“Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettigimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, esbâta (torunlara), İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davud’a da Zebûr’u verdik. Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu. (Yerine göre) müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (Nisa 4/163-165). Bu âyetleri dikkatlice okuduğumuzda Rabb’imizin bu âyetlerde şu üç konuya dikkatimizi çektiğini görürüz: a) Bütün peygamberler vahiy almışlardır. b) Kur’an’da ismi zikredilmeyen peygamberler de vardır. Dolayısıyla bütün kültür ve medeniyetlerin temelinde bu peygamberlere gelen vahiy bulunmaktadır. c) Beşîr ve nezîr (müjdeleyici ve uyarıcı) olan peygamberlerin gönderiliş sebebi, insanların Allah’a karşı bir bahanelerinin kalmamasıdır.

O halde peygamberlerin gönderilmesi ve onlara vahyin gelmesi Allah’ın rahmetinin bir sonucudur. Bu süreç Âdem’den (a) son elçi Muhammed’e (s) kadar devam etmiştir. Son peygambere gelen vahiy şu sıralarda ihya ettiğimiz Ramazan ayında başladı. Hz. Peygamber’e gelen vahiy ile insanlığın yolu yeniden aydınlandı, insanlık “yitik cennetini” bu vesile ile buldu. Bu büyük nimetin şükrü olarak bu ayda oruç tutmak bize farz kılındı.

Kanaatimce vahyi iki ana başlık altında incelemek gerekir. Bunlardan biri usul yönüyle, diğeri de vahye karşı sorumluluğumuz yönüyle…

USÜL YÖNÜYLE VAHİY

Vahyin sözlük anlamı; gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, ima ve işaret etmek, acele etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak… Bütün bunların özü sürat ve gizlilik içinde bildirmedir. Kısacası vahiy gizli, hızlı ve etkin bir iletişim aracıdır. Allah ile yaratıklar arasında olduğu gibi Allah’ın dışındaki varlıkların da birbirlerine vahyettiklerini görmekteyiz (En’am 6/112, 121). Kur’an’da Allah ile kulları asındaki iletişim sadece vahiy kavramıyla ifade edilmez. Kavl, nida, ilka, kelam, zikir, rahmet, furkan, beyyine, ruh, inzal, tenzil, hidayet, hikmet, ilim, isim gibi vahiyle ilişkili başka kavramlar da vardır. Vahyin ıstılahi anlamı, Allah’ın insanlara ulaştırmak istediği ilahi bilgileri vasıtalı veya vasıtasız bir şekilde, gizli ve süratli bir yolla, onu tebliğ etmek ve bildirmek üzere insanlar arasından seçtiği peygamberlerine yakini ilim ifade edecek bir tarzda iletmesidir.

İlahi olmayan vahiy: Zekeriya’nın (a) dilinin tutulması dolayısıyla cemaate işaret ile hitap etmesi (Meryem 19/11), peygamberlere düşman olan cin ve insan şeytanların hem birbirlerini peygambere karşı tahrik etmek hem de dostlarını peygamber ve müslümanlarla mücadeleye teşvik için yaldızlı sözler telkin etmesi örnek olarak verilebilir (En’am 6/112, 121). Bazı kimseler de kendilerine vahiy gelmediği halde kendisine vahyin geldiğini iddia etmişler ve Allah’ın indirdiği gibi vahiy indirebileceğini ileri sürmüşlerdir. (En’am 6/93). Her şeyi yaratan, düzenleyip kaderini ve hidayetini gösteren yüce Allah, peygamberlerin dışında, yarattıkları arasında göğe (Fussilet 42/12), yere (Zilzal 99/4-5), bal arısına (Nahl 16/68) havarilere (Maide 5/111), Musa’nın (a) annesine (Kasas 28/7), Meryem’e (a) (Meryem 19/16-34), meleklere (Enfal 8/12) vahiy gönderdiğini bildirmiştir. Peygamberler içinde “vahiy” kavramıyla hitap edilenler, Nuh, Yusuf, Musa ve Muhammed’dir (aleyhimusselam). Nuh’a (a) ‘kavminin artık iman etmeyeceğini’, ‘bir gemi yapmasını’ ‘vahyettiğini’ haber vermektedir (Hud 11/36-37). Kardeşleri onu kuyuya atarken çaresiz ve savunmasız iken Allah Yusuf’a (a), bu durumu ‘farkında olmadıkları halde onlara anlatacağını’ vahyediyor (Yusuf 12/15).

Musa’ya (a) inen ilk vahyi şu olmuştur: “… Kutsal vadi Tuva’dasın; Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver” (Taha 20/13). Sihirbazların sihrini iptal ederken ‘asasını atmasını’ (Araf 7/117), Firavun’u İslam’a davet ederken ‘İnan ki, bize, azabın, kesinlikle yalanlayıp yüz çevirene olduğu vahyolundu.” (Taha 20/48). Böylece namaz ile ruhları diriltmek, dağılan cemaati toparlamak ve onları geleceğe hazırlamak üzere, kirli çevreden onları çekerek arınmalarını sağlamak için ‘evlerini namazgâh edinmelerini ve orada namaz kılmalarını’ (Yunus 10/87), Firavun’un baskınından Allah’ın kullarını kurtarmak için gece yola çıkarılmasını’ (Şuara 26/52), denizde yol açmak için ‘asasıyla denize vurmasını’ (Taha 20/77, Şuara 26/63), kavmi su isteyince ‘asasıyla taşa vurmasını’ (Araf 7/160) vahyettiğini bildirmektedir.

Bu üç peygambere ‘vahiy’ kavramıyla gelen direktiflerin bileşkesi, vahyin kesin sonuçlar elde ettiğine, elçileri ve inananları sıkıntılardan kurtardığına dikkatlerimizi çekmektedir.

PEYGAMBER EFENDİMİZE VAHYİN GELMESİ

Kur’an’da vahiy kavramı en çok Muhammed (s) için geçmektedir. Diğer peygamberlere vahyedildiği gibi Peygamber’e de vahyedildiğini (Nisa 4/163), vahyin kendisine nasıl geldiğini de ‘Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, hakîmdir. İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin’ (Şûra 42/51-52). Allah’ın içlerinden birine vahyetmesini imkânsız görenler ya da ona vahyin gelmesini çekemeyenler çeşitli itirazlar ileri sürerek ona şair, kâhin, mecnun, sahir, esatir, effak dediler. Ona başkası öğretiyor, ya da yanında doğru söylediğine şahitlik edecek bir melek gelmeliydi. Allah içimizde onu mu layık gördü ya da başka mucizeler getirmeli dediler.

Günümüzde de buna benzer itirazlar ileri sürenlerle kalplerinin ne kadar benzeştiğini göstermektedir (Bakara 2/118).

VAHYE KARŞI SORUMLULUĞUMUZ

Vahyin kaynağı Allah’tır. Onu peygamberin kalbine indiren melek Cebrail’dir (a) (Bakara 2/97-98). Vahyi alıp insanlara tebliğ eden Hz. Muhammed (a), vahyin ürünü olan kitap ise Kur’an-ı Kerim’dir. Nüzul asrında insanlar vahyi bizzat peygamberin ağzından dinliyorlardı. Âyetler gündemlerle ilgili iniyor, ya da gündemi belirliyorlardı. Peygamberin vefatıyla vahiy kesildi ama ümmetin vahye karşı sorumluluğu devam etmektedir. Bizzat vahye tanıklık eden ashabın uygulaması bunu gösteriyor. “(Rasûlüm!) De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim” (Yusuf 12/108). Vahiy o dönemde adeta bir mektep gibiydi. Müminler ona kulak kesiliyorlar, onu dinleyip en güzeline uyuyorlardı. Onu ezberleyip onunla ibadet ediyorlar, onunla imanlarını takviye ediyorlardı. Ashab-ı Suffe adeta bir Kur’an üniversitesi idi.

Hz.Ömer (r), Ensardan kardeşi ile nöbetleşerek her gün, birisinin gününü peygamberin yanında geçirdiğini, diğerinin de geçim işleri ile ilgilendiğini haber vermektedir. Geçmişte olduğu gibi bu gün de heva, gayb, ilham ve rüya bazı yönleri ile vahye benzediği için bazılarının kasıtlı olarak birbirine karıştırdıklarını ancak vahyin bunlardan farklılığını tam anlamadıkça, vahye karşı sorumluluğumuzu tam yerine getiremeyeceğimizi anlamamız gerekmektedir. Rabbimiz, Necm Sûresi’nin 4 ve 5. âyetlerinde peygamberin ‘hevadan konuşmadığını, o kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir’ buyurmaktadır. Heva ilmin zıddıdır, çünkü ilmin ana kaynağı vahiydir. Heva, insan ruhunun şehvetlerden, hayvani arzu ve isteklerden doğan eğilimler olup hevasına uyan onu tanrılaştırıp haktan sapmış olur (Furkan 25/43).

Hevada gizlilik boyutunun olması, onu olumlu kılmadığı gibi onu bilgi kaynağı da yapmaz. Oysa vahiy, kesin bilgi kaynağıdır.

Allah peygambere haber veriyor o da onu insanlara tebliğ ediyor. Vahiy ğayb ve şahadet âlemiyle ilgilidir. Vahyin geldiği müşahede edildiği halde ğaybi tarafı Allah ile elçisi arasında bir olarak kalmıştır. Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse, sana vahyettigimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin. O zaman, hiç şüphesiz sana hayatin ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karsı kendin için bir yardımcı da bulamazdın (İsra 17/73-75)

Vahyin gayb alanı ile ilgili olduğunu daha önce ifade etmiştik. Gayb, görünmeyen manevi bir alan olup mutlak ve mukayyet olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak gayb ancak vahiyle bilinir. Mukayyet gayb ise bazı yaratıkların ilminin taallukuyla bilinmesi mümkündür. Peygamberin vahiy tecrübesi gayb ile karşılaşmasıdır. Peygamber gayb ile müşahede âlemi arasındaki halkadır. Kur’an gayb ile ilgili bilgi verirken, şehadet alanı ile ilgili düşünmeye ve akletmeye teşvik eder. Vahyin karıştırıldığı yanlışlardan biri de ilhamdır. İlham, bir şeyin kalbe ilkası anlamına gelir. Şems Sûresi’nin 8. âyetinde nefse takva fücuratın doğuştan ilham edildiği haber verilmektedir.

Vahyin kaynağı belli olduğu halde ilhamın kaynağı belli değildir. Vahiy ile ilhamın karıştırılmasının sebebi ikisinin de gizli olmasıdır. Vahiy ile ilhamı aynı manada kullanmak yanlış sonuçlar doğurur. İlham ve sezgi dini bilme konusunda bilgi kaynağı olamaz. İlham şeytandan olabileceği gibi melekten de olabilir. İlhamın şeytani olmadığının tespiti, ancak vahyin hükümlerine uygun olması ile mümkündür.

Vahyin karıştırıldığı yanlış alanlardan birisi de rüyadır. Rüya uykuda görülen düştür. Günümüzde uykunun bilinç ve fizyolojik boyutu üzerinde çalışmalar yapılsa da rüyanın gizemine tam olarak ulaşıldığı söylenemez. Kur’an’da İbrahim (a), Yusuf (a) ve zindan arkadaşlarının, Mısır melikinin ve Hz.Peygamber’in rüyasından haber verilmektedir. Rüya Allah ile kulları arasında bir iletişim şekli midir, ilahi bilgi şeklinde mütalaa edilebilir mi, aynen gerçekleştiği takdirde meleğin ilkası mıdır şeklinde tartışmalar olmuş, İmam Maturidi peygamberlerin rüyasını hak ve vahiy olarak değerlendirirken buna karşı çıkanlarda olmuştur.

Günümüzde de insanların rüyalara çok büyük önem verdiklerini, gaybden haber almanın bir yolu olduğu sanmaktadırlar. İstiharenin yanlış anlaşıldığını, istişarenin de terk edildiğini görmekteyiz. Görülen rüyaların bilgi kaynağı olarak kabul edildiğini hayretle izlemekteyiz. Sosyal, siyasi ve iktisadi alanda yapılacak işler için aklın ve şeriatın ilkelerine göre araştırmalar yapmak yerine rüyaya göre hareket etmek İslam ahlakı ile bağdaşmaz.

Vahyin ihmal edilmesine sebep olan bir diğer husus da hadisin yanlış konumlanmasından kaynaklanmaktadır. Usulcülere göre hadis, Hz.Peygamber’in (s) söz, fiil ve takriridir. Sünnet ile hadisi bir kabul etmek doğru değildir. Sünnet Peygamber’in (s) aslı itibarıyla bize kadar gelen uygulamasıdır. Bunlarla ilgili ileri geri konuşmak bidattir, sapıklıktır. Hadislere gelince peygambere ait olup olmadığı zannidir. Buna rağmen bazılarına göre hadisler de vahiydir, bazılarına göre Kur’an dışında vahiy yoktur, orta yolu tutanlara göre Peygamber Kur’an dışında da vahiy almıştır.

Hadislerin bir kısmının manası vahiy ürünü bir kısmı da peygamberin içtihat ve görüşüdür. Kur’an Allah’ın kelamıdır, hadis peygamberin sözüdür.

Peygamber kendisine gelen vahyi tebliğ ve beyan etmiştir, içtihat ve görüşleri de Yüce Allah’ın kontrolü altında olduğu için yanılgılar söz konusu olsa bile bunlar Allah tarafında düzeltilmiştir. Ancak hadiste i’mali esas alan ulemanın Kur’an için aynı hassasiyeti gösterdiğini söyleyemeyiz. Vahiy içtihat ve araştırma mahsulü de değildir. Hz.Peygaber’in (a) okuryazar olmadığı, başka yerlerde okuyup derlemesi de söz konusu olamaz. Peygamberin ashabı sosyal ve siyasi meselelerde peygamberin kanaatini; vahiy mi yoksa içtihat mı diye sorduklarını eğer kendi reyi ise ashabın farklı görüşler ileri sürdüklerini ve peygamberin onların fikirlerine itibar ettiği kaynaklarda sabittir. Bu gün hangi dönemde yaşamış olursa olsun herhangi bir âlimin içtihadına hala sorunu çözüp çözmediğine bakmadan sımsıkı sarılıp bu konudaki vahiy ürünü olan âyetlerin mezhep, meşrep ve siyasi gerekçelerle göz ardı edildiğini görmekteyiz. En basitinden Allah’ın emri olan Cuma namazı, Allah’ın yasakladığı faizle ilgili içtihatlara sarılmak gibi…

“De ki: Eğer (haktan) saparsam, kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yolu bulursam, bu da Rabbimin bana vahyettiği (Kur’an) sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakındır.” (Sebe 34/50).

Vahye karşı sorumluluğumuz kıyamete kadar devam etmektedir. ‘Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vah yolundu’ (En’am 6/19) ‘ulaştığı herkes’ kıyamete kadar geçerli olduğunu gösterir… Bu aynı zamanda önemli bir sorumluluktur. Biz sadece bununla övünüyoruz. “Şehirlerin anası (olan Mekke’de) ve onun çevresinde bulunanları uyarman ve asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur’an vahyettik. (İnsanların) bir bölümü cennette, bir bölümü de çılgın alevli cehennemdedir.” (Şûra 42/7). Kur’an Mekke’de Arapça olarak inmiştir, ancak mesajı Mekke ile sınırlı olmayıp doğusuna ve batısına dâhil ulaştığı ya da ulaşması gereken her yeri kapsamsı gerekir. “Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimiz, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine (peygamber) seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.’’ (Şûra 42/13).

Vahiy okumak ve namazla istikamet bulmak

Merhum M.İkbal diyor ki ‘küçüklüğümde her sabah Kur’an okuduğumu gören babam, bana; Oğlum kitabı sana inmişçesine oku dedi’. Kur’an okumayı terk eden ümmetin evlatlarına şöyle sesleniyor ve diyor ki: Kardeşim sana hayat verecek Kur’an ile senin arana girenler, seni ömründe Kur’an’la sadece bir defa buluştururlar oda hayat bulman için değil rahat ölmen için Yasin okurlar. ‘(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir’ (Ankebut 29/45).

Mevdudi’nin Tefhim’ine göre: ‘Hitab peygamberin şahsında bütün müminleri kapsamaktadır. Müslümanların içinde bulundukları zor şartlara dayanmaları için sabır aracı olarak Kur’an okumayı ve namazı ikame etmeyi emretmektedir. Bunu sadece batılın yıkıcı baskılarına karşı koymak için değil aynı zamanda onu yenmenin de aracıdır. Kur’an’ın sadece kelimelerini okumakla kalmamalı onu iyice ruhumuza sindirmemiz gerekir. Namaz da fiziksel hareketlerimizi aşarak kalpte bir karakter ve ahlak dürtüsü haline gelmelidir.

Yüce Allah, Mekke’de zorluklar karşısında onlara karşı benzeri güçle karşı koymak yerine, ahlakın gücü olan Kur’an okumaya ve namazı ikameye çağırmaktadır. Namaz kıldığı halde her türlü rezilliği işleyen kimseleri emsal göstererek namazın kötülüklerden alıkoymadığını iddia edenlere şöyle bir örnek verir; yediği yemekleri kusan biri, zayıf düştüğü için beslenme fayda vermez diyemiyorsak namaz kılıp kötülüklerden de vaz geçmeyen için namaz fayda vermez diyemeyiz. (Mevdudi, Tefhimu’lKur’an 4/254-258). ‘Kitab’a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, iste biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz.’ (A’raf 7/170).

Kitaba Varis olmak

‘Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekini (semavi kitapları) doğrulayıcı olarak gelen gerçektir. Allah, kullarının (her halinden) haberdardır, görendir. Sonra Kitabi, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçsek için yarışır. İste büyük fazilet budur.’ (Fatır 35/31- 32).

Varis olduğumuz Kitaba karşı ne yaptık? Siyasi ihtiraslar uğruna Kur’an sahifelerini mızrakların ucuna geçirerek, hakem olmasını güya istedik. Karşımızdaki insanların aklını ve kalbini bu görsel şova ikna ettik. İhtilafları çözen bir Kitab olmasına rağmen ona başvurmadık. Daha vahyin mürekkebi kurumadan Yunan metinlerini tercüme ederek, muhakememizi dondurduk. Allah’ın kitabından çok Yunan Metinleri ilgi görmeye başladı. Bunu meşrulaştırmak için de Halife Me’mun’un rüyası mesnet edindi: Halife rüyasında Aristo’yu görmüş ona sorular sorup cevaplar almıştır (Bkz. Cabiri, Arap Aklının Oluşumu 309-310). Sonra kimimiz onu güzel yazmaya, kimimiz de güzel okumaya çabaladı. Bu günde vahyin ürünü olan Kitap, ahmak dostlarının ve cahil düşmanlarının elinde mahsur kalmıştır. Ahmak dostları onun anlaşılmasına, cahil düşmanlar da onun yüzünden dahi okunmasına tahammül edememektedirler. Aslında her iki kesimde Kur’an’ı çıkarları için farkında olarak ya da olmayarak araçsallaştırmışlardır. ‘Allah, seçkin kullarına Kitab’ı miras bırakıyor.’ Miras, ‘bir şeyin, bir kişi veya topluluktan diğerine geçmesi, başkasından kalan, tevarüs edilen şey’ demektir.

Kitab’a varis olmanın ne kadar önemli olduğunu anlamak için, insanoğlundaki miras duygusunu çok iyi irdelemek gerekir. Hiç birimiz bize miras kalan mala veya mülke ilgisiz kalmayız. Hakkımız olan mirası almak ve varislerimize intikal ettirmek için de hiçbir çabadan ve alınması gereken bir tedbirden geri kalmayız. Toplumumuzun yazılı ve sözlü edebiyatında somut ve soyut miras öyküleri, davaları, tarihteki saltanat kavgaları, mirasla ilgili yasalar… bütün bunlar miras duygusunun önemini anlatmaya yeter. Allah Teâlâ da bu duyguyu harekete geçirerek Kitab’a, mirası gibi sahip çıkmasını istiyor.

Zekeriya (a), bu duygu ile hareket ederek, kendisinden sonra Âl-i Yakub’a ve kendisine güçlü ve güvenilir bir varis istiyor. Muhammed (a), Kur’an’ı emanet olarak bıraktığını, kendi misyonuna ise âlimlerin varis olduğunu haber vererek mirasa sahip çıkılmasını istemiştir.

Peygamber’den (a) önce Kitaplı-Kitapsız cahiliye, İslam’ın izini neredeyse yok ettikleri bir zamanda Muhammed (a), kitap ile İslam ümmetini yeniden tarih sahnesine çıkardı. Peygamber’den (a) sonra münafıklar, hainler, zalimler ve inkârcılar İslam ümmetini yok etmek için hiç boş durmadılar. Hileler, tu – zaklar ve ittifaklar kurdular, seçkin âlimleri sehpalarda idam ettiler, faili meçhullerle kat – lettiler… Bunlar her zaman olabilir. Bu olupbiteni Allah’ın kitabına şikâyet ettik kitap bizi teselli etti, sabır tav siye etti, haktan sapma – mayı, mücadeleye devam etmeyi öğretti… Kendisini bu Kitab’ın varisi kabul eden her kişi, mirasına sahip çıkmalı, onunla ruhunu ihya etmeli, ahlakını ve kişiliğini onunla terbiye etmeli, zihnini onunla inşa etmeli, tefekkürünü derinleştirmeli, ufukların ötesine uzanacak basiretlere kavuşmalı…

Bu Kitab’ın varisi âlimler de Allah’ın Kitab’ını Peygamber titizliği ile peygamber sabrı ile in – sanlara ulaştırmaya, öğretmeye çalışmalıdırlar. Allah’ın Kitabı’na varis olmak onunla ahlâklanmaktır, ahkâmını canlı tutmaktır, bir tek kelimesini ihmal etmemektir. Babalarımızın malını hırsızdan, arsızdan ko – ruduğumuz gibi Allah’ın kitabına yani mirasımıza sahip çıkarak, onu kendini bilmezle – rin, şehvetlerine alet etmelerine izin vermemeliyiz. “Sonra Kitab’ı, kullarımız arasından seçtikle – rimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” (Fatır 35/32).

Bu varislerden hangisi olmak istediğimize karar verelim:

– kendisine zulmedenler,

– orta davrananlar,

– Allah’ın izniyle hayırda öne geçenler.

RAMAZAN BEYHAN