle hayvan gübresi karıştırmak gibidir. Hissî yapılanmada, ilkeler yerine insanlar, ön kabuller, statükonun devamı ve günü kurtarma düşüncesi hâkimdir. Bundan dolayıdır ki, dün yücelttiklerini bugün yerebilir, dün kabul ettiklerini bugün reddedebilirler. Hissî yapılanmalara bir ömür biçmek mümkün değildir. Belki bir mevsim bile çok sayılabilir. Hareketini ilmî esaslar üzerine bina edenler, sadece davalarına kilitlenmiş insanlardır. Onlar, yol haritalarını işin ehli şahsiyetlerle istişare etmiş ve o gayeye doğru kaplumbağa kararlılığıyla yol alan kimselerdir. Hareketlerini ilmî esaslar üzerine bina edenler, kalıcı işler ortaya koyarlar. İlmi, geleneğe ve medeniyete dönüştürürler. İlmî yapılanmada insanların iyi yetişmesi ve köklü bir gelenek oluşturulması için temel ilkeler olmalıdır.

1.Kitap seçimi ve bu kitapların sistematik bir şekilde ehil kimselerle birlikte mütalaa edilerek okunmalıdır. Her alanın ehli kimselerin kitapları seçilmelidir. Aslın türevleri ve veya kötü bir taklidi olan kitaplardan sakınılmalıdır. Piyasadaki İslami kitaplara bakıldığında, çoğunun ticarî amaçlı olduğunu; içeriğinin bilgi, bilinç ve edebi özellikten yoksun oluşu ele veriyor.

2.Seviyeyi yükseltici bir okuma programı yapılmalıdır. İnsan bir yolculuğu hedeflemişse, karşısına yokuş çıktı diye hedefinden vazgeçmemelidir. Zira yol da yokuş da olur; düzlük de…  Ciddi eserleri okuma, anlama işi gerçekten uzun, yorucu ve yokuşları olan bir yolculuktur. Fakat bu okuma süreci içinde, kelime hazinesinin çoğalması, kavramların öğrenilmesi, okuma zevkinin artması, anlayışın ve algının artması sonucu bu yol insana kolay gelecektir. Çünkü âyette, “Sözün özü: elbet her zorlukla beraber tarifsiz bir kolaylık vardır; evet, her zorlukla beraber tarife sığmaz bir kolaylık vardır.” (İnşirah, 94/5-6) buyrulmuştur

3.Neyi, nerede bulabileceğini rahatlıkla başarabilecek bir disiplinle insanların yetiştirilmesi gerekmektedir. Bu disiplin insanı aburcuburu okumaktan kurtaracaktır.

İlmî yapılanmada bilinç çok önemlidir. Çünkü bilinci ilim oluşturur. “Bilinçteki milimetrik bir sapma açısı eylemde kilometrelere varmaktadır.” (Mustafa İslâmoğlu). Samimi niyetlerle, istikbal vaad eden ufuklarla, istikametli eylem ve söylemlerle oluşturulan birlikteliklerin temel harcı ilim (Kur’an) olmazsa; samimiyet menfaate, istikbal endişesi makam ve mevkie, istikamet pragmatizme dönüşecektir. Araçlar amaçlara dönüşünce, artık oluşum patinaj yapacaktır. Görünürde bir hareket var, ama hedefe ilerleme yok. Sonuç; dolap beygirinin durduğu halde başını sallayarak, boynundaki zilden ses çıkartarak sahibini kandırmasıdır. Evet, bir dolap dönüyor,  ama hangi dolap!

Geçmişte Müslümanlar, beşerî ilimlerin (Fizik, Kimya, Astronomi vs.) çocuklarını dinsiz yapacağını düşünerek okullara göndermediler. Şimdiki, ‘sözde ilim adamları’ da bu ilimlerin dinle bir alakası olmadığını iddia ediyorlar. Bu meselede bir türlü orta yolu bulamadık. Bu ilimlerin her biri kendi lisanlarıyla Allah’ın varlığına ve birliğine şahitlik etmektedir. Misal, yer çekimi olmasa;  yürüyemez, oturamaz, yatamaz, ziraat yapamaz, yiyemez-içemezdik. Kısaca hayat olmazdı. Görüldüğü üzere her şey bir intizamla birbirine bağlanmış… Bunları ancak her şeyi bilen bir irade tasarlamıştır. Bu kavgayı, “Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır.” sözü bitirir. Bir insanın isabetli kararlar alması, akıl ve mantığını kullanmasıyla mümkündür. Akıl ve mantıkta ilimle gelişir. İlmin olmadığı yerde, köklü bir gelenek oluşturmak ve onu geleceğe taşımak ise mümkün değildir. Bu ancak, aklın ilimle kalbin irfanla doyurulmasıyla gerçekleştirilebilir.

İlim,  insanı dünyada fenalıklardan uzak tutup, erdemli kıldığı gibi; ilmin insana verdiği iman ve irfanla (derin algı) ahirette de makamını yükseltir.

Cemaatler müntesiplerine, bütün Müslümanların temel meselelerde müttefik olduklarını, teferruat meselelerde farklı düşüncelerin olabileceğini, bunun kavgaya ve ayrılığa sebep teşkil etmeyeceğini “ilmi yapılanma” ile anlatabilirler. Bu konularda hissin devreye girmesi, ifrat ve tefriti netice verecektir. Cemaat yapılanmalarında ilmin merkezde (temel) olması, sosyal ve siyasal tevhit de çatı görevini üstlenmelidir. İlmi yapılanmada, hedef kitleye ulaşım araçları olan (vaaz, kurs, seminer, panel sempozyum vs.) onların ihtiyaçları, sorunları, özellikleri doğrultusunda hazırlanmalıdır. Aksi durumda verim alınamaz. İlmî yapılanmada, cemaat dindarlığının insanı şahsiyetsizleştirmesine karşı da önlem alınmalıdır. Cemaat dindarlığı ittiba ve itaat esasına dayalıdır. Oysa bunun yerine akıllı birliktelikler, ortaklıklar geliştirilmelidir. Cemaat dindarlığı suiistimal ve yanlış yönlendirmelere açık bir alandır. İlmî yapılanmada, din ve tarih büyüklerinin aşırı yüceltilmesine de mahal verilmemelidir. Aşırı yüceltme; kısa vadede bireyi motive edebilir ancak uzun vadede çok tehlikelidir. Uzun vadede onları ulaşılmaz, kendilerini aşağılık görerek bireyler benlik kırılmalarına uğrarlar. İlhami GÜLER, ne güzel söylemiş: Evliyası, mübarekleri, hazretleri, uluları, önderleri ve mukaddesleri bol olan toplumlar, kolay kolay düşünemezler; düşünce ve değer üretemezler. Çünkü kendileri ‘küçük’tür. İlmi yapılanmada din; tüketici topluluğa pazarlanan bir meta gibi görülmek ve gösterilmekten uzak tutulmalıdır. Dinin insan için olduğu, insanın din için olmadığının altı kalınca çizilmelidir. Din ile insan avcılığı değil; insanla din arasındaki engelleri kaldırıcı bir anlayışla hareket edilmelidir. Yani dini insanın hizmetine sunmaktır.

İlmî yapılanmada, dinî fikir ve düşüncelerimizi, bilimsel verilere dayandırma, batıdan referans bulma sarhoşluğundan vazgeçilmelidir. Bu durum kuzeye yönelerek namaz kılmak gibidir. İlmî yapılanma; gelenekçi ve yenilenmeci olmalıdır. “Gelenek, evin sürekli bir bahçeye sahip olması, yenilenme bahçeyi sürekli değiştirmektir: Bahçeciliktir.”

Hissi yapılanmaya 3T egemendir. Tabu, taklit ve te’vil…

Tabulaştırma (kutsama), hissî yapılanmanın olmazsa olmazıdır.

Tabulaştırma akıl ve düşünceye pranga vurmak, aklı düşünce ülkesinden sınır dışı etmektir. Zaten aklın sınır dışı edildiğindendir ki, tabu ülkenin padişahı olmuştur.

Taklit, hissî yapılanmanın can simididir. Cürcani, taklidi şöyle tarif eder: Delil araştırmadan ve üzerinde düşünmeden başkasına ait söz ve hareketlerin doğruluğuna inanmak ve ona uymaktır. Hissî yapılanmada, taklit istifadenin yerini almıştır. Karanlıkta yürümek için ışığa ihtiyaç vardır. Bu faydalanma, eldeki feneri atıp mumu almak şeklinde olmamalıdır.

Tev’il, hissî yapılanmanın azığıdır. Lafzın zahir manasından, muhtemel olduğu bir manaya yorumlamaktır. Te’vil aşırı ve doğru olmak üzere ikiye ayrılır. Aşırı/köksüz/fasit te’vil, nass, ilim ve aklı dışlayarak; mezhebî, hissî ve taklidî bir yorumdur. Hissî yapılanmanın beslendiği te’vil, bu te’vildir. Netice-i kelam; Müslümanlar artık hissî dindarlık dehlizlerinden, ilmî dindarlık limanlarına demir atmalıdırlar. Bunun da yolu, topyekûn olarak ilmî yapılanmaya dönüştür. İlmî yapılanma; insanı körlükten ve prangalardan kurtaracak, nass, ilim ve aklın mümbit toprağında gürbüzleştirecektir. Ne mutlu yitiğini arayanlara!

Haydar ÖZTÜRK